1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Katili tanıyoruz!
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Katili tanıyoruz!

A+A-

Kimin aklına geldi bilmiyorum, kim akıl etmişse müthiş yaratıcı bir buluştu. Hrant Dink"in üç yıldan beri süren davasının son duruşmasına, akıbeti Hrant"ın akıbetine benzeyen bir sürü aydın, gazeteci, yazar ve bilim adamının geride kalan eşleri, çocukları, yakınları omuz omuza verdi, Beşiktaş"ta görülen mahkemeye hep birlikte geldi. İp gibi yan yana dizilmiş o yaralı akrabaların fotoğrafı, bundan sonraki tarihimizde bakıp bakıp “bir araya gelmenin hiç de zor olmadığını” bize hatırlatacak bir toplumsal bellek fotoğrafı olarak kalacak. O fotoğrafta, Türkiye"nin yüz akı aydınlarının vesikalıkları vardı yakınlarının kucağında; o vesikalıkların her biri ülkenin yüzkarası bir anının belgesiydi aslında. O fotoğraf, “faili meçhul” kelimesini bu kadar sıradanlaştırmış bir ülkenin hiç aklına getirmediği o korkunç cinayetlerle bir kez daha yüzleşerek iliklerine kadar utanca kesilmesinin vesikasıydı. O fotoğraf hepimizin yüzüne tutulan bir aynaydı. O aynada kızarmış yüzler gördük, korkup kaçanların sallanan kuyruklarını bir de. O fotoğraftan sonra Türkiye bambaşka bir ülke olacak! Aldırma gönül aldırma! Hey koca Ermeni! Sağlığında dinletemedin sözünü kimseye; yokluğun, ölümün akraba haline getirdiklerini bir araya getirdi işte. Bazen bir ölüm, bir hayattan çok öğreticidir, bunu da senin ölümün öğretti bize! Canını kurtarmak için ülkeden kaçarken Bulgar sınırında mihmandarı sandığı ajan tarafından kafası kalasla parçalanarak öldürüldüğünde Sabahattin Ali, Abdi İpekçi 19 yaşında bir delikanlıydı. İpekçi"nin kızı Nükhet İpekçi, babasının kanlı gömleğini bir yara gibi saklarken koynunda, Filiz Ali"ye babasının hiçbir eşyasını geri vermediler; romanları, hikayeleri kalmıştı babasından, bir de hepimiz zora düştüğümüzde bir ayet gibi mırıldanalım diye “aldırma gönül” şiiri... Kemal Türkler"i yüz binler yolcu etti; savcı Doğan Öz, her adını anışımızda kan kusup dişlerini tüküren Kürtler aklımıza gelsin diye “arkadaş” anlamına gelen “Heval” ismini vermişti kızına; bir Cumhuriyet savcısından bu beklenemezdi, belki de katline sebep suçu buydu. “Başımıza gelen onca musibetin müsebbibi sakın bu ceberut devlet anlayışı olmasın” sorusunu sorduğu için karlı bir kış günü öldürüldüğünde Uğur Mumcu Ankara"da, hepimizi inandırmak için çoktan katil adaylarını tutuklamak üzere hazırda bekletiyorlardı; pis bir yağmurun sulusepken bir karla karıştığı soğuk bir İstanbul gününde, Bedri Rahmi"nin hapisteki Nazım için yazıp Livaneli"nin bestelediği “yiğidim, aslanım” şarkısıyla yürüdüğümü hatırlıyorum Cağaloğlu"nda binlerce insanla beraber. Belki de Ağar"ın o zaman sözünü ettiği o “tuğla” o günlerde çekilseydi o duvardan, büyük bir ihtimalle başta Hrant olmak üzere birçok kişinin hayatını kurtarmış olacaktık. Hem öldürdü hem susturdu En vahşi zamanlardı; Vedat Aydın öldürülmüştü iki yıl önce Diyarbakır"da... Özgür Gündem"in onlarca muhabiri ve saçlarının aklığını, aklının ışığıyla birleştirmiş olan bilge Musa Anter"in yorgun bedenine çok değil bir yıl önce kurşunlar boşaltılmıştı daracık bir sokakta. İçlerinden üç kişinin akrabaları çıplak gerçekle yüz yüze kaldı. Savcı Doğan Öz"ün karısı Sezen Öz, bugüne kadar hiç konuşmamıştı. Kocasının kimler tarafından, niçin öldürüldüğünü görmüştü. Katillerle yüz yüzeydi, katillerin yılan gibi bakan gözleri, o munis kadının üzerindeydi ve yasak bir isim taşıyan kızını büyütmek zorundaydı. Bıçak gibi keskin bir suskunluğa mahkûm etti kendisini, lal kesildi. Duvardaki tuğla çekilse Uğur Mumcu"nun karısına ise Mehmet Ağar “duvardaki tuğladan” bahsetti. Kuruluşundan bugüne faili meçhulleri hep faili meçhul olarak bırakmış devletin bütün temelleri sanki o tuğlanın çekilmesine bağlıydı. Devlet denilen şey, büyük, kalın bir duvardan ibaretti. O duvarın her bir tuğlası bir sırrı saklıyordu altında. Sırlardan müteşekkil o koca duvardan tek bir tuğla bile eksilmemeliydi. Sanki hepsi statik hesaplarına bağlı olarak yerleştirilmişti o duvara ve her tuğlaya gözümüz gibi bakmalıydık. Aksi taktirde varlığımıza sebep kerim, baba devletimiz alimullah yıkılabilir, hepimiz öksüz kalabilirdik. Bu gerçekle yüzleştirildi Güldal Mumcu ve öyle gitti parlamentoya. Çetin Emeç"in karısı Bilge Emeç"in inandığı şeyse en feci olanıydı. İtiraf etti; bir şeye inanmasını istediler, o da kocasının ölümüne, onların inanmasını istediği şeye ikna etti kendisini. “Şimdiye kadar devleti suçlamadım. İran dedik, dinciler dedik. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere! Tetikçiyi yakaladılar güya. Zaten onun gerçek katil olduğuna da inanmıyorum” dedi en sonunda. Kendi tuğlasını hafifçe yerinden sarstı. Faili malum cinayetler Diğerlerinin, Musa Anter"in, Vedat Aydın"ın, Hafız Akdemir"in, İshak Tepe"nin, Hasan Deniz"in hele hele Hikmet Fidan"ın; Cevat Yurdakul, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Sevinç Özgüner, İlhan Erdost, Turan Dursun, Metin Altıok, Nesimi Çimen, Behçet Aysan, Hasret Gültekin, Yasemin Cebenoyan, Onat Kutlar"ın, sayıya vurulduğunda tam tamına 17 bin 500 kişinin akrabaları, Uğur Mumcu, Çetin Emeç ve Doğan Öz"ün yakınları kadar “şanslı” değildi... Onlar koyu bir bilgisizliğin kör, dipsiz kuyusunun dibinde kaldılar bugüne kadar. Yakınlarının akıbetiyle ilgili olarak ulaştıkları hiçbir bilgi hiçbir işe yaramadı. Kutlu Savaş raporunda açık açık yazdı; Musa Anter"in katilini gösterdi, bırakın katilini yakalamayı, devlet, oğlunun İsveç"ten gelip babasının cenazesine katılmasına izin vermedi. Katiller aramızda dolaşsın, yeter ki tuğla yerinden sarsılmasın, ama olur da Anter Anter gelip babasının cenazesine katılsa, belki de hepimizin kafasını o tuğlalar falan düşerdi. Devletin bir görevi de vatandaşlarının sağlığını, selametini düşünmek değil mi? Düşünsenize, sizin ciğeriniz yanmış, içinize köz düşmüş, acı çekiyorsunuz, o sırada kaybettiğiniz yakınınızın katilini bulup cezalandırmasını istiyorsunuz adaletten, ama bir devlet adamı çıkıyor, hayır yapamayız, tuğlayı çekersek eğer hepimiz o duvarın altında kalacağız diyor sana. Artık konuşabiliriz O sırada o duvarın altında kalmaktan başka hiçbir şey istemezsiniz Allah"tan! “Faili meçhuller” tarihimiz boyunca yüzlerce insan kaldı o duvarın altından. Hatta o duvar, öldürülen aydınların cesetleri üzerine yükseldi. Şimdi faili bulunamamış cinayetlere kurban gitmiş olan aydınların, yazarların, gazetecilerin, siyasetçilerin üç kuşak akrabalar bir fotoğrafta bir araya gelirken, o duvardan ufak ufak tuğlaların düştüğünü görüyor, hep birlikte az buçuk nefes alıyor, umudumuzu biraz daha diri tutuyoruz. O korkunç cinayetler üzerine yükselmiş olan o gayri meşru duvar tamamen ortadan kalktığında ise, adalet, eşitlik ve insan hakları temelinde yükselecek yepyeni bir duvar inşa etmenin zamanı gelecek. O zaman hepimiz, tertemiz birer tuğla taşıyacağız o duvarın inşaatına. Duvar bittiğinde eline fırçayı alan, o duvara istediği dilden özgürlük sloganlarını yazabilir. İsteyen, o tertemiz duvar için ölmüş akrabasının adını da yazabilir slogan niyetine! Ha unutmadan; 12 Haziran 2007 günü İstanbul Ümraniye"de, bir gecekonduda, gelen meçhul bir ihbar üzerine, bir kutunun içinde ele geçirilen 27 adet el bombasından sonra aradan geçen üç yıllık süre zarfında, Türkiye"de faili meçhul siyasi cinayetler sanki bıçakla kesilir gibi kesildi. Belki de Hrant Dink"in mahkemesinde o insanları bir araya getiren şey, bu gelişmenin verdiği cesaretti.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.