1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Kart-kurt-Kürt: Ya sonra?
Kart-kurt-Kürt: Ya sonra?

Kart-kurt-Kürt: Ya sonra?

A+A-

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “yıllık değerlendirme” konuşması, özellikle alt-üst kimlik tartışması ile Kürtlere kültürel haklarının verilmesi noktasında büyük yankı yarattı.

Köşe yazarları ve yorumcuların genellikle “açılım” olarak değerlendirdiği bu “gündem” üzerine, konuyla ilgili isimlerden biri olan Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği Başkanı Cafer Solgun’a görüşlerini sorduk.

-Başbuğ’un konuşması içerisinde en çok ilgi çeken, Kürtleri bir “alt kimlik” olarak tanımlayan sözleri oldu. Başbuğ’un sözlerini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bir “açılım” mı gerçekten?

Can Dündar bugün Milliyet’teki köşesinde hatırlattı. Sonrasında mizah dergilerine konu olan “kart-kurt-Kürt” teorisi hakkında, 12 Eylül döneminde Genelkurmay’ın hazırladığı “Beyaz Kitap’ta şöyle yazılmıştı:

“Dağların yükseklerinde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca karın yüzü, üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabakayla örtülürdü; üstü sert, altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeri çöker, ‘kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere ‘Kürt’ denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin ‘Kürt’ dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin, karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında...”

Bir romandan alınmış gibi duran bu gayet “edebi” satırlar, bilim tarihinin gördüğü ve göreceği abesle iştigal sınırlarını hayli zorlayan bir zihniyetin ürünüydü.

Öncesinde, M. Kemal Atatürk döneminde kurulan Türk Tarih Kurumu tarafından geliştirilen bir “dünyanın bütün dilleri Türkçe’den çıkmıştır” tezi vardı tabii.

Ama bu “kart-kurt-Kürt” teorisi gayet etkili ve “inandırıcı” bir şekilde ortaya atıldığında, “Niagara, ‘ne yaygara’ sözcüğünden türemiştir” şeklinde önermeleri bulunan Güneş Dil Teorisi gözden düşmüştü çoktan.

Tek kelime Türkçe bilmeyen insanların yaşadıkları en ücra köylerin dağına bayırına dahi “Ne mutlu Türküm diyene” sloganları yazılmıştı.

Maksat, Başbuğ’un deyişine göre “asimilasyon” değil, “entegrasyon” olsundu!

Ama bu asimilasyon ya da entegrasyon işi bir ara o kadar abartılmıştı ki, TRT’nin 90’lı yıllardaki gözde programlarından “Anadolu’dan Görünüm” programlarına çıkarılan korucu aşiretlerinin reisi olan bazı kişilere tercüman aracılığıyla “Biz Türk’üz” bile dedirtilmişti.

Kürtçe “biz Türk’üz” demek veya dedirtmenin ne kadar işe yaradığını, “tek tek” vecizlerinin dillendirildiği ve nüfusunu korucu aşiretlerinin oluşturduğu illerimizde DTP dışındaki partilerin aldıkları oy oranlarına baktığımızda anlayabiliyoruz.

Demek istediğim şu: Türkiye’de resmi ideolojinin en hassas alanı başından beri Kürt sorunu olmuştur. Bu “hassasiyetin” en önemli temsilcisi de ordu ve Genelkurmay’dır. Kürt sorunu diye bir sorunumuzun olmasının temel sebebi, öncelikle bu sorunu yaratan “inkar” siyaseti olmuştur. Dolayısıyla “inkar” veya “yok sayma” durumundan, şu veya bu isimlendirmeyle “tanıma” ve sorunun adını koyma noktasına gelinmesi, görmezden gelinemeyecek önemde bir adımdır diyebiliriz.

-Bu sorunun PKK ile birlikte ortaya çıktığına inanılıyor. Nitekim Başbuğ da 1938’den 1984’e kadar bir sorun olmadığını dile getirdi…

Öncelikle cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yaşanan Kürt isyan ve ayaklanmalarını Başbuğ’un değerlendirme tarzı doğru değil. Bu ayaklanmaların cumhuriyet ve cumhuriyet reformlarına karşı “gericilerin, yobazların, feodallerin başkaldırısı olduğu” görüşü, devletin resmi görüşüdür. Başbuğ’un dillendirdiği de budur.

Cumhuriyet ilan edilmezden hemen önce M. Kemal’in Kürtlere özerklik verileceğini deklare eden sözleri vardır.

