1. YAZARLAR

  2. Fikret BAŞKAYA

  3. Kalkınma: Bir Efsanenin Sonu
Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA
Yazarın Tüm Yazıları >

Kalkınma: Bir Efsanenin Sonu

A+A-

“İnsan ancak üstesinden gelebileceğini
aklının kestiği durumları problem edinir”.
Kadir Cangızbay

İnsanlar [kendi ürettikleri] efsanelere inanırlar ama efsanelerin gerçek dünyada bir karşılığı olmadığı gibi, mantıkî bir tutarlılığa sahibolmaları da gerekmez. İnsanlar çok uzun bir tarihsel dönemde kendi beyinlerinin eseri olan efsaneler [mitler] tarafından ‘köleleştirildiler’. Kapitalizmden sonra efsaneler biçim değiştirdi, bu sefer de  [elbette eski tür efsaneler ve yabancılaşmalar az-çok etkisizleşmekle birlikte, varlığını sürdürmeye devam etti] kendi emeklerinin ürünü olan metaların [sermaye densin] kölesi durumuna geldiler. Tarih boyunca efsanelerin biçimi değişse de işlevi hep aynı kaldı. Aydınlık felsefesi sonrasında ve kapitalizm çağında artık efsaneler devrinin kapandığı, aklın, bilimsel düşüncenin egemen olduğu ileri sürüldü. Aslında söz konusu olan aklın egemenliği değil, sermayenin egemenliğiydi ama, geçerli ideolojik yabancılaşma, zihinsel bulanıklık yaratarak gerçek durumun bilince çıkarılmasını önledi. Zira, kapitalist egemenlik çağında yeni bir fetiş üretilmişti: Bilim… Bundan sonra yapılan herşey, ‘bilimsellik’ kılıfına sokuluyor ve öyle sunuluyordu. Velhasıl bilimselliği tartışılmasını engelliyordu…

Kalkınma son yarım yüzyılın en yaygın efsanelerinden biri olsa da,  ‘ilkel topluluklar’ ve kadîm uygarlıklar dönemindeki bir çok efsane gibi uzun ömürlü olamadı. Bir efsanenin önemi veya ‘dayanıklılığı’, onun insan bilincinin derinliklerine yerleşme gücüyle doğru orantılıdır. Bu yüzden kimi efsaneler diğerlerinden daha uzun ömürlü olabiliyor. Elbette ‘Kalkınma’ başka efsanelerin devamı veya sürdürücüsüydü, “ilerleme”, “modernleşme”, “sekülerleşme” ideolojisinin bir versiyonu ve devamı olarak ortaya çıkmıştı.  Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşma, dünyanın geri kalanının da [Avrupalıların köleleştirdiği, sömürgeleştirdiği, yarı-sömürgeleştirdiği, beşeri ve doğal kaynaklarını yağmaladığı, talan ettiği, sömürdüğü, kültürlerini tahrip ettiği, egemenliği altında tuttuğu ülkeler ve bölgeler] Batı [emperyalist ülkeler] gibi zengin ve müreffeh olabileceği, olması gerektiği görüşünü vaaz eder. Böyle bir şeye inanmak için kapitalizm, onun işleyiş ‘yasaları’, ortaya çıkardığı, çıkarmak zorunda olduğu kutuplaşma, oligarşik zenginlik, hiyerarşi, ekolojik yıkım, vb. hakkında kara cahil olmak gerekir… Eğer birinin zenginliği diğerinin yoksulluğu pahasına mümkün oluyorsa, eğer aradaki ilişki eşitliğe dayanmıyorsa, sömürü, egemenlik ve tabiiyet ilişkisiyse, birinin konumu diğeri tarafından belirleniyorsa ya da visa versa…  biri diğeri gibi olabilir mi? Hem kölelik sitemi yerinde kalıp hem de kölenin de efendi gibi olabileceğini ileri sürmenin bir kıymet-i harbiyesi var mıdır? Hiyerarşik yapılarda hiyerarşinin alt kesiminde yer alan unsurlarla üstte yer alanların karşılıklı konumları ve hiyerarşideki işlevleri, hiyerarşik yapıyı “belirler”,  yeniden üretir ve sürekliliğini sağlar. Bir sınıf ordusunda en altta yer alan askerlerden başlayarak kademe kademe bir hiyerarşi oluşmuş durumdadır. Asker çoğunluğu ile komuta kademeleri arasında bir “belirleyicilik” ilişkisi söz konusudur. Hem hiyerarşinin devamını savunmak hem de sıradan her askerin bir gün genelkurmay başkanı olabileceğini düşünmek ne kadar abes ise, hiyerarşik kapitalist sistem yerinde kaldıkça, piramidin tabanında yer alan ülkelerin de bir gün emperyalist ülkeler gibi olabileceğini ileri sürmek de aynı derecede abestir. Kapitalist patron tarafından sömürülen bir işçi,  işçi-kapitalist ilişkisi (sömüren-sömürülen) veri iken, patronu gibi zengin olmayı belki hãyâl edebilir, ama, bunun gerçek dünyada bir karşılığı yoktur. Eğer çok ‘şanslıysa’, önce işçi olmaktan çıkması ve başka işçilerin emeğini sömürmesi gerekir… Söylemeye gerek yoktur ki, [eski] şanslı işçinin durumu sadece bir istisnadır ve istisnalar kuralı doğrulmak içindir…

Öyleyse nasıl oluyor da insanlar kendi ülkelerinin de bir gün dünya ekonomileri ve toplumları piramidinin tepesinde yer alan ve dünyanın geri kalanının kaderini belirleyen emperyalist ülkeler gibi olabileceğine, bunun sadece mümkün değil, aynı zamanda arzulanır bir şey olduğuna inanıyor? İnsanların gerçek dünyada bir karşılığı olmayan, üstelik hiçbir mantıkî iç tutarlılığı da olmayan şeylere inanması oldukça yaygın bir durumdur ve doğrudan ideolojik yabancılaşmayla ilgilidir. İdeoloji zihinsel bir kurgu aracılığıyla gerçekliği yok saymak, inkâr etmektir. Piramidin tabanında [Üçüncü Dünya] yer alan hemen tüm ülkelerde [özellikle de ayrıcalıklı azınlıklar ve eğitimden geçmiş diplomalılar olmak üzere] insanlar,  sömürgeci-emperyalist ülkelerdeki gibi [genellikle bunlara topluca ‘uygar dünya’ denir] ‘zengin ve kalkınmış’ olacağına “inanır”. Bu aşamada ideolojik yabancılaşma devreye giriyor ve kendi konumu ve gerçekliğiyle ilgili durumun bilince çıkması engelleniyor. Dünya sisteminin hiyerarşik niteliğini tartışmaya yanaşmadan ve hiyerarşiyi aşmayı hedeflemeden, mevcut yapı, işleyiş, tabiiyet, sömürü, egemenlik ve bağımlılık ilişkilerine dokunmadan, kendi durumunun da “iyileşeceğini” sanmak tuhaf değil mi?  Gerçekten kapitalist dünya sisteminin çevresinde [piramidin tabanında] yer alan ülkelerdeki insanlar, özellikle de eğitimden geçmiş olan diplomalılar ve politikacılar, kendi ülkelerinin de sadece ‘kalkınmışlık kriterleri’ bakımından değil başka bakımlardan da emperyalist dünya gibi olabileceğine inanır. Kendi ülkesinde de Batı’daki gibi temsilî demokrasi olabileceğine, dahası sosyal demokrasi olabileceğine inanır. Böyle bir şeye inanır zira, ekonomik yapıyla siyasi işleyiş arasındaki ilişkiden habersizdir. Eğer söz konusu ilişki hakkında fikir sahibi olsaydı, en azından nasıl olup da dünyadaki 180 kadar devletten sadece 20-25 kadarında Batı tipi “temsili demokrasi” olduğunu, ama, geri kalanında aynı şeyin bir türlü mümkün olmayışının nedenini kavrayabilirdi. 150 kadar ülkenin tamamında Batı’daki siyasi modelin olmayışının bir kaza ya da tesadüf eseri olmadığını anlardı… Eğer, kendi ülkesindeki temsilî demokrasi yokluğuyla emperyalist ülkelerdeki “temsilî demokrasi” arasındaki belirleyicilik ilişkisi hakkında yanılsama içinde olmasaydı, bir şeyi olmadığı yerde aramaya da kalkmazdı.  Kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan egemenlik altındaki ülkelerde “aydın denilen” diplomalı taifenin ve onun aracılığıyla da toplum çoğunluğunun bilinci Avrupa merkezli ideoloji tarafından dağlanmış durumdadır. Bu durum ister istemez bir İngiliz atasözünü hatırlatıyor: “ A blind man in a dark room looking for a black cat that is not here: Kör adam karanlık odada bulunmayan kara kediyi arıyor”… Batı’da temsilî demokrasi ve sosyal demokrasi mümkün olabilir, zira, dış sömürü yoluyla dünyanın zenginliğine el koyan taraftır [Bu ülkelerin kapitalistleri sadece kendi ülkelerinin emekçilerini sömürmez, dünyanın geri kalanını da sömürür ve oradan kaynak transfer eder],1 Üçüncü Dünya’da böyle bir şey mümkün olamaz, zira sömürülen, kaynakları emperyalist merkezlerce kullanılan, biçimsizleştirilen taraftır. Birinde sosyal demokrasi oyununun oynanabilmesi, ancak diğerlerinde bunun olanaksız kılınmasıyla mümkündür. Dolayısıyla birinin durumuyla diğeri arasında belirleyicilik ilişkisi vardır. Buradan emperyalist ülkelerde bir dönem [1950-1980] geçerli olan welfare State [Refah Devleti] de denilen modelin sadece burjuvazinin tek yanlı bir ‘tercihi’ saymak doğru olmaz. Eğer işçi sınıfının dayatması ve ‘komünizm korkusu’ olmasaydı, refah devleti diye bir şey olmazdı...

