1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. 'Kahramanım'ı kaybettim...
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

'Kahramanım'ı kaybettim...

A+A-

Düşünce ve yazıyla başkaldırarak; koca bir totaliter yapıyı, tek kurşun atılmadan yıktı, yıktırdı Havel. O, öldü. Ben 'kahramanım'ı kaybettim.

Ömrümün ikinci yarısında bana en çok heyecan vermiş olan adamın ölüm haberini duyduğumda içim burkuldu, tıpkı birkaç saat önce yine ölüm haberini duyduğumda Cesare Evoria için hissettiğim gibi.

Vaclav Havel ile ilgili anılar canlandı kafamda. Tıpkı, bir gün önce Christopher Hitchens’ın ölüm haberini duyduğumda olduğu gibi.

Neredeydi, ne zamandı, kimeydi hatırlamıyorum ama yakın geçmişte benimle yapılan bir mülakatta, sanılanın ve soruyu soranın tahmininin tam aksine ‘kahramanımın’ kim olduğu sorusuna, saniye sektirmeden “Vaclav Havel” cevabını vermiştim.

‘Kahramanım’ı yaşam sürem ve onun yaşam süresi içinde tanımış olma talihine de erişmiş biriyim ben.

1988 Ocak ayında, totaliter komünist diktatörlük rejimlerinin Orta ve Doğu Avrupa’da çatırdamaya başladığı sıralarda Prag’a ilk kez ayak bastığımda Havel’i arayacak halim yoktu. Hapiste değilse, ev hapsinde, polisin nefesini dinlediği bir yerde olmalıydı. Prag’da bana gururla, ‘dünyanın en büyük kalesi’ olarak gösterdikleri Hradcany’de (Çekçe zaten Kale anlamına geliyor), Bohemya krallarının, Kutsal Roma-Germen imparatorlarının, Çek cumhurbaşkanlarının ikamet ettiği görkemli tarihi mekanda onu iki yıl sonra göreceğimi aklıma getirememiştim. 

‘Kadife Devrim’de Prag

Bir yıl sonra, ‘Kadife Devrim’in lideri olarak karargâhını Laterna Magika adlı avangart tiyatro binasına kurduğu vakit bile, onu görmek için günde birkaç kez o ‘Sihirli Laterna’ya koştuğumda, sigara dumanları arasında, ellerinde bildiriler, afişler, pankartlar koşuşturan ‘kadife devrimciler’in başdöndürücü faaliyetine yerinde tanık olduğum sırada bile, Vaclav Havel’i, Hradcany’de tasavvur edememiştim. 1989 Kasım’ında ‘Berlin Duvarı’nın yıkılışı sırasında o zamanki Doğu Berlin’de bulunarak, ‘tarihe tanıklık’ peşindeydim. ‘Soğuk Savaş’ın bitmekte olduğunun, bir “yeni dünya”nın kurulmakta olduğunun farkındaydım. Totaliter-diktatörlük rejimleri iskambil destesi gibi, ardarda yıkılacaklardı.

Günler sonra bir akşam bir Batı Berlin otelinde televizyon izlerken, Çekoslovakya’da karışıklıkların başladığı haberini duyunca, karımla göz göze geldik. Türkiye’ye dönüp, Çekoslovakya vizesi alıp Prag’a ulaşmamız 48 saat sürmüştü. Birkaç saat sonra ise, Laterna Magika’daydık. “Kadife Devrim”in lideri Vaclav Havel’i görebilmek için. Ya da her akşam üstü Vaclavska (Wenceslas) Meydanı’nda mevzileniyorduk. Vaclav Havel, gelir de bir balkondan konuşma yapar diye.

Çek gençleri, kollarında bayraklarının üç rengi, kırmızı-lacivert-beyaz (tricolor), göğüslerinde Havel’in liderliğini yaptığı Obçanske Forum ‘un (Yurttaş Forumu) başharfleri OF işlenmiş bir kalp olan amblemi, sokakları dolduruyorlardı. Kâh, Laterna Magika’ya, kâh Prag Senfoni Orkestrasi binasına, kâh bir başka tiyatro Semafor’a toplantılara gidip geliniyordu. Devrimin merkezleri, sanat merkezleriydi.

Dünyanın en tuhaf, bizim hiç bilmediğimiz, duymadığımız, okumadığımız bir devrim, 1968’te ‘Prag Baharı’nın Sovyet tanklarıyla bastırıldığı güzel başkentte yaşanıyordu. Vaclav Havel, başını sanatçılar ve aydınların, genç kuşakların çektiği devrimin tartışmasız lideriydi. 