Lozan görüşmelerinde Türkiye’yi temsil eden İsmet İnönü’nün, kendisine Kürtlerin haklarını soranlara “biz burada Türklerin ve Kürtlerin ortak temsilcisiyiz” demesi vardır. Aynı günlerde TBMM’de “Kürdistan mebusları” olarak kabul edilen milletvekillerinin, M. Kemal’in isteği üzerine Lozan’a “kurduğumuz devlet Türklerin ve Kürtlerin devletidir” şeklinde çektikleri telgraflar vardır.

Bunlar belgeli olgulardır. Ama 1924 anayasası ile birlikte herkesin “Türk” olmasına karar verilmiş ve bu da bir ayaklanmalar sürecini tetiklemiştir.

Bunlar bir yana, İlker Başbuğ’un “1938’den 1984’e kadar hiçbir sorun yoktu” dediği yıllar içerisinde, Başbuğ’un entelektüel dozajına gayet özen gösterilmiş konuşma metnini hazırlayan kurmaylarının tarih bilgisini biraz tartışılır kılan “eksiklikler” söz konusu.

1950’li yılların sonunda bölgenin Kürt ileri gelenleri sürgüne gönderildi. 27 Mayıs darbecilerinin “ilk” icraatlarından biri, yine siyasetle ilgili-ilgisiz çok sayıda Kürt ailesini Sivas Kampı’nda toplamak oldu. 1960’lı yılların ikinci yarısında dönemin TİP adlı sosyalist partisine ilgi duyan Kürt aydınlarının, gençlerinin organize ettiği “Doğu mitingleri”, o dönemin önemli gelişmeleri arasındaydı. Nitekim TİP, “bölücülük” ithamıyla kapatılan ilk partidir.

70’li yıllar boyunca da o dönemde henüz icat edilmediği için “bölücülük” olarak adlandırılmayan faaliyetler hayli yaygındı. Mehdi Zana’nın Diyarbakır Belediye Başkanı olduğu tarih 1977’dir. Aynı dönemde bir suikasta kurban giden Edip Polat da  Batman’da belediye başkanı seçilmiştir. Bu arada Hakkari, Şırnak gibi illerimizde bulunan aşiretlerin gençleri Barzani’nin KDP’sinde “peşmerge” olmaktaydılar.

Bunlar 1984’ten önce olup biten olaylardan, gelişmelerden sadece bazıları.

PKK ve 1984’ü “kritik” bir tarih haline getiren ise, 12 Eylül darbesidir. “İnkar” siyasetinin ifrat boyutlarına varmasıdır. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un “PKK, aslında Diyarbakır Cezaevinde kuruldu” demesinin anlamı da budur.

Uzun yıllar “dış mihraklar” türü söylemlerle sorunun gerçek boyutları görmek istenilmedi.

PKK Kürt sorununu yaratan değil, onun sonucu olan bir realitedir. Meseleyi doğru koymazsak, doğru çözümler de üretemeyiz…

-Başbuğ’un kültürel haklardan bahsetmesinin, sorunun çözümü yönünde ifade ettiği bir anlam var mı?

Elbette var. İnkar siyasetinden şu veya bu şekilde sorunun adını koyarak tanıyan bir noktaya gelinmiş olması önemlidir. Türkiye’nin genel bir ifadeyle demokratikleşme sorunları olarak ifade edilebilecek sorunlarının çözümünde sivil-siyasi iradenin belirleyeceğine vurgu yapması da öyle.

Türkiye’nin kronik meseleleriyle ilgili siyasilerde yer etmiş ölçülerden bir tanesi, “asker ne der” hassasiyetidir. Bunun en ünlü temsilcisi Süleyman Demirel’dir. Artık “asker ne der” zihniyeti üzerine inşa edilmiş yaklaşımlardan arınmanın, kurtulmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir bile. Başbuğ, dolaylı bir ifadeyle bile olsa söz konusu sözleriyle bunu teyit etmiştir.

Kürt meselesinde artık “çözüm” üzerine konuşmanın koşulları son derece olgunlaşmıştır. Geç bile kalınmıştır.

Herkesin “çözüm”den ne anladığı ortaya koyması ve süratle harekete geçilmesi gerekiyor. Bunun bedelini Türkiye çok ağır ödedi. Daha fazla bedel ödemeye tahammülümüz olmamalı…

www.iyibilgi.com 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.