1. YAZARLAR

  2. M. Şakirê Koçer

  3. Kartalların Yuvasına Leş Kargaları Kondu
M. Şakirê Koçer

M. Şakirê Koçer

Yazarın Tüm Yazıları >

Kartalların Yuvasına Leş Kargaları Kondu

A+A-

     Büyüklerimiz bizlere hep anlatırlardı. Ben de anlatılanlardan hatırımda kalan kadarını anlatmaya çalışacağım. Bu, gün yüzüne çıkmasına imkan verilmemiş ve herkes tarafından üzeri örtülmek istenen ve unutturulmak istenen trajik bir öykü:

     Şeyh Selahattin İnan’ın katliamda başat rol oynadığı Hizan’ın Sékéla tepesinde elleri bağlı şekilde mavzerlerle taranarak öldürülen koçer Alikan Aşiretinden 18 can ve talan… bu Selahattin İnan’ın bir çok cürümlerinden belki de en büyük olanlarından olsa gerek. Bunun ilk sebebi ne idi ve nasıl böyle acı bir katliamı netice verdi. Bu hikaye bilindiği kadarı ile Sultan Abdulhamit döneminden Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek şeflik dönemlerine kadar uzanır. O dönemde Selahattin İnan, Cumhuriyet Halk Partisi ile iç içe geçmiş bir Hizan kaymakamıdır.

     Günlerden bir gün daha sonra Alikan Aşiretinin büyük bir koluna ağa olarak atanan ve Hamidiye alayları ile iç içe geçecek olan bir yönü ile de aşirete zorbalıkları dokunan Hacı Osman, obadan ayrılarak Hizan tekiyesine yakın bir yerde kendine meşe ağaçlarından ve çitlerden bir çadırcık oluşturarak orda münzevi bir hayatı  seçer. Günün birinde Seyit Ali ve birkaç atlı ordan geçerken, aniden çitten örülmüş çadırdan çıkan, omuzlarından yumuşak keçi yününden (çür) yapılmış bir kürk bulunan bir şahıs belirir. Onlar da büyük bir merakla atlarından iner ve Hacı Osman’ın yanına varırlar. Seyyid Ali: ‘ Sen kimsin, seni bu yalnızlığa iten saik nedir; böyle bir hayatı neden seçtin? ‘ diye sordu. Hacı Osman: ‘ Benim obam ve çocuklarım ile aram açıldı. Ben de can sıkıntısından tekiyenin gölgesine ve sizin merhametli ellerinize tutundum. ‘ dedi. Seyyid Ali: ‘ Seni obanın başına ağa olarak atayacağız ve çocuklarına hükmetmeni sağlayacağız. Umarız sen de kabul edersin. ‘ dedi. Hacı Osman  bunu kabul edip  Kawıltin ovasına atlıları ile beraber indi. O günün akşamında Alikanın ileri gelenlerini ve Hacı Osman’ın yakınlarını toplar ve Seyyit Ali: “ Ey Alikan konseyi, Hacı Osman’ın yakınları, bundan böyle Hacı Osmanı başınıza emir olarak geçiriyorum ve ağanız olarak önünüzde  yürümesini ve sizi yönetmesini uygun görüyorum. Siz de kabul ettiniz mi?” Orda toplanan herkes: sizin ve yakınlarınızın uygun gördüğünü biz de uygun görüyoruz dediler. Kawıltin düzlüğünde koçlar kesildi, kazanlar kaynadı, söylendiğine göre yedi gün, yedi gece davul, zurnalar çalındı, toy düğün yapıldı. O günden sonra Hacı Osman Alikan Aşiretinin büyük bir taifesinin başına geçti. Hacı Osman ve çocuklarının ( İsa) daha sonra Hamidiye alayları ile iç içe geçerek Alikan koçerlerine zorbalığı dokunmuş ise de konumuz bu olmadığından burda bunu başka bir zamana bırakıyorum. Asıl konuya geçersek…

     1915 veya daha sonralarıdır. Bir gün Telli Bey, Şeyh Selahattin İnan’a misafir olmuştur. Aralarında ciddi bir dostluk ve dayanışma söz konusudur. Ortalıkta henüz gencecik, sarışın bir kız çocuğu dolaşır durur ve misafirlere hizmet görür. Bu Telli Bey’in dikkatini celb eder. Onun o gürbüz görünümü ve cevval çabası oldukça onun hoşuna gider ve sabırsızlıkla Şeyh Selahattin’e sorar: ‘ Bu sevimli sarışın ve çalışkan kız çocuğu kimdir, kimindir? ‘ der. Şeyh Selahattin: ‘ O bir Ermeni kızıdır. Ermeni tehcirinden arkada kalanlardandır. Ben de onu korumak, yetiştirmek ve ev işlerinde ev halkıma yardımı dokunur, diye eve aldım.’ der. Sonra aralarında şöyle bir sözleşme geçtiği söylenir. Şeyh, Telli Bey’e: “Eğer ömrünüz  kifayet ederse, bu çocuk büyürse ben sana nikahlayacağım. Aradan zaman geçer. Mecbure ismindeki kız olgunlaşır. Şeyh Selahattin verdiği sözden cayarak ve kendi deyimiyle ‘ camiye lazım olan halıyı ne diye kiliseye vereyim.’ der ve Mecbureyi Telli Bey’e değil kendisine nikahlar.

