1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Kaynakların Duru Sularında
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Kaynakların Duru Sularında

A+A-

 

     Gün geliyor on'lu yıllarla beliren dönemlerle görmeye başlıyoruz hayatımızın akışını. Bazen hayat yetersiz kalıyor bu dönemlere özgü muhasebelerde öne çıkan sorulara, bazen de kitaplar. Bir zaman vardı ki hayatın bütün sorularını yazılı kaynaklarda bulacağımızı düşünürdük bir tek. Kitaplar okurduk, telif-tercüme, roman-tarih-felsefe, ciltler dolusu, külliyatlar halinde, yalnız veya gruplar halinde. Bir kitap bulmak için kitapçıları dolaşır, eski kütüphanelerin tozlu raflarını karıştırırdık. Hakikatin özünü bugünde bulamıyorsak, geçmişi anlatan kitaplarda bulurduk. Kitap özetleri çıkartarak birbirimize okur, ulaşamadığımız kitaplar için mektuplar yazardık uzak adreslere.

     Sorduğumuz sorulara cevap veremeyen kitaplar yığılıyordu kenarda köşede. Hayat başka yerlerdeydi, dünyayı hazırda bulduğundan daha farklı bir seviyede anlamlandırmaya çalışan mümin için; çünkü gündelik hayat anlık ihtiyaçlarıyla, hesab kitap gerektiren icaplarıyla kirliydi ve kirlenmeye de devam ediyordu, öyle gelirdi. İnsan unutkan ve nankördü, tarih ise yalancı. 

     Kaynak eserleri okuyarak, bize ruhsuz ve amaçları silik görünen içinde yaşadığımız zamanın icaplarını anlamaya çalışıyorduk. Ne sağcıydık artık, ne de muhafazakârlık çatısıyla yetinebilirdik;  kendi çatımızı, isimlerimizi ve sıfatlarımızı arıyorduk. Uygun görünen bütün isimleri, bütün sıfatları müslümanlığımızın soru ve cevaplarıyla benimsiyor veya gözardı ediyorduk. İslamiyet'i modern dünyada kendi hakikatlerine uygun olarak yaşamanın, içselleştirmiş olarak ifadenin yollarını, üslubunu ve araçlarını araştırıyorduk.

     İslam toplumlarını inceliyor, onların içinde bulunduğu hayat tarzlarını Asr-ı Saadet ile karşılaştırıyorduk. "Bütün sorunlarımızın kaynağı Batı emperyalizmi olabilir mi?" Cevabını kitaplardan aradığımız sorulardan biri de buydu. İlerleme, hangi şekilde sahici bir ilerleme olurdu, modernliğin hangi zemininde kendimiz olarak var olmayı sürdürebilirdik, müslüman kadın olmak nerelerden çekilmeyi ve hangi soruları bastırmayı gerektirirdi? 

     Kur'an mükemmel bir kitaptı, İslam ümmeti de mükemmelleşmekle sorumlu olmalıydı.

     Kusursuz, korunmuş saklanmış, İtalo Calvino'nun dediği gibi, eksiksizliğini duyurtan tek kitaptı, Hz. Muhammed (sav)'e inen. O biricik kitapla, o kitabı açıklayan ciltlerle yıkanır, arınırdı karanlığından dünya, her seferinde, defalarca. 

     Cevabı alınmayan sorular, hayat imtihanının bir parçası olmaya devam edecekti. Defalarca sorulmuş soruların cevapsız kaldığı bir yer vardı. Ölüm vardı ve onun arkasındaki karanlık.

     Peygamber'in ak gölgesinin ışığı vuruyordu o karanlığa ve sonsuzluğun işaretlerini görünür hale getiriyordu.

     O'nu önce çocukken annelerimizle birlikte katıldığımız, hayatının çarpıcı sahnelerinin sade cümlelerle dilden dile aktarıldığı mevlid toplantılarında sevmiştik. "Biz" ile konuşulan toplantılardı onlar. "Biz", Ümmet-i Muhammed olarak, iman getirerek müslümanlığımızı ilân etmiş, birbirimizi sevdiğimiz için de gerçekten iman ettiğimizi bilmiştik.

     Yaşlanırken de hayat ve kitaplar bize, Allah'ın âlemlerin yaratılışına sebep kıldığı, ahlâkı Kur'an olan peygamberi sevmeyi öğrenmenin bir sınırı olmadığını bildirmeye devam etti.  Peygamberimizi seviyorduk, çünkü, hakikatliydi o, hayatının bildiğimiz sahnelerinin de gösterdiği gibi, sadık ve sebatkârdı.  Büyük bir devrimle gelen bir dini cahili yargılarla sınıflara bölünmüş bir toplumun büyük anlamı kılmayı başarmıştı. Suda yanan ışık misali aydınlıktı varlığı, merhameti ve şefkatiyle de yetimlere sığınak, dul kadınlara hami olmuştu.Peygamberin aramızda bulunduğu hissedilirdi o toplantılarda; içimizden biriydi, göze görünmese de sezilen, bilinen, sevilen varlığıyla. Yüzleri saf bir teslimiyetin huzurunu yansıtan mütevekkil kadınlar onu rüyalarında görür ve anlatırlardı. Çoğunlukla öyle algılanırdı; ak, etrafına ışık yayan, ince hatları seçilmediği halde aşina olduğu bilinen bir siluet! Geçtiği yolları aydınlatan bir ışık huzmesi...

     Muhammed Gazali'nin Fıkhu's Sîre'nin önsöz yazısında anlattığı gibi, Resulullah'a sevginin farz olmasına karşılık, bugün onun ümmetinde bu hissiyatın göstergeleri açıklanmaya ve incelenmeye muhtaçtır (1). Kaynaklara dönme ihtiyacını duyduğumuz her seferinde şu soru yeniden çıkıyor karşımıza: O'na duyduğumuz sevginin hayata bakışımızda, sürdürdüğümüz hayat tarzında bir karşılığı olması gerekmez mi?  Bugün, O'na duyulan sevginin temeli kılındığı bir medeniyetin mensuplarının, bu sevgiyi ortaya koyan yaşantıları ve üretimleri ne ölçüde zamanın icaplarını karşılıyor? Başka bir deyişle, O'nu her açıdan lâyıkıyla içinde yaşadığımız dünyanın gözüyle görmeyi başardığımız söylenebilir mi...  

     O'nu hakettiği ölçüde anlatabildik mi dünyaya, durulmak ve tazelenmek için kaynaklara yöneldiğimizde... 

     Hayatıma neler kattı O, hayatımda ne kadar var ya da yok, olmadığı yerlerde niye yok, bulunduğu yerlerde varlığı hangi sebeplerle onca isabetli...  

     Yüzyıllardır şifahen ve yazılı olarak hakkında en çok konuşulan, yaşadığı toplumdan başlayarak gerçekleşen ve bütün insanlığı etkileyen büyük devrim üzerine birbirinden farklı yorumlar getirilen bir şahsiyet, Muhammed (as). O'nun için yeni, farklı, hiç düşünülmemiş, hiç ifade edilmemiş fikirleri dile getirme iddiasında olmayan, kendi düşünce ve duygu dünyamın süzgecinden geçirdiğim yazılar yazmayı diliyorum bana ayrılan bu köşede. Ve siz sevgili Sonpeygamber.info okuyucularını da bu başlangıç yazısıyla selamlıyorum.

     1] Kur´ân; Sad,  8

     SON PEYGAMBER

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.