Havel’le tanışma, buluşma

‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ adlı eseriyle, Prag dışında yaşamak zorunda kalan Milan Kundera’yı, ‘Arslan Asker Şvayk’ten ötürü Jaroslav Haşek’i ve bir başka Prag’lı Franz Kafka’yı biliyordum ama Vaclav Havel’i hiç duymamıştım. Ta 1987 yılında Viyana’daki bir AGİT Zirvesi’ne kadar. O gün, Viyana’daki toplantıda, Bulgaristan Türkleri ile ilgili gelişmeleri, onlara yönelik baskılara ilişkin alınacak tavrı izlemek için bulunan biz Türk gazetecileri; tüm Zirve’nin, Prag’da tutuklandığı haberi üzerine Vaclav Havel için seferber olduğuna tanık olmuştuk. Ben de Vaclav Havel ismiyle o gün tanıştım.

Sonra eserlerine merak saldım. ‘Living in Truth’ (Doğrulukta Yaşamak) adlı, içinde önemli makalelerini toplayan kitabını elime geçirdim. Ölümsüz makalesi ‘Güçsüzün İktidarı’ (The Power of the Powerless), totaliter bir rejime nasıl muhalefet edileceğinin ve totalitarizmin yıkılmasının kaçınılmazlığının bugüne dek yazılmış en mükemmel analizi olmalıdır.

Turgut Özal, 1991 Eylül’ünde Çekoslovakya’yı ziyaret edeceğinde, Hradcany’de cumhurbaşkanı Vaclav Havel ile tanışacağım için çok heyecanlanmıştım. Kitabımı yanıma aldım. Turgut Özal ile yan yana otururlarken, kitabı kendisine imzalaması için uzattım.

Turgut bey, durumdan pek gururlanmıştı. Havel, OF’un amblemi olan bir kalp çizip, imzasını attı. Ayaküstü sohbette, onca yıl hapishanede kaldıktan sonra, Hradcany’de yaşıyor olmanın nasıl bir duygu olduğunu sormuştum. Utangaçlığıyla ünlü Havel, adeta Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyor olmasının bütün sıkıntısını hissettirerek, “Cezaevinde yaşamayı tercih ederim” dedi; “Gerçi, burası da bir cezaevi ama öbür cezaevinde hiç değilse düşüncelere dalabiliyor, kitaplarımı yazabiliyordum. Burada onu da yapamıyorum.”

Havel’inki içi boş bir alçakgönüllülük gösterisi değildi; her vakit ‘iktidarın bozucu etkisi’ne ilişkin olarak uyarılarda bulunmayı sürdürdü. Bu arada ‘liderlere büyük umut bağlamanın’ tehlikelerine de dikkat çekti. Bu uyarıyı, Obama’ya da yapmıştı. “Büyük umutların, hayal kırıklıklarına yol açabileceğini ve giderek öfkeye ve tepkiye dönüşebileceğini”, ABD Başkanı’na anlatmıştı.

Utangaç, içine kapanık ama totalitarizmin boyun eğmez, amansız muhalifi, hiçbir unvanla kendisini kaybedemeyecek bir kişilikti. 1990’da ABD’ye Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk kez ayak bastığında, -ben de o sırada New York’taydım- Beyaz Saray’a gitmeden önce takım elbise giymeye ve kravat takmaya ikna edildiğini okumuştum. Washington’dan New York’a geçince, protokolden kurtulup, kendi gerçek kişiliğine bürünmüştü. BM binasının tam karşısındaki UN Plaza Oteli’nin arka kapısından, üzerinde bir blucin, dostu ünlü rejisör Miloş Forman birlikte gizlice kaçmış, Greenwich Village’a caz dinlemeye gitmişti.

Onun boşalttığı bir dünya daha az renkli olacak. Tıpkı, İstanbul’a ilk geldiğinde, ilk konserinin ortasında ortadan kaybolduğunda, sahnenin arkasına inip deniz kıyısında sigara çekerken yakaladığım Yeşil Burun adalarının büyülü sesi, çıplak ayaklı büyük sanatçı Cesare Evoria gibi. Tıpkı, eşsiz bir “entelektüel asi” olarak tanımlayabileceğim, çeyrek yüzyıldır hayli yakından tanımış olduğum, en son birkaç yıl önce sabahlara kadar Irak üzerinde konuştuğumuz Christopher Hitchens gibi.

Havel de, Hitchens gibi, Saddam’ın yıkılmasının ateşli yandaşıydı.

Onun zulmü ve diktatörlüğü yıkma yolu, farklı bir ülkede, farklı bir kültürde gerçekleşti. Düşünerek ve yazarak, düşünce ve yazıyla başkaldırarak; koca bir totaliter yapıyı, tek kurşun atılmadan yıktı, yıktırdı o.

O, öldü. Ben ‘kahramanım’ı kaybettim.

Önceki ve Sonraki Yazılar