    Türkiye politikasında içte ve dışta mühim makamlara yükselen Kamuran İnan’ın annesi işte o kadındır. Mecbure Hanım’dır. Şeyh Selahattin sözünden cayınca Telli Bey’le arası açılır. Telli Bey şeyhe, madem sözünü yedin, aramız açıldı. O halde Hizan sahasında benim hududum buraya kadar, seninki de şuraya kadardır, dedi ve hasım kesildi. Tabi işin can alıcı noktasına geleceğim. Onların arasında vücuda gelen husumet   Hacı Osman’ın başına patladı. Zararı gören Alikan Koçerleri oldu. Onların, canına, malına, dünyalıklarına mal  oldu.

     Doğaldır, koçerler herhangi bir yer de devamlı meskun olamıyorlar. Koyunları için, sürüleri için devamlı otlaklara göre yön tayin ederler. Hacı Osman’ın obasına ait olan koyun sürüleri hiçbir engele takılmadan kendi doğal güzergahlarında gidip geliyorlardı. Ta ki Şeyh ile Telli Bey arasında vücut bulan husumete kadar. Sürülerin güzergahı Şeyh Selahattin’in hududundan Telli Bey’in hudutlarının içlerine kadar uzanıyordu. Zamanı geldi, sürü yola koyuldu. Şeyh’in hududunu aşıp Telli Bey’in hudutlarından lazım olan otlaklara uzanmak için. Bunu duyan Şeyh hemen obanın başı Hacı Osman’a haber göndererek: “ Bizimle Telli Bey arasında husumet vardır. Onun hududundan içeri girip, onun etki alanına girmenize gönlüm razı olmaz. Sakın ola ki ona taraf gitmeyin” dedi. Hacı Osman istese de bu emre uyamazdı. Çünkü binlerce koyunun aç kalması telef olması demekti. Hacı Osman Şeyh’in emrini çiğneyerek obayı ve sürüyü harekete geçirdi ve eskiden olduğu gibi güzergahında yola koyulmaya başladı. Bunu duyan Şeyh canı sıkıldıkça sıkıldı ve obayı göç yolundan alıkoymak için türlü entrikalar düşündü. Entrikaların birirncisini, daha önceleri Alikan koçerleri arasında oluşmuş düşmanlıklar ve husumetler üzerinden yürütmeye başlar. Hacı Osman taifesi ile Alikan Aşiretinin, Şehidi kolu arası bozuk olduğundan bu durum Şeyh’in  işini kolaylaştırıyordu. Şeyh,  Hacı Osman’ın göç güzergahının yakınlarında obaları ve sürüleri bulunan Şehidilere haber yollayarak, “ Aldığım duyumlara  göre sizleri de hiçe sayarak otlaklarınızı da sürülerinin önüne katarak Telli Bey’in hududuna doğru yola koyuldu. Bu pervasız ağa bozuntusuna haddini bildrmeniz gerekmez mi?” dedi. Şehidiler’i hemen Hacı Osman’ın önünde pusuya yatmaya ikna eder. İkinci entrikasını da şöyle uygular. Hacı Osman’ın sürülerinde hastalık vardır diye sahte bir rapor hazırlatarak jandarmanın, koyunların önünü kesmesini sağlamaya çalışır. Jandarma ile birlikte Hacı Osman’ın üzerine gider. Hacı Osman’ın obasını ve sürülerini alıkoymaya çalışırlar. Aralarında çatışma baş gösterir. Bu çatışma esnasında provakosyon ihtimali büyük olan bir olay cereyan eder. Şeyh ve jandarma koçerleri kovalarken, koçerler arasından jandarmaya ateş açılır ve bir jandarma orada ölür. Şeyh ve jandarma silahsız olma ihtimali yüksek olan Hacı Osman ve 17 oba mensubunu Hizanın sékéla tepesinde birbirine bağlayarak mavzerlerle taramaya başlar ve hepsini öldürür. O tepe de bir jenosit gerçekleşir. Şeyh Selahattin’in kendi ağzından duyanlar şöyle nakleder: “Şeyh Selahattin bir sohbetinde, ben boz bir atın sırtında idim. Hacı Osman’ın cenazesini aradım ve buldum. Atımla göğsünü çiğnemek istiyordum. Atını, her cenazesine ezmesi için sürdüğümde at, cenazeden atlar geçerdi. Atım Hacı Osman’ın cenazesini ezmedi ve bana dert oldu. Şeyhin entrikaları bitmedi .