1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Kanun namına Türk olmak
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kanun namına Türk olmak

A+A-

Şaban diye bir köylümüz vardı. Yaşı bir hayli geçkindi. 1950"li yıllarda uzak bir Anadolu şehrinde, çok uzun bir askerlik yaptıktan sonra köye dönmüştü.

O yıllarda askerlik yapmak, hem de kazasız belasız, başına bir şey gelmeden vatani vazifesini ifa etmek çok kolay bir şey değildi. Asında zor olanı askerlik yapmak değildi, zor olanı askerlikte Türkçe öğrenmekti. Tek bir kelime Türkçe bilmeden silah altına alınan Kürt köylüleri, hamamda yıkanıp paklandıktan sonra doğrudan doğruya “Ali okulu”na gönderilir, o okulda “Ali gel, Ali bak”, “Ali, biz nasıl istiyorsak öyle yap” fişlerini ezberledikten sonra normal eğitim sürecine dahil olurlardı.

Biliyor musunuz bilmem, Kürtler asimilasyona çok dayanıklı bir halktır. Kendi dillerinden vazgeçip kolay kolay başka dilleri öğrenemezler. Başka dilleri öğrenmede gösterdikleri direnç, kendi anadillerine daha sıkı sıkıya sarılmalarına yol açmış. Onun için de onları anadillerini unutturmak bir hayli zordur. Misal, askere gidip, o yıllarda dört yıl askerlik yaptıktan sonra tek kelime Türkçe öğrenmeden memlekete dönen, çocukluğumda yaşlanmış köylülerimizi hatırlıyorum ben. Ama yine benim çocukluğumda, örneğin bizim köye uzak bir Anadolu ilinden, kasabasından öğretmen olarak atanan bir Türk"ün, kaldığı süre içinde hemen Kürtçe öğrendiğini, giderken bir Kürt"ten farklı olmadığını da hatırlıyorum. Hatta çoğu köy öğretmeni Kürtçe öğrenmekle kalmaz, bir de köyden bir kız alıp öyle giderlerdi memleketlerine.

Askerlikten döndükten sonra hasbelkader birkaç kelime Türkçe öğrenmişse eğer bir köylü, evine gelir gelmez öğrendiklerini unutmamak için sürekli pratik yapardı. Birkaç kelime Türkçe bilmek onlara köylük yerde yeni bir statü kazandırmakla kalmaz, o günden itibaren köye gelecek olan jandarmayla, tahsildarla, postacıyla birkaç kelime Türkçe konuşmak görevini de ister istemez onun omuzlarına bindirirdi. Bir de en önemlisi, birkaç kelime Türkçe bilmek adamı köy yerinde “efendi” yapardı. ( O zamanlar rahmetli Ecevit daha “sayın” kelimesini icat etmemişti. Biz sıradan, ölümlü insanlardan, itibarlı, makul adamları ayıran kelime, şimdi revaçta olduğu gibi “sayın” kelimesi değil, “efendi”ydi o zaman. Postacıların adı örneğin Davut Efendi, köy bekçilerinin adı Sait Efendi, tahsildarların Murtaza Efendiydi. Sayın kelimesi çok sonra tedavüle girecek, durup dururken insanlar birbirine “sayın falan kes” diye hitap etmeye başlayacaklar. Hatta bu “sayın” kelimesi bazı Kürtlerin başına bayağı bela olmuş bugünlerde, neyse..) Bildiği birkaç kelimeyi köye gelen “devlet memurunun” üstünde denese iyi, tam tersine bildikleri Türkçeyi anneleri, karıları üzerinde deneyenlere de rastlanırdı. Örneğin susadığı zaman, annesine “Ana su getir”, acıktığı zaman karısına, “karı yemek getir” diyebilen birisinin köydeki havasını varın siz tahmin edin artık.

Anneler, böyle damdan düşer gibi “bilinmeyen bir dilden” konuşan oğullarına aval aval bakar, eşler böyle aniden “yaşayan bir dille” konuşup kendisini hayretler içinde bırakan kocalarını ağzı bir karış açık bir halde hayranlıkla süzerlerdi. (Evet, o yıllarda, çoğu Kürt köyünde Türkçe “bilinmeyen dil”, “yaşayan dil” gibi kavramlarla ifade edilirdi.)

Jandarmaların köye gelişini, köyün girişinde bir evin damına veya yüksek bir kayaya çıkarak elindeki dürbünle aşağıdaki geçidi sürekli gözleyen gözcüler haber verirdi. Daha doğrusu gözcüler dürbünle jandarma müfrezesini görür görmez yanındaki çocuklara “gidin köye haber verin” der, çocuklar da bunu bir oyun sandıkları için bağıra çağıra bu mutlu haberi köydeki erkeklere ulaştırırlardı. Erkekler hemen alelacele, elindeki orağı, kazma küreği, çapayı, yükünü, artık o sırada ne işle meşgulse onu oracıkta bırakır, köyün arkasındaki kayalıklarda bulunan mağaralara sığınırlardı. Yakalanırlarsa eğer jandarmalara, iki büyük ceza onları bekliyor olurdu çünkü. Jandarmalar, gidecekleri yer neresiyse artık, oraya kadar yüklerini köylülere taşıtmakla kalmaz, bir de onları Türkçe konuşmaya zorlarlardı. O sıcak yaz günleri, saatler süren yolculuk boyunca kilolarca ağırlıktaki mühimmatı sırtında taşımak zor değildi bir köylü için, en zor olanı Türkçe konuşmaktı. Çünkü askerliğini yapıp gelmiş olanlar, “Ali okulu”nda öğrendikleri birkaç kelime Türkçeyi çoktan unutmuşlar, henüz askerlik yapmamış olanlar da zaten hiç Türkçe bilmezdi.

Olur da bir erkek yakayı ele verirse, jandarmanın ilk sorduğu soru, adından önce; “Sen nesin?” olurdu. Bu soruda anlatılmak istenen neydi, bu iki kelime neyi ifade ediyordu, nasıl bir karşılığı vardı, hiç kimse bilmezdi. Sonra dayak yiye yiye öğrendiler ve bir klişe bir süre sonra herkesin diline düşerek ezberlendi. Güngörmüşler, askerde birkaç cümle ezberleyerek onları hala koruyanlar, cahilleri sıkı sıkaya tembihlediler: Olur da jandarmaya yakalanırsanız, size “sen nesin” diye sorduklarında; “ben Türküm” diyeceksiniz dediler. Ama bu “ben Türküm” sözü bile yeterli değildi, devamı vardı, “Ben Türküm, anam Türk, babam Türk, Türkoğlu Türküm” diyeceksiniz. Tek kelime Türkçe bilmeden bu uzun cümleyi ezberleyip Kürtçe aksanla söyleyen Kürt köylülerinin o sırada içine düştükleri komik hallerini varın siz canlandırın gözünüzde. Jandarmalar hem katıla katıla güler, hem de eğlenceyi uzatmak için bu sözü birkaç kez tekrarlatırlardı onlara.

Bu işin içinden en kolay sıyrılan, yazının başında adını andığım Şaban"dı. Şaban Balıkesir"de askerliğini yapmıştı ve dört yıl boyunca bir havan topunun başında nöbet tutmuştu. Topçuydu askerde Şaban ve havan topunun bütün özelliklerini adı gibi biliyordu. Tek kelime Türkçe bilmeden, havan topunun künyesini ezberlemiş, bu künyeyi neredeyse kendi künyesi haline getirmişti. Jandarmalar adını sorduğunda, “Şaban Öztürk emret komutanım!” diye bağırır, “Şaban kimliğini göster” dediklerinde de, “Havan topu, 60 milimetre çapında, geri tepmeli, kısa namlulu, görmeden atış yapabilen, sabit iğneli bir silahtır, arz ederim komutanım” diye bağırarak yeri göğü inletirdi.

Şaban"ın tek kimliği, havan topunun künyesiydi. Çünkü Şaban"ın dört yıl boyunca askerde öğrendiği tek şey, bu künyeden başka bir şey değildi. Kimlik taşımıyordu, havan topunun künyesini, kimliği diye üzerinde değil, ezberinde taşıyordu.

Şaban"ın Anayasa"da, “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk"tür” tanımından haberi yoktu. Vatandaş olduğunu bile bilmiyordu. Mesela bir Fransız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını hak kazansa, bir Brezilyalı futbolcu Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığına geçse, bir Nijeryalı koşucu kız Türkiye Cumhuriyeti kütüğüne yazılsa hemen Türk olabileceğinden habersizdi Şaban. Türk bir anne babadan doğmasan da, sonradan da Türk olunabileceğini kimse anlatmamıştı ona. Demek ki Türk olabilmek için Türk bir anne-babadan doğman gerekmiyordu; bunu nereden bilsindi Şaban?

Üç tarafı denizler, dört tarafı düşmanlarla çevrili, geçmişiyle küs, bugünüyle kavgalı, geleceğiyle de pek fazla ilgilenmeyen güzel yurdumuzda, “Türküm” dediğinizde “Türk kimliği” size bedava veriliyor, “Türk değilim” dediğinizde ise size “kanun yoluyla” zorla verilen bir şey oluyor; bunlar Şaban"ı çok aşan derin mevzulardı.

Şaban gibi böyle tek kelime Türkçe bilmeden doğup ölmüş olan bir anne babadan olsan bile, sonradan kanun böyle istediği için, yani “kanun namına” Türk olunabiliyordu demek. Oysa Şaban bu konularda kara cahildi. Hatta sınırın bu yakasında, önüne çıkan jandarmaya havan topunun künyesini okuyup dayak yemekten kurtulan Şaban"ın, aynı şekilde elindeki kazma küreği bırakıp, esas duruşa geçtikten sonra, hançeresini yırtarak “Ben Türküm, anam Türk, babam Türk, Türkoğlu Türk” diye bağıran köyün bekçisi Sait"in, kendilerinden iki adım uzaklıkta bulunan sınırın öte yakasında, Irak topraklarında kalmış amcalarının, dayılarının neden Türk olmadığına dair en ufak bir fikri de yoktu. Kendilerinin bu yakada “kanun namına Türk” yapıldıklarını, öte yakada kalan akrabalarına ise bir türlü bir sıfat bulunamadığını, zaman zaman “sınırın bu yakasında kalan vatandaşlarımızın akrabaları” zaman zaman “Kuzey Iraklılar”, zaman zaman “pêşmergeler” diye sıfatlar bulduklarını onlar yaşarken hiçbir zaman öğrenemediler. Bunlar çok sonrasının işleri... Sait de, Şaban da niye Türk olduklarını anlamadan birer Kürt olarak öldüler. Cenazeleri Kürtçe kaldırıldı, çocukları Kürtçe ağladı arkalarından, taziyeleri Kürtçe tutuldu.

Ne yazık ki “kanun namına Türkleştirme” politikası bir Kürtlerde tutmadı. Anadolu"nun birçok halkı, Türk olmadıkları halde, zaman içinde kanunun kendilerine verdiği yetkiye dayanarak Türk olmayı kabul ettiler ve hatta yeni edindikleri bu kimliklerini koyu bir milliyetçiliğe, hatta ırkçılığa vesile yapanlar bile çıktı aralarından. Ama Kürtler, Kürt olarak kalmak için zulüm görmeyi göze aldılar.

Kanlı bir sürecin sonucunda artık Kürtlere Türk demeyeceğini söylüyor devlet. Kendilerine zamanında Türk dendiği için dağarla çıkmış olan Kürtler ise, şimdi en eski kimlikleriyle tekrar geri dönmek istiyorlar. Ama bazılarımız, hayır orada kalın, gelmeyin diyor. Meşhur hikayedeki gibi: Eve hırsız girmiş, oğul hırsızı yakalayıp babasına seslenmiş. “Baba hırsızı yakaladım”, baba “getir” demiş, “gelmiyor” demiş oğul; Baba, “o halde bırak gitsin” demiş, “gitmiyor” demiş oğul.

Şaban yaşadığı süre boyunca, köye gelen jandarmalara nüfus cüzdanını hiç göstermedi! Devleti havan topu sandığı için, onun künyesini nüfus cüzdanından daha etkili bir şey sanıyordu.

Galiba haklıydı!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.