Sorulması gereken sourunun sorulması, tartışılması gerekenin tartışılması, asıl hikmetinden sual olmaz “modern bilim” sayesinde engelleniyor. Bilimsellik kılığına sokulan her ideolojik safsata, her türlü hürâfe, asgari akıl ve hayâ unsuru dâhi içermeyen zihinsel kurgular dokunulmazlık kazanıyor… Burjuva ideolojisinin en önemli yapıcı unsurlarından biri “iktisat bilimi” denilendir. Üniversitelerde okutulan “iktisadın” birincisi, bilimle bir ilgisi yoktur; ikincisi ve dolayısıyla gerçek dünyada olup-bitenlerle de bir ilişkisi yoktur. Bilimle, dünyanın gerçekliğiyle bir ilgisi yoktur ama ideolojiler, efsaneler, hurafeler, safsatalar, büyüler… Dünyasıyla yakından ilgilidir. Ortalama bir ‘iktisada giriş’ kitabı “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kıttır”la başlar, onu başka kesinlikler izler: işte insanlar bencildir, en az çabayla en çok tatmine ulaşmak ister, yegâne ereği maddi zenginliğini artırmaktır, vb. Kırk yıl boyunca bu saçmalığı tekrarlayan anlı şanlı iktisat profesörü bir kere bile “gerçekten öyle mi” sorusunu sormayı akıl etmez. Koskoca profesör sormaz da öğrencisi sorar mı?  Sormazlar zira, ‘bilim öyle diyor!.. ’Her şeyin sonlu olduğu bir dünya’da ‘ihtiyaçlar’ neden sonsuz olsun? Oysa, insanın ihtiyaçları denilen bir elin beş parmağını geçmez: beslenme, barınma, giyinme, seyahat ve iletişim, nihayet tedavi olma… Bu yazının ileriki bölümlerinde “ihtiyaçlar sonsuzdur” mavalının sistem için neden gerekli olduğu, bunun sebeb-i hikmeti üzerinde kısaca da olsa duracağız.

Elbette çağdaş büyücülüğün etkinliğini artırmak için başka şeyler de yapılıyor. İktisat dalında Nobel ödülleri dağıtılıyor. İdeolojik safsataları önce ‘bilim’ sayıp sonra da adına ödül koymak rahatsız edici değil mi? Görünen o ki, bu saçmalık pek rahatsızlık yaratmış değil. Nobel ödülü alan zevata şöyle bir bakın. İçlerinde kapitalist üretim tarzını bilimsel bir perspektiften hareketle eleştiren birine rastlayamazsınız. Eğer sözde ‘iktisat bilimi’ denilenin asıl misyonu kapitalist yağmayı, sömürüyü, hiyerarşiyi ve egemenliği meşrulaştırmaksa, onu eleştiren bir düşünce adamına ödül verilir mi? Eğer eleştirel bir tavır içindeyse ödül almak bir yana, işe siyaset ve ideoloji karıştırdığı, saf bilimden saptığı ileri sürülerek “suçlanacaktır.” Oysa ‘eleştirel değilse bilim de değildir’ denmiştir… Bir Üçüncü Dünya Hükümeti [Şili] kendi ülkesinin Dünya ekonomileri hiyerarşisindeki konumunu sorgulayıp, ülkesinin kaynaklarını kendi halkı için kullanmaya yöneldiğinde, emperyalist odaklarca [ABD] bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılıyor [saygı değer Allende] ve halkçı iktidarı deviren cunta şefinin [Pinochet] ilk işi Nobel Ödüllü bir İktisat Profesörünü [Milton Friedman] göreve çağırmak oluyor2. Artık o aşamadan sonra söz konusu ülkenin ekonomisi ‘bilimsel esaslara göre yönetilecek, işe siyaset ve ideoloji karıştırılmayacaktır…’ Şimdilerde ‘iktisat ulemasının işleviyle Orta Çağda üçüncü sınıf papazların işlevi arasında tam bir özdeşlik görmek mümkündür. Zira, işlevleri aynı: Mistifikasyon yaratmak, kafaları bulandırmak, şeylerin, toplumsal olguların ve süreçlerin anlaşılmasının ve aşılmasının önünü kesmek. Elbette misyonları ve işlevleri başkalarının kafasını bulandırmak olanların kendi kafalarının da bulanık olması işin doğası gereğidir.

Sömürge ve yarı sömürge statüsündeki ülkelerde [Şimdilerde gelişme yolundaki ülkeler ya da ‘Güney’ deniyor], dünya ekonomiler piramidinin tabanında yer alan ülkelerde köklü bir avrupamerkezli ideolojik yabancılaşma geçerlidir. Bu ülkelerde özellikle eğitimden geçmiş diplomalılar taifesi, bu yabancılaşmadan en çok yara alan kesimdir. Bu kesim kendi gerçekliğine yabancılaşmış durumdadır. Artık kendi gerçekliğini kendi gözüyle göremez durumdadır. Kendi konumunu ve durumunu Batılının gözüyle ‘görür’… Kendi ülkesinin de Batı gibi olacağına îmânı tamdır. Bu vesileyle bir hatırlatma yapmamak olmaz. Üçüncü Dünya’nın sömürüsünden söz edilirken, ekseri bu ülkelerdeki sınıfsal yapı gözden kaçıyor, en azında öyle bir izlenimin ortaya çıkma olasılığı yüksektir. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin başlangıcından beri sömürge ve yarı-sömürge, [son dönemde yeni-sömürge] statüsündeki ülkelerde, emperyalizmle bütünleşmiş, çıkarları ortak iki kesim var oldu. Bunlardan birincisi komprador [veya taşeron] burjuvazi, diğeri de genel olarak “aydın” denilen eğitim görmüş kesimdir. Üçüncü Dünya’nın diplomalıları Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmadan en çok nasiplenen kesimdir. Bu kesim bir çeşit sömürgeci emperyalist ülkelerin ideolojik taşeronudur. Bu işlev milliyetçilik söylemiyle kabullendiriliyor. Elbette bunları sadece ideolojik yabancılaşmanın kurbanları saymak doğru değildir. Toplumun eğitimden geçmiş kesimleri, yoksul çoğunluğa göre her zaman ve her yerde ayrıcalıklı konumdadırlar, Ekseri emperyalist dünyadaki ‘benzerlerine’ yakın bir yaşam standardına sahiptirler. [En azından öylesi özlemleri vardır]  Sadece Batı idolojisininin değil, onun yaşam ve tüketim kalıbının da temsilcisi durumundadırlar. Komprador burjuvaziyse, doğrudan emperyalizmim, [şimdilerde çokuluslu şirketlerin] bir uzantısıdır. Söz konusu iki kesimin sınıfsal çıkarları emperyalizme kurulmuş eşitsiz ilişkilerin devamını sağlıyor. Dolayısıyla Üçüncü Dünya ülkelerinin sınıfsal yapısını dikkate almayan tahliller beyhûdedir… O halde iki şey: Birincisi söz konusu olan proleter ulus değildir; ikincisi, ulusal çıkar veya milli yarar diye bir şey mümkün değildir...

  1. Kapitalizmin kör mantığı

 

Özel mülkiyete, rekabete, ücretli emek sömürüsüne, ileri teknolojiye sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesine dayalı kapitalist üretim tarzının sahneye çıkıp egemen olmasıyla,  insanla toplum, doğayla toplum, insanla doğa arasındaki ilişki radikal bir değişikliğe uğradı. Fakat, asıl can alıcı ‘yenilik’ üretimin kullanım değeri için değil, değişim değeri için yapılıyor olmasıydı. Prekapitalist dönemde üretim, kullanım değeri için yapılırdı ve bu durum birey ve doğa bakımından hayatî olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını engellerdi. Hiç değilse ortaya çıkan olumsuzluklar, belirli sınırlar dahilinde kalır, bir gezegen riski ortaya çıkmazdı. Kapitalist sistemde üretimin amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, değişim değeri üretmektir. Pazar için  [değişim değeri] üretmenin gerekçesi de kâr etmektir. Fakat, kâr elde etme hedefi dâhî nihai hedef değildir. Üretim süreci sonunda elde edilen kâr da, yeniden yatırıma yönlendirilmek, üretim çevrimine dahil edilmek durumundadır. Sonuç itibariyle kapitalist üretim, ‘üretim için üretim’, dolayısıyla sermayenin yeniden üretimi biçimini alır. Kapitalist rekabet, sistemin dinamizmini oluştururken, her bireysel kapitalisti de sürekli olarak ‘ileriye doğru kaçmaya’ zorlar. Her bireysel kapitalist ayakta kalabilmek için rekabetçi konumunu korumak ve güçlendirmek durumundadır. Bu amaçla hem emek sömürüsünü derinleştirmek hem de her seferinde daha ileri teknolojilere sahibolmak, sermayesini büyütmek zorundadır. Başka türlü ifade etmek gerekirse, rekabetçi konumunu koruyabilmek, ayakta kalabilmek için sürekli büyümek zorundadır. Aslında bu durumu ‘üretim çılgınlığı’ olarak tanımlamak mümkündür. Sürekli üretmek zorunda ama ürettiğini de satmak zorunda. Satış olmadan çevrim süreci tamamlanmış olmaz. Marksist bir kavramı kullanmak gerekirse, realizasyon  [satış] gerçekleşmeden yola devam etmek mümkün değildir. Öyleyse, “sınırsız üretime sınırsız satış” eşlik etmelidir… Bu yüzden “ihtiyaçlar sonsuzdur” mavalı üretilmiştir. Böylesi akıl dışı bir safsatanın kabullenirliğini sağlamanın yolu da bunun bilim tarafından dillendirilmesini gerektirirdi ve öyle yapıldı… İktisat biliminin timsali kitapların başına: “ihtiyaçlar sonsuzdur” sloganı büyükharflerle yazıldı… Son tahlilde üretimin amacı sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olunca, araçlarla amaçlar yer değiştirip, ters yüz oluyor. Üretim, insan ihtiyaçlarını karşılama hedefinden uzaklaşıp “özerkleşince’ bir bakıma öküz arabanın arkasına koşulmuş oluyor ki, böylesi bir kontekste işlerin sarpa sarması kaçınılmazdır.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine dayalı kapitalist sistem, bir ücretli emek sömürüsü sistemidir. Kapitalistin başkalarının emeğini sömürebilmesi, insanların üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun oldukları [proleterleştikleri] durumda mümkündür. Eğer, bazı insanlar üretmek için de, yaşamak için de gerekli araçlardan yoksunsa, kavramın gerçek anlamında proleterleşmişse, yaşamlarını sürdürmenin bir tek yolu var demektir: hem üretim hem de tüketim araçlarının özel mülkiyetine sahibolanlara emeğini satmak. Ancak emeğini satarak aç kalmaktan, ölmekten kurtulabilir. Velhasıl yaşamı kapitalistin onun emeğini kullanmasına bağlı hale gelmiş demektir. Toplum çoğunluğunun yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorunda olması demek, insan emeğinin de piyasada herhangi bir mal gibi alınıp satılması, metalaşması demektir. Kapitalist sistemde işçinin emeği bir meta kategorisine dönüşüyor ve her hangi başka bir meta gibi işlem görüyor. İnsan emeğinin metalaşmasının bireysel, toplumsal, kültürel, ekonomik, etik, vb. çok yönlü olumsuzlukları ve sonuçları üzerinde durmak bu yazının boyutunu bir kaç kat artırmadan mümkün olmaz. Burada çok önemli gördüğümüz bir kaç veçheye kısaca değinmekle yetinmek durumundayız.

Üretim amacının kullanım değeri değil, değişim değeri, dolayısıyla kâr ve sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretimi olması, velhasıl üretim sisteminin toplum karşısında “özerkleşmesi”, toplumla ekonomi arasındaki ilişkinin de ters-yüz olması demektir. Üretimin normal olarak insanların ihtiyacını karşılamak için, toplum yararı için yapılması gerekirken, kapitalizmle birlikte bu ilişki tersine dönüyor ve toplum ekonominin hizmetine giriyor. Anlı-şanlı filozoflar, iktisat uleması, ‘burjuva düşünürler’ bu tersliği yok sayıp görmezden geliyorlar. Elbette yok sayma ve görmezlikten gelme karşılıksız kalmıyor. Bu sayede kapitalistin ‘zengin’ sofrasına dahil olup, burjuvazinin ‘mümtaz’ üyeleri konumuna terfi ediyorlar.

Proleterin emeğini metalaştıran kapitalist üretim, doğayı da metalaştırıyor. Bu, üretimin iki temel unsurunun da metalaşması demektir. Fakat, burjuva “iktisat teorisi” doğayı sonsuz olarak istismar edilebilir, kullanılabilir sayıyor. Dolayısıyla insana verilen zararla doğaya verilen zarar atbaşı gidiyor ve biri diğerini besliyor. Marx bu tersliğe dikkat çekmişti ve kapitalist birikimin söz konusu iki kaynağı, insanı [onun emeğini] ve doğayı meta mertebesine indirgeyerek yıkıcı bir işlev gördüğünü söylemişti. Üretimin kullanım değeri kaygısı olmaksızın yapılması, çok yönlü tahribata neden olmadan sürdürülemezdi. Sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretimi olan kapitalist büyüme üçlü bir olumsuzluk üretiyor: Birincisi her seferinde daha çok insanı üretim ve yaşam için gerekli araçlardan mahrum edip proleterleştirerek pazara sürüyor; diğer yandan da [rekabetin dayattığı büyüme zorunluluğu] her seferinde işçiyi makineyle ikâme ederek, ölü emeği canlı emeğin yerine koyarak, işsiz sayısını artırıyor ve işsizlik sistemin mantığında içkin yapısal bir soruna dönüşüyor; Üçüncü olarak da, üretimin her ileri aşaması doğa tahribatının ve ekolojik riskin büyümesi pahasına gerçekleşiyor.

Durum böyleyken ve kapitalist üretim bir yıkım makinesine dönüşürken, sadece insanı insanlıktan çıkarmak değil, doğa tahribatını da geri dönüşü olmayan bir sınıra hızla yaklaştırırken, kapitalist üretimin etkinliğinden, rasyonelliğinden, kaynakları en verimli kullanan yegane sistem oluşundan, vb. bu kadar pervasızca söz edilmesi nasıl açıklanacak?  Bilindiği gibi ‘sözde iktisat teorisi’ kapitalizmin hiçbir köklü kusuru olduğunu kabul etmez. “Kendi kendini düzenleyen piyasanın” [zaten öyle bir şey yok] her sorunu çözeceğine dair tam bir ‘inanç’ söz konusudur. Eğer, sorunlar ortaya çıkıyorsa, bu sistemin özünü angaje eden şeyler değil, kimi önemsiz yol kazaları, geçici ve sınırlı olumsuzluklar veya yanlış müdahalelerin, uygun olmayan devlet politikalarının sonucudur... Ve sistem orta ve uzun vadede bu tür olumsuzlukları bertaraf etmeyi başarır… Oysa, kapitalist sistemin tam bir israf ve yıkım makinası olduğunu görmek için yüksek zekâ ürünü olmayan bir kaç soru sormak ve bu basit soruları cevaplamak yeterdi… Üretilenin toplumsal yarar bakımından ‘niteliğini’ tartışmaya girmeden [zira üretilmemesi gereken birçok şey üretiliyor], şunları söylemek mümkündür: Rekabet her seferinde teknolojik seviyeyi yükseltmeyi, kurulu üretim kapasitesini yenilemeyi gerektirir. Bu da makinaların, üretim alet ve edevatın sürekli yenilenmesi demektir. Altı ay önce o günkü teknolojik düzeye göre kurulmuş bir fabrika, yeni bir teknik buluş sonucu hurdaya gidebilir. Dolayısıyla, ekonomik ömrünü doldurmadan, “teknik ölüm” sonucu kullanım dışı kalabilir... Bir başka olumsuzluk da ‘teknolojik kaymayla’ ortaya çıkar: pamuk ve yün ipliğine dayalı tekstil üretim teknolojisinin yerini sentetik ipliğe dayalı teknoloji aldığında, bütün bir sektör bu durumdan etkilenecektir.  Dolayısıyla kapitalist rekabet, toplum ve doğa için olumsuzluk yaratmadan verimliliği artıramaz.  Kaldı ki, verimlilikten söz edilir de “kimin için verimli” sorusu hiç bir zaman sorulmaz. Elbette sadece kurulu kapasitenin hurdaya çıkmasından ötürü bir maddi israf ortaya çıkmaz, yeni teknoloji [makina ve teçhizat] daha az işçi gerektirdiği için, işsizliği de artırır. Dolayısıyla, maddi israfa manevi kötülük eşlik eder. İsraf elbette sadece üretim aşamasında da ortaya çıkmaz, moda aracılığıyla israf teşvik edilir. İster giyim ister dayanıklı tüketim malları, vb. olsun, yenileri satılsın diye, modayla mallar kullanım dışına çıkarılır. Çürük mal üretmek de satışı [dolayısıyla israfı] büyütmenin bir yoludur. Veya bir malın yedek parça üretimi durdurularak, insanlar yenisini satın almaya zorlanır. Satılan mallarda kullanılan gereksiz, çoğu zaman abartılı ambalaj israfın başka bir versiyonudur. Elbette reklam için harcanan devasa kaynağı hatırlamamak olmaz. Fakat bu tür israflar normal dönemlerin ‘olağan’ israflarıdır. Bir de kriz dönemlerinin daha kapsamlı tahribatları söz konusudur ki, sadece emek ürünü şeyler tahribedilmekle kalmaz, bir dizi insânî-toplumsal-ekolojik sorun da ortaya çıkar [işsizlik, yoksulluk, sefâlet, mânevî bozulma, çevre kirlenmesi, vb]. Bilindiği gibi krizler kapitalizm için zorunludur. Zira ancak krizin neden olduğu tahribat ve israf sayesinde kapitalist işletmeler kâr oranlarını restore edebilirler. Eğer, yukarda sözünü ettiğimiz yöntemlerle yeterli yıkım sağlanamazsa, savaş imdada yetişir. Savaş kurulu üretim kapasitesini tahribetmenin, değersizleştirmenin en etkin ve en kapsamlı yoludur. Sermayenin kâr oranlarını yükselmesine imkân veren buluşların çoğu savaşlarda ortaya çıkar. Atom bombası, askeri okyanus ötesine taşımak için geliştirilen Boeing uçağı, konfeksiyon [hazır giyim] askere üniforma sağlamanın devamı olarak ortaya çıkmıştır, konserve yiyecekler yine başlangıçta savaş amacıyla geliştirilmiştir, bilgisayar, internet, vb. hep savaş dönemlerinde askerî amaçlarla üretilmiştir…

İşte bütün bunlar yukarda değindiğimiz temel tersliğin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Üretimin asıl amacının üretim [kâr, dolayısıyla sermaye üretimi] olması, ekonomi toplumun hizmetinde olması gerekirken toplumun ekonominin hizmetine sokulması…  Sistemin rekabete dayanması ona büyük bir dinamizm kazandırırken, aynı zamanda yıkıcılığa, tahribata ve israfa da aşırı ivme kazandırıyor. “ Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir”  denmiştir… Bunu  “Savaş rekabetin başka araçlarla sürdürülmesidir”  şeklinde ifade etmek de mümkündür. Kapitalizmin tahribetmeden yoluna devam edemez oluşu, insanın [emeğin] ve doğanın meta mertebesine indirgenmesi, sistemin insana ve doğaya saygısızlığı, etik kaygıların defterden silinmiş olması, vb. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemde Batı Avrupa’daki manzaraya bakmadan, şimdilerde de kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerdeki yoksulluğu, sefaleti ve yıkımı yok saymadan kapitalist sistemin etkinliğinden söz etmek mümkün değildir.

  1. Vahşileri Uygarlaştırmaktan Yoksulları Kalkındırmaya

 

Fetihler, buluşlar Avrupası, fethedilenler ve “bulunanlar” tarafından bakıldığında yıkımın, soykırımın, köleleştirmenin, sömürü, yağma ve talanın Avrupa’sıydı. Kristof Kolomb’un macerasını izleyen dönemde dünya toplumları ve uygarlıkları arasındaki ilişkiler köklü değişikliğe uğradı. O tarihten sonra Batı Avrupa bir bakıma insanlığın “öznesi” konumuna terfi etti. Başka türlü ifade etmek istersek, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirir, biçimsizleştirir, tanımlar, adlandırır duruma geldi. Artık kimin ne olduğuna, nasıl olması gerektiğine sömürgeci Avrupalılar karar veriyordu…  Olup bitenler Avrupalılar tarafından hikaye edilince, şeylerin ve süreçlerin anlaşılması da problemli hale gelmişti. Zira, Batı egemenliği sadece maddeler dünyasını angaje eden bir şey değildi. Batılılar Sadece dünyanın maddi zenginliğine el koymakla kalmadılar, maddeler dünyasındaki sömürgeleştirmeye, yağma ve yıkıma, ideolojiler dünyasındaki biçimlendirme eşlik etti. Giderek, Avrupalıların egemenlik altına aldıkları, dünyanın geri kalanındaki insanlar kendi toplumlarına, kendi gerçekliklerine Avrupalının gözüyle bakar duruma geldiler. Velhasıl, kendilerine, kendi özlerine yabancılaştılar. Yaklaşık beşyüz yıl önce başlayan sürecin bugün de hâlâ yoluna devam ediyor oluşu, söz konusu ideolojik yabancılaşmanın, zihinlerin sömürgeleştirilmesinin sonucudur.

“Uygarlık timsali” Batı Avrupalılar, gerçek misyonlarını gizlemeye her dönemde büyük özen gösterdiler. Gerçek niyetler her zaman afişe edilenden farklıydı. İlk “fetihler” sonucu Amerika kıtasına ulaştıklarında jenosit, yıkım, yağma ve talan için geldik, geliyoruz demediler, Hirisitiyanlaştırmak gibi yüce bir misyonun taşıyıcısı olduklarını söylediler. Bölgenin parlak uygarlıklarını yağmaladılar, birikmiş hazinelerini Avrupa’ya taşıdılar, bölge halklarına karşı akıl almaz bir soykırıma giriştiler. Yağmalanacak birikmiş zenginlik tükendiğinde, artık bölgenin zenginlik üreten yerli halkı da nerdeyse tükenmişti. Sömürünün devamı için Kara Afrika’nın köleleştirilmesi gerekti. Kapitalist sömürü için gerekli emek köleleştirilmiş Kara Afrika’dan sağlanacaktı. Sanayi devriminden sonra sıra zengin Asya kıtasına da gelecek ve Avrupa’nın hizmetine sunulmayan pek bir yer kalmayacaktı. Nitekim 1914 yılına gelindiğinde yeryüzünün %84.4’ü Batı Avrupa’nın sömürgeci emperyalist ülkelerinin doğrudan veya dolaylı egemenliği altındaydı.

Bilindiği gibi, bir üretim tarzı olarak kapitalizmin kendinden önceki üretim tarzlarından farklı bir özelliği var: Başka uygarlık biçimleriyle [farklı üretim tarzlarıyla densin] yan yana yaşaması, ‘barış içinde bir arada varolması’ mümkün değildir. Kapitalizm başka üretim tarzlarını mutlaka kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendiren, biçimsizleştiren, dönüştüren bir dinamiğe sahiptir. Süreç ilerledikçe sistemin egemen dinamik merkeziyle, merkez tarafından biçimlendirilen, biçimsizleştirilen çevresi [periferi] arasında bir hakimiyet ve bağımlılık ilişkisi oluşuyor. Bunun anlamı, sistemin çevresi ve merkeziyle ‘organik bir bütünlük’ oluşturmasıdır. Eşitsiz ticarî, ekonomik ilişkiler oluşuyor ve bu tür ilişkiler bütünü, kendini yeniden üretiyor. Her ileri tarihsel aşama bağımlılık ve hakimiyet ilişkilerinin derinleşmesi anlamına geliyor. Her sosyal formasyonun ekonomik-sosyal “gelişmişlik düzeyi” dünya ekonomileri ve toplumları hiyerarşisinde veya piramitteki konumlanışları tarafından belirleniyor. 

Vahşileri Tanrı’nın buyruğuyla tanıştırma, Hıristiyanlaştırma, “ruhlara cennetin kapısını aralama” retoriğinin yerini sanayi devriminden sonra ünlü uygarlaştırma misyonu [mission civilisatrice] aldı. Bundan böyle uygarlık yoksunu halklar Batılı gibi uygar olacaktı. Uygarlaştırma misyonunun ne anlama geldiğini burada detaylandırmak uygun düşmez. Geçerken şu kadarını söyleyebiliriz ki, sanayi devrimi sonrasında kapitalizmin etkisi altına girmeyen, dolayısıyla emperyalist sömürüden, yağma ve talandan nasibini almayan bir toprak parçası hemen hemen kalmamıştı. Bugünün dünya ölçeğindeki zengin-yoksul kutuplaşması o dönemde nihaî olarak yerleşmişti.

İkinci Dünya [emperyalistler arası] Savaşı sonrasında, Hıristiyanlaştırma ve uygarlaştırma [bunu emperyalist Batı’nın ihtiyacı doğrultusunda biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma olarak okuyabilirsiniz…] yeni bir söylemle sürdürülecekti. Yeni dönemin yeni retoriği artık kalkınmaydı.3 İkinci emperyalist savaş sonrasında sömürgeciliğin ‘doğrudan biçimi’ tasfiye edildi. Sömürge statüsündeki bölgelerde yaşayan halklar, devletler hukuku karşısında ‘bağımsızlaştılar’, ekseri sınırlarını sömürgeci güçlerin çizdiği topraklar üzerinde ulus-devletler ortaya çıktı. Bu ulus-devletler Batı’daki ulus-devlet modeline göre oluşturulmuşlardı ama içinde bulundukları eşitsiz ekonomik-sosyal-kültürel-ideolojik ilişkiler veri iken, sadece Batıdaki ulus devletin bir karikatürü olabilirlerdi ve öyle de oldular. Batı’daki ulus-devletin [emperyalist devletin] üzerinde oturduğu ekonomik temel mevcut olmayınca, söz konusu ulus-devletler uygun maddi temelden yoksun olunca, ancak içi boş birer kabuk olabilirlerdi. Zaten, sömürgeciliğin doğrudan biçiminin [versiyonunun] tasfiye edilip, yeni sömürgecilikle ikâme edilmesi, sermayenin rasyonalizasyon planının bir sonucuydu. Sömürgeciliğin klasik [doğrudan] biçimi artık sermaye için bir yük teşkil ediyordu. Sermaye her yere ulaşamaz durumdaydı. Oysa sermaye, hareketini sınırlayan her türlü kısıt, engel ve sınırı aşmaya eğilimlidir. Bir önemli olay da dünyanın tartışmasız hegemonik gücü durumuna gelen ABD’nin sömürgeciliğin klasik biçimine razı olmayışıdır. Koskoca kıtaların birkaç sömürgeci gücün hâkimiyeti altında kalması büyük Amerikan şirketleri [sermayesi] için kabul edilebilir değildi.

Kalkınmacı retorik emperyalizmin yeni evresindeki egemenlik ve sömürü ilişkilerini [yeni sömürgecilik] meşrulaştırmanın bir aracı olarak ortaya atıldı. Hem yeni sömürgeciliği hem de Üçüncü Dünya Ülkelerindeki ‘yerli yönetici elitin’ konumunu meşrulaştırma işlevine koşulmuştu. Sömürgeci güçlerden nöbeti devralan ‘yerli yönetici elit’ esas itibariyle Batı’nın rahle-i tedrisinden geçmiş unsurlardı. Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmayla mâluldüler. Bu yabancılaşma,  söz konusu elitin emperyalist dünya sistemindeki konumları değişmeden, sömürü ve bağımlılık ilişkileri radikal bir dönüşüme uğratılmadan, velhasıl üretim ilişkileri köklü bir dönüşüme uğrayıp, paradigma değişmeden Batı gibi zengin ve ‘kalkınmış’ olabilecekleri yanılsamasına kapılmalarını kolaylaştırıyordu. Elbette her iki taraf için daha somut gerekçeler ve çıkarlar söz konusuydu. Bir kere dönemin hegemonik gücü olan ABD’nin kalkınmacı retoriğe sarılması, onun hegemonyasını tehdit eden komünizmi ‘kuşatmanın’ [containment] bir aracıydı. Yoksulların “kalkınması”, ABD’nin komünizmi kuşatma temel stratejisinin bir aracı olarak gündeme gelmişti. Gerekçe az çok şöyle formüle edilmişti: Zaten derin bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan ülkelerde ve bölgelerde yoksulluk ve sefaletin daha fazla derinleşmesi, komünizmin yayılmasına uygun bir ortam yaratabilirdi. Öyleyse yoksulluğun ve sefaletin belirli bir sınırın altına inmesi engellenmeliydi. Bu temel stratejinin bir parçası olarak, dönemin ABD başkanı Truman, 20 Ocak 1949’daki ünlü konuşmasında:
“Dördüncü olarak, cesaretle yeni bir program ortaya koymalıyız ki, ileri bilimsel ve endüstriyel gelişmemizin sunduğu avantajlar, azgelişmiş bölgelerin durumunu iyileştirmenin ve büyümenin hizmetine sunulabilsin. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası sefalete benzer koşullarda yaşıyor, yetersiz besleniyor, hastalıklardan muzdarip. Ekonomik yaşamları ilkel ve durağan. Onların yoksulluğu sadece kendileri için değil, en zengin bölgeler için de bir handikap ve tehdit oluşturuyor. Tarihte ilk defa insanlık bu kitlelerin acısını dindirecek teknik ve pratik imkânlara sahiptir.

ABD bilimsel ve teknik gelişme bakımından uluslar arasında önemli bir yere sahiptir. Her ne kadar başka ulusların ekonomik kalkınmasına yapabileceğimiz maddi katkı sınırlı olsa da, fizikî bir yük oluşturmayan teknik bilgi birikimimiz durmadan artıyor ve sınırsızdır.           

İnanıyorum ki, teknik bilgi birikimimizi barışçı halkların hizmetine sunmak, arzuladıkları daha iyi bir yaşam için onlara yardım etmek durumundayız. Başka ulusların da katkısıyla  kalkınmanın yetersiz olduğu bölgelerde yatırımları özendirebiliriz.”4

Aslında hegemonik güç olan ABD’nin bu tür bir retoriğin gerisine gizlenerek gerçekleştirmek istediği iki amaç vardı: Komünizmin yayılmasının önünü kesmek; Amerikan yatırımlarının önünü açmak. Yeni retorik  ‘uygarlaştırma misyonunun’ yerini almıştı veya şöyle formüle edilmişti: Dünya’da kalkınmış az kalkınmış, orta düzeyde kalkınmış ülkeler var, kimileri yarışı önde götürüyor, kimileri onları arkadan izliyor ve hepsi de aynı yolda ilerliyor. Önde gidenler finansal ve teknik yardımlar yoluyla geriden gelenlerin kendilerini yakalamasını sağlayabilirler… Dikkat edilirse, sömürü, bağımlılık, şartlandırma, biçimsizleştirme temel ilişkisi yok sayılıyor. Birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu arasındaki ilişki dikkate alınmıyor. Aslında “yardımların” işlevi yoksulların kalkınmasının değil, geçerli ilişkilerin devamı için, zincirin kopmasını engellemenin bir aracıydı... Bu bakımdan kavramın gerçek anlamında “yardım” diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Yardım emperyalist ülkeler bakımından bir gereklilikti. Velhasıl yardım, tulumba çalışmadığı zaman konan su idi ve tulumba suyu zenginlere doğru akıtmak içindi... Birinci kalkınma on yılında gelişmiş ülkelerin GSMH’larının %1’nin yoksullara vermesiyle aracın harekete geçeceği [take-off] söylendi. Hiç bir zaman bu hedefe ulaşılmadı, şimdilerde söz konusu oran binde 25 [%0, 25%] civarındadır.

Teknik ve finansal yardıma dayalı ‘kalkınmacı söylem’ yeni sömürgeciliği tartışılır olmaktan çıkardığı gibi, Üçüncü Dünya’nın ‘yerli yönetici elitinin” konumunu da meşrulaştırdı. Sömürgeci güçlerin ‘uygarlaştırdığı’ halklar bu sefer yine onların katkısıyla ama “kendi yöneticileri” de “devreye sokularak” kalkındırılacaktı. Geri ülkelerin ‘yeni yönetici eliti’ geriliğini ileri sürerek yardım talebinde bulunuyor ve yardımlar arttıkça zenginleşiyordu. Küçük bir azınlık emperyalist dünya ile kurulan ticaret ve yatırım ilişkileriyle, yardımları hortumlayarak, devleti borçlandırarak zenginleşirken, toplum çoğunluğu yoksullaştı, zengin-yoksul kutuplaşması görülmemiş derecede büyüdü, geniş toplum kesimleri kimlik erozyonuna uğrayıp marjinalleşti, çevre tahribatı derinleşti... II. Dünya Savaşının arkasından gelen kapitalizmin uzun genişleme dönemi ([savaşın ortaya çıkardığı yıkım çok derin olduğu için, doğal olarak genişleme dönemi de uzun sürmüştü] azgelişmiş ülkelerden yapılan hammadde, tarımsal ürün ve enerji ithalatını artırmıştı. Kalkınma ekonomik büyümeyle özdeş sayıldığı, büyüme de GSMH ile ölçüldüğü için, olup bitenler asıl durumun anlaşılmasını engellemişti. Aslında söz konusu olan kalkınma değil, sömürünün, kan kaybının derinleşmesiydi.

Bir fikir edinmek için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ([PNUD] tarafından verilen rakamları ve oranları hatırlamak yeter: Dünyanın zenginliği 1950’den bu yana 6 kat artarken, dünyanın 174 ülkesinden 100’ünde kişi başına düşen gelir geriledi ve yaşam uzunluğu küçüldü. Bir kutupta bunlar olurken, karşı kutupta hârika şeyler oluyordu elbette: Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti en yoksul 48 ülkenin milli gelirinden daha büyüktü, en zengin 15 kişinin serveti de Kara Afrika’nın Milli gelirinden fazlaydı. En zengin 84 kişinin serveti de 1.2 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyetinin milli gelirinden fazladır!  Daha ilk kalkınma on yılı [1960 – 1969] sonunda retorikle realite arasındaki uyumsuzluk âyan beyân ortadaydı. Vadedilenin gerçekleşenden farklı olduğu ortaya çıkmıştı. O tarihten sonra kalkınma kavramı artık önüne bir sıfat eklenmeden kullanılmadı: bir başka kalkınma, sosyal kalkınma, insânî kalkınma, İçe-dönük ([auto-centré] kalkınma, endojen kalkınma, ‘gerçek’ kalkınma, katılımcı kalkınma, bütünleşmiş [intégrés] kalkınma, vb. Son dönemde en uygun sıfatın “sürdürülebilir”  olduğu anlaşılıyor ve sürdürülebilir kalkınma için zirveler birbirini izliyor… 

  1. Kalkınma sürdürülemez, zira, öyle bir şey yok!

 

Kapitalist gelişme veya aynı anlama gelmek üzere ekonomik büyüme, sermayenin genişletilmiş olarak yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olan büyüme de GSMH [Gayri Safi Milli Hasıla] veya milli gelirle ölçülüyor ve söz konusu büyüme kalkınmayla özdeş sayılıyor. Amacın kullanım değeri değil, sermaye üretimi, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olduğu kapitalist sistemde, büyümeyi kalkınmayla özdeş saymanın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.  Bir kere neyin, neden ve nasıl üretildiği sorusu boşlukta kalıyor. Bir ülkede kurulu üretim kapasitesinin üçte biri tahribedilse, bu tahribat ekonomik büyüme olarak sunulacak ve GSMH’nın büyüdüğü ileri sürülecektir. Zira yıkım için bir dizi “üretici güç” harekete geçirilmiştir. Trafik kazaları on kat artsa, GSMH ‘de [milli gelir] aynı oranda artmış sayılacaktır. Bir salgın hastalığı önlemek için yapılan harcamalar da öyle... Yıkılan üretim kapasitesini yeniden kurmak için yapılanla onu yıkmak için yapılan aynı biçimde değerlendiriliyor. Bir ülkede tank, savaş uçağı, kara mayını üretimi beş kat arttığında, bu artış GSMH’yı aynı oranda büyütecektir ama o toplumun refahını artırdığını söylemek, bunun bir kalkınma göstergesi olduğunu ileri sürmek saçmadır.
Dolayısıyla, kapitalist üretim ve onun kör mantığı geçerli oldukça, çok yüksek büyüme oranlarına ulaşmak mümkündür ama bu büyüme otomatik olarak kalkınma [toplumsal refahın iyileşmesi anlamında] üretmesi mümkün değildir. Üstelik söz konusu büyüme de oligarşik zenginlik üretebilir, nitekim öyle oluyor. Bunu, küçük bir azınlığın çoğunluk aleyhine zenginleşmesi olarak da ifade edebilirsiniz. Bir sınıf [sermaye sahipleri ve çevresinin oluşturduğu burjuvazi] sürekli zenginleşirken bu kesimin dışında kalan ve çıkarı onunla uzlaşmaz çelişki içinde bulunan emekçi çoğunluk yoksullaşmak durumundadır.

Büyümenin her ileri aşaması göreli ve/veya mutlak yoksulluğun derinleşmesi sonucunu doğurduğu halde, bu durum ‘iktisat bilimi’ tarafından yok sayılır veya görmezlikten gelinir. Burjuva iktisatçıları uzun vadede tricle down [damlama] etkisiyle refahın diğer kesimlere de yansıyacağını ileri sürüyorlar. Söylenen şudur: Başlangıçta büyüme gelir dağılımını bozup yoksulluk yaratsa da uzun vadede büyümeden toplumun geri kalanı da yararlanacaktır. Trickle-down (Damlama) etkisiyle uzun vadede refah yaygınlaşacaktır. Aslında tricle down etkisini bizim dilimize ‘komşuda pişer bize de düşer’ özdeyişiyle karşılamak mümkündür, ama, prekapitalist döneme ait bu özdeyiş, akıl almaz bir meta toplumu olan kapitalizm çağında artık geçerli değildir. Prekapitalist dönemde üretim ihtiyacın bir fonksiyonu olarak ortaya çıkardı. Toplum önce neye ihtiyacı olduğunu saptar ve ihtiyaç kadar üretim yapılırdı. Üretimin amacı doğrudan ihtiyaçları karşılamak olduğu sürece, insanların aç kalması ya da zenginlik-yoksulluk uçurumunun ortaya çıkması söz konusu olmazdı. Oysa, üretimin amacının ihtiyaçlardan ‘bağımsızlaştığı’ kapitalist toplumda zenginlik adı altında yoksulluk üretilmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla büyüme, çözmek durumunda olduğu sorunları sürekli olarak büyütmek durumundadır.

Öyleyse yanılsama yaratan nedir? Eğer bir toplumsal sınıf bir başka toplumsal sınıf aleyhine zenginleşebiliyorsa, bir ulusun bir başka ulus aleyhine zenginleşmesi de ayın şekilde mümkündür ve gerçek durum da öyledir. Dünyanın geri kalanını sömüren emperyalist ülkelerde emekçi sınıfların mücadelesi ve dayatmasıyla gelir dağılımı iyileştirilebilir ama kapitalist sınıf kaybettiğini dışarıda, emperyalist sömürüye maruz Üçüncü Dünya’nın sömürüsünü derinleştirerek ödünleme yoluna gidecektir. Demek ki, bir yerdeki refah devleti, ancak başka yerlerdeki yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi, emperyalist merkezlerle dünyanın geri kalanı (dünya kapitalizminin çevresini oluşturan bölgeler) arasındaki zenginlik-yoksulluk uçurumunun büyümesi durumunda mümkündür. Üçüncü Dünya ülkelerinin eğitimden geçmiş diplomalı kesimi bu yalın gerçeği görmekten aciz olduğu için, kendi ülkelerinde de emperyalist ülkelerdeki gibi “demokratik cumhuriyet’, sosyal demokrasi, ‘hukuk devleti’, insan hakları, vb. olabileceğine bağnazca inanır… Elbette ‘bu inanma’ karşılıksız kalmıyor.  Kapitalist üretimin içme suyunu kirletmesi sonucu Üçüncü Dünya’da her gün 30 bin insan ölüyor. New York’taki ikiz kulelere yönelik saldırıda ölenin yaklaşık altı katından fazla... Bu durumun da ‘uygar insanlığı’ kaygılandırması gerekmez miydi. Bu ve benzer durumlar sorun sayılıp gündeme gelseydi, sistemin özüne ilişkin tartışmalar ete kemiğe bürünseydi, uygar dünyanın efendileri, akıl hocaları, ‘hümanist aydınlar’ hâlâ insan haklarından söz edecekler miydi? Bir şeyin söylenmesine izin verilir, göz yumulur, tolere edilir, eğer başka şeylerin, asıl söylenmesi gereken şeylerin söylenmesini engelliyor, onu gündemden çıkarıyor, üstünü örtüyorsa…

Birinin zenginliğinin diğerinin yoksulluğu, güçlünün güçsüzden beslendiği, bir sosyal sınıfın bir başka sosyal sınıf aleyhine zenginleştiği, bir ulusun zenginleşmesinin ancak başka ulusların yoksullaşması pahasına mümkün olabildiği  [ama yoksullaşan ulusda da aşırı zengin ve aşırı yoksul sınıflar yaratarak] piramide benzeyen hiyerarşik bir dünya sisteminde, kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Elbette barış da mümkün değildir. Zira, kapitalist üretim daha önce ürettiğinin bir bölümünü ‘gerektiğinde’ tahribetmeden yoluna devam edemez. Başka yöntemler ‘gerekli tahribatı’ gerçekleştirmekte yetersiz kalırsa, savaş devreye girmek zorundadır. [ABD’nin Irak’a saldırmasının, savaş çıkarmasının bir dizi gerekçesi vardı..., ama, en önemli gerekçelerden birinin veya asıl gerekçenin üretilenlerin bir bölümünü tahribetmek olduğu gözden kaçırılmamalıdır... ] Öyleyse temel sorunları atlayarak savaş karşıtı olmak da mümkün değildir. Kaldı ki, 1940’lı yılların sonunda dillendirilmeye başlanan kalkınma, sömürgeciliğin yeni bir söylemle sürdürülmesinden başka bir şey değildi. Söz konusu söylem, hem emperyalist sömürüyü ve eşitsiz ilişkileri hem de Üçüncü Dünya’daki ‘yeni yönetici’ sınıfın konumunu meşrulaştırma işlevine koşulmuştu. 

Kapitalist üretim, kalkınma değil büyüme ya da oligarşik zenginlik üretebilir ve bunu da ancak yoksulluğu artırarak, zengin-yoksul kutuplaşmasını derinleştirerek yapabilir ama hepsi bu kadar değil. Söz konusu ekonomik büyüme bir de doğa tahribatı pahasına gerçekleşiyor.

Daha 1960’ların sonuna gelindiğinde kalkınmayla ilgili söylemle gerçekleşenler arasında uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentinin aksine, yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte doğa tahribatı da ilk defa gündeme geliyordu. Roma Kulübü’nün ünlü ‘ büyümenin sınırları raporu’,  büyümenin neden olduğu ekolojik sorunlara dikkat çekiyor ve sıfır büyüme önerisini ortaya atıyordu. Oysa, kapitalizmde büyümenin durması mümkün değildir. Gelen tepkiler üzerine geri adım atıldı ve ilk rapor revize edildi. Ortalığı telaşa boğmanın âlemi yoktu… Gereksiz kuşkular yaratmak herkesin zararınaydı…İyimserlik yaymak varken kötümserlik yaymak olur muydu… Sermayenin baronları… kapitalizm koşullarında büyümenin durmasının [sıfır büyüme] mümkün olmadığını, gayet iyi bilirlerdi… Zira sitem, ancak sermaye büyümeye devam ettiğinde varolabilir. Başlarda çevre duyarlılığının odağında kimi doğal kaynakların tükenmesi ve bunun olası olumsuzlukları vardı. Giderek çevre duyarlılığı büyüdü.  1972 de Stockholm’de Birleşmiş Milletler Örgütü [BMÖ] tarafından bir uluslararası konferans düzenlendi. Doğal çevreye ilgi artarken tahribat da artarak devam ediyordu. Stockholm Konferansından yirmi yıl sonra, 1992 de Brezilya’nın Rio kentinde BM֒nün Çevre ve Kalkınma Yeryüzü Zirvesi toplandı. Büyük bir şova dönüşen bu zirvenin de yirmi yıl önce yapılan gibi ‘iyi niyet’ beyanından öteye geçmediği 2002 Johannesburg Zirvesinde ([26 Ağustos-4 Eylül] ortaya çıkmıştı.  Son zirvede de ilk ikisinden farklı bir şey söz konusu değildi. Zirvede alınan ‘iyi niyet eseri’ kararlar, burjuva partilerinin vaatlerine benzer şeylerdi. Konferansa 700 kadar Çokuluslu şirketin katılıp, süslü stantlar açmasına bakılırsa, kurdun kuzuya teslim edildiğini söylemek abartma olmazdı. Artık herkes çevreci, herkes ‘sürdürülebilir kalkınma şampiyonu”, herkes çevre dostu… Johannesburg zirvesinde alınan yegâne somut karar, 15 yılda sağlığa uygun olmayan su içen insan sayısını yarı yarıya azaltmaktan ibarettir… Geri kalanı tâbir mâruz görülürse laf kalabalığıdır… Neyin yapılmak istendiği konusunda yanılsama içinde olmayan topraksız köylüler, zirveyi protesto etmek üzere bir yürüyüş yaptılar. Taşıdıkları pankartlardan birinde “sürdürülebilir yıkım zirvesi” yazılmıştı...

Bu tür ‘resmi’ söylemlerin, konferansların, zirvelerin bir tek amacı var: kitleleri oyalamak, bu amaçla bir şeyler yapılıyor, yapılacak izlenimi yaratmaktır... Zira, asıl sorun,  hiçbir zaman gündeme getirilmiyor: Kapitalizmin mantığı tartışılmak bir yana, ortaya çıkardığı sonuçların tartışma gündemi dışında tutulmasına aşırı özen gösteriliyor… Asıl sorun tartışılmıyor zira, böyle bir şey, projektörleri dünyanın zenginliğini yağmalayarak sosyal ve ekolojik riskleri büyüten emperyalist ülkelere çevirmek anlamına gelecektir. Yapılan tahminler dünya nüfusunun 50 yıl sonra 10 milyara yükseleceğini gösteriyor. Eğer 10 milyar insan yoksul dostu, sürdürülebilir kalkınma tutkunu, ilerleme ve refah şampiyonu, velhasıl uygarlık timsali emperyalist ülkeler kadar üretmeye, tüketmeye, yok etmeye, kirletmeye, onun standardında yaşamaya devam ederse ne olur? Ne olacağını Fransa’nın Lyon kentinde Silence5 adıyla yayınlanan dergiden öğrenmek mümkün. Eğer yukarda söylediklerimiz gerçekleşirse içinde yaşadığımız gibi tam 12 gezegen gerekecek… Herkesin bir otomobile, bir televizyona, [ve televizyon karşısında günde 6 saat geçirmek kaydıyla],  iki telefona, deniz kenarında bir yazlığa, vb. sahibolduğu, beş kilo çöp “ürettiği” ABD deki kadar şişman olduğu [ABD Nüfusunun yaklaşık %65’i obez (şişmanlık hastalığı) olduğu tahmin ediliyor] bir dünyayı tahayyül edebiliyor musunuz?  Bunun için büyük bir hayal gücüne gerek yok. Şimdilerde köylülerin sadece %2’si traktörle tarım yapıyor, insanların %80’inin otomobili yok, buzdolabı ve telefonu da yok, %94’ü hiç uçağa binmedi. Bu rakam önemlidir. Dünya nüfusunun %6’sının uçağa binebilmesi, %94’ünün binemediği durumda mümkündür. Demek ki, doğal çevre tahribatı dikkate alınmadığı durumda bile, Batı üretim ve tüketim modelinin yeryüzünün lânetlileri tarafından taklit edilmesi mümkün değildir.

Oysa kapitalist barbarlığın üretim ve tüketim çılgınlığı geri dönüşü olmayan ekolojik riskleri hızla büyütüyor. Atmosfer ısınıyor, temiz içme suları azalıyor, ormanlar yok oluyor, binlerce canlı türü yok oluyor, açlık bir milyar insanı tehdit ediyor. Açlık bir milyar insanı ilgilendiriyor zira, dünya nüfusunun %20’si dünya zenginliğinin %80 den fazlasına el koyuyor. Yenilenemez enerjinin %80’i, temiz içme suyunun %40’ı ‘da aynı %20 tarafından kullanılıyor. Emperyalist ülkeler kişi başına dünyanın yoksul geri kalanından 10 kat fazla enerji tüketiyor. Dünya nüfusunun %4.6’sını oluşturan ABD, bir başına toplam enerjinin % 25’ini kullanıyor. Çok enerji tüketenin çok kirletmesi de işin doğası gereğidir. Son on yılda atmosfere karışan ve atmosferin ısınmasına neden olan karbon gazı emisyonu (CO2) %9 oranında arttı, ama, ABD’nin bu artıştaki payı %18’dir. Gezegenin iklimi kötüleşmeye devam ederken, açlık derinleşirken ‘sürdürülebilir kalkınmadan’ da çok söz edildi… Her yıl 17 milyon hektar orman yok oluyor ki, bu dört tane İsviçre demek. Her yıl 6 bin hayvan türünün yok olduğu tahmin ediliyor. Daha şimdiden 2 milyon hektar toprağın insan faaliyetine bağlı olarak verimsizleştiği tahmin ediliyor. Bugünkü tüketim düzeyi devam ederse petrol rezervinin 41, doğal gaz rezervinin 70, uranyumun 55 yılda tükeneceği tahmin ediliyor. Kaldı ki önümüzdeki dönemde enerji tüketiminin artması kaçınılmazdır. Zira, otomobil üretiminin gelecek 20 yılda ikiye katlanacağı hesaplanıyor.

Kalkınma bir mistifikasyondur. Kapitalizm kalkınma değil büyüme üretebilir ama bu kadarını da genel yaşam kalitesini kötüleştirmeden, yaşamı anlamsızlaştırmadan, toplumsal dokuyu aşındırmadan, insanı insanlıktan çıkarmadan, ekolojik riski büyütmeden yapamaz. Eğer, insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olacaksa, bu ancak kapitalizm dışında, eşyayı değil insanı esas alan, insanı ve doğayı metalaştırmayan, üretimi toplumsal ihtiyaçlara uyarlayan, toplumun ekonominin hizmetinde değil, ekonominin toplumun hizmetinde olduğu, dolayısıyla kullanım değeri üreten, sömürü, baskı ve hiyerarşinin olmadığı, doğaya saygılı yeni bir uygarlığın kapısının aralanmasıyla mümkündür. Bu da herhalde sosyalizmden başkası değildir. Öyleyse, eleştiri oklarını kapitalizmin beyinine ve kalbine yöneltmek gerekiyor. Kapitalizmin radikal eleştirisinden kaçınarak, emperyalizmi yok sayarak, bir şeyler yapmak mümkün  değildir ama, kendini kandırmak mümkündür. Durumun bilincine varmanın koşulu eleştirel olmaya bağlı. Eleştirel olmanın koşulu da önce bilincin özgürleşmesini, ideolojik sömürgecilikten kurtulmasını gerektiriyor. Önce burjuva ideolojisinin ürettiği mistifikasyondan, bilime, tekniğe ve ilerlemeye olan kör inançtan kurtulmak gerekli. Her birey kendi kaderinin, her toplum da kendi tarihinin öznesi durumuna gelmeden mevcut eğilimleri ve süreçleri tersine çevirmek mümkün değildir.

Dünya’nın geri kalanını Batı suretinde yaratmak, velhasıl kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Zira, kapitalizm ve emperyalizm koşullarında ekonomik faaliyet, toplumun maddi temelini güvenceye almak yerine, küçük bir ayrıcalıklı azınlığın yaşam koşullarını ‘iyileştirebilir’. Sermayenin,  toplumun varlıklı kesimleri lehine olarak yeniden üretilmesi, bir bütün olarak toplumsal yeniden üretimi tehlikeye atmadan mümkün değildir.

                                                                       

 

1 Bu konuda ilginç bir makale için bkz: Kadir Cangızbay “ ‘Sol’ Üzerine”, Birikim, sayı 156, Nisan 2002.

2 Şimdilerde Şili’de tezgâhlananın bir benzeri Venezüella’da sahneleniyor.

3 Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İmge Kitabevi.

4 Public Papers of the President, (January 20) pp. 114-115.

5 Silence, Février 2002. Lyon- Fransa.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.