“ Hacı Osman’ın ardında kalanların yakasından elini bırakmadı. Onların geri kalanlarına sokularak onlara bir tuzak daha hazrladı. Bir yalan uydurarak:  “ Bu saatten sonra devlet sizi yenmiş bir düşman olarak görmekte, gelip sizin bütün mal varlığınıza el koyacak. Sürülerinizi gasp edecek. Gelin bana güvenin, servetinizi, paranızı, altınlarınızı ve koyunlarınızı bana teslim edin, bu acı musibet geçtikten sonra tekrar size vereceğim.” dedi.Teslim edilen mal ve sürüler bir daha geri dönmedi. O günün köylülerine paylaştırıldı, bir düşman ganimeti gibi.  Daha sonraları Hacı Osman’ın ardılları da türlü tuzaklarla öldürtüldü. Mesela İsayé Hacı Osman ( Hacı Osman’ın oğlu İsa ) tekrar kendisiyle arasında düşmanlık bulunan bir Alikanlı koçerin eliyle öldürülüyor. Selahattin İnan, Hizan ahalisi arasındaki çatışmalardan ve düşmanlıklardan yararlanarak onları birbirine düşürüp zayıflatmak istediği taifeyi gayet kolay zayıflatır ve bertaraf ederdi. Bu ahlakı ile Alikan koçerlerini birbirine düşmanlaştıran ve birbirleri ile çatıştıran ve aşiretin dağılmasına sebep olan gene bu zattır. Kaderin cilvesine bakın ki o zatın torunları hem de aynı anne ve babadan olan iki torunu Edip Safter ve Mahmut Celadet Gaydalı  birbirlerine rakip ve birbirleri ile yarışan iki partiden milletvekili adayı olmuş bulunmaktadırlar. Mahmut Celadet  Gaydalı HDP’den, Edip Safter Gaydalı da Ak Parti’den. Hizan ahalisinin hususen Alikan Aşiretinin gözlerinin içine baka baka dedeleri ile iftihar ederek sözlerine başlamaktan da sıkılmıyorlar ve her iki zıt kutupta bulunan kardeşler, nüfusları Bitlis ve ilçelerinde on binleri bulan Alikanlardan ısrarla oy istiyorlar. Doğal olarak içimizde bazı maşalar yardımı ile. Oysaki o, Sékéla katliamının hesabı kitabı hala uluorta yerde durmakta. O katliamı yapan devlet ya da o günün devlet temsilcisi Selahattin İnan’ın en ufak bir hesap verdiğine dair tarihsel bir bilgi bulunmamakta.  Halen bu katliam, dünyadan, Türkiyeden, Kürd Halkından, Bitlis ahalisinden, bilhassa Alikan Aşiretinden ısrarla gizletilmekte ve günyüzüne çıkarılması engellenmekte. Katliam halen gizemini korumakta. Hem Ak Partili Edip Safter, hem HDP li Mahmut Celadet, dedelerinin yaklaşık 90 küsur yıl önce öncülüğünü yapmış bu katliamın ve talanın hesabını bize izah etmeye hazırlar mı? Bizden oy talebinde bulunduklarında bu katliamla yüzleşmeye cesaret edebilecekler mi? Hadi varsayalım torun, dedesinin günahından yargılanamaz. Peki onların gözlerimize baka baka dedeleri ile iftihar etmelerini nasıl izah etmeli. Öyle ya dedelerinin siyaset tarzından ve politik maharetlerinden ilham alarak, hem sağdan hem soldan, hemen her partiden icazet alıp önümüze çıkıyorlar ve oy talebinde bulunuyorlar. Hemen hemen her partinin ceketini kendi bedenlerine uyduruyorlar. Ankara’nın bu ahali halkına zerre kadar saygısı olsa idi ( bu her parti için söylediğimiz bir sözdür) bu basiretsizliği yapmaz. Partiler, merkezin keyfine göre aday atamazlardı. Yerel ahalinin hassasiyetlerini gözetir, ona göre halkın karşısına çıkarlardı. Ama nafile. Ak Parti de HDP de, bu pervasızlığı ne yazık ki sergilemiş durumda. Her iki parti de Bitlis ahalisine çantada keklik muamelesi yapmaktadırlar. İslam şeriatını teğet geçen Kürdistan halkının dini ve milli maslahatlarını umursamayan Ak Parti den de HDP den de başka ne beklenebilir ki. Ak Parti’nin dört parmak siyaseti ( tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan) HDP’nin Türkiye halkı İslam şeriatçısı  olmasında ne olursa olsun siyaseti, Bitlis ahalisini, anlaşılan adam yerine koymayarak baltalarını taşa savurmuşlardır. Onlar bildiklerini yapsınlar, biz de bildiklerimizi yapalım. Zorla güzellik olmaz. Öyle ya biz de sandığa gitmeyeceğiz ve bu seçimde oyumuzu kullanmayız olur biter.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum