1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. ‘Kahraman’ tetikçiler şimdi ‘hain’
‘Kahraman’ tetikçiler şimdi ‘hain’

‘Kahraman’ tetikçiler şimdi ‘hain’

A+A-

Her gün TV’lere çıkartılan, gazetelerde haklarında sayfa sayfa Jitem’in “bilirkişi”, “uzman” diye aylık ücrete bağladığı muhabirler tarafından methiyeler dizilen ve Hollywood filmlerine taş çıkartan tarzda “örgütten nasıl kaçıp devletin şefkatli kucağına sığındıkları” öne sürülen itirafçılar, şimdi de “hain”, “katil” ilan edilerek, Kürtlere yönelik 1991 yılından itibaren işlenen faili meçhul cinayetlerde onlara emir verenler unutularak, cinayetlerin baş sanığı konumuna getiriliyor. İtirafçılara silahı veren, infaz emri veren subayların ise aklanması gündemde.

Diyarbakır Jitem Grup Komutanı emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın evinde ölü bulunması sonrasında, Show TV, Star TV başta olmak üzere Doğan medyasına bağlı gazete ve televizyonlar, ölümün ardından itirafçıların tanık olduğu Kırca’nın yaptığı infazları anlatmasını gerekçe gösterdiler. Abdülkadir Aygan, devletin “İbrahim Babat” adına sahte kimlik verdiği Suriye’li Hacı Hasan, Yüksekova Çetesi üyesi Kahraman Bilgiç, Murat İpek ve Murat Demir adlı itirafçılar, yıllar öncesinde kontrgerillanın işlediği cinayetleri, yaptığı silah ve uyuşturucu sevkiyatını basına anlattı.

İtirafçılar işlenen cinayetleri ve eylemleri belgelediler. Abdülkadir Aygan’ın gözaltına alınıp infaz edilen Murat Aslan’ın mezar yerini göstermesi, Kahraman Bilgiç’in Yüksekova’da, Şemdinli’de en az 15′i köylü, toplam 17 kişinin kimler tarafından öldürüldüğünü itiraf etmesi, işadamı Abdullah Canan’ın infaz edilmesi ve Necip Baskın’ın nasıl kaçırıldığını anlatması, Murat İpek’in Denizli Emniyet Müdürü Necati Altıntaş’ın emriyle Denizli Haber Ajansı DE-HA’yı nasıl taradıklarını anlatması gibi…

Ancak, emekli Albay Kırca’nın ölümü ardından, 1991 yılından bugüne kadar suça bulaştırılan, Jitem’in infaz emirlerini yerine getiren itirafçılar, şimdi hedef tahtasına konuldu.

İtirafçıların anlattığı cinayetler, adam kaçırmalar, uyuşturucu kaçakçılığı 1996 yılında Yüksekova Çetesi ile birlikte gündeme geldi. Aynı yıl Susurluk kazası sonrasında da kamuoyu haberdar oldu.

JİTEM’İN EMRİNDEKİ İTİRAFÇI ANLATTI

Yüksekova’da 1996 yılında işadamı Abdullah Canan’ın öldürülmesi ve işadamı Necip Baskın’ın kaçırılması ardından, Hakkari bölgesinde Jitem emrinde çalışan Hawar kod adlı itirafçı Kahraman Bilgiç, asker ve korucuların yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığını, gözaltına alınan köylülerin nasıl öldürüldüğünü, 1995 yılında yapılan sınır ötesi Çelik-1 operasyonlarda sağ yakalanan gerillaların nasıl kurşuna dizildiğini anılarında yazdı.

İtirafçı Kahraman Bilgiç, yazdığı 213 sayfalık kitabında, Van-Hakkari-Diyarbakır arasında eroin ve silah kaçakçılığının kimler eliyle yapıldığını, işlenen cinayetleri anlattı.

İtirafçı olduktan sonra bizzat dönemin Alay Komutanı ile birlikte Diyarbakır DGM’ye gelerek hakkında “çatışmada öldü” diye tutanak düzenlenen Bilgiç, Yüksekova’da yapılan komploları, iş adamlarının asker, korucu ve özel harekatçılar tarafından fidye için kaçırılmalarını, subay ve korucuların köylülerden PKK adına nasıl para topladığını anlattı.

Bilgiç, Yüksekova, Çukurca, Şemdinli ve Hakkari bölgesinde gözaltına alınan ve bazıları idamla yargılanan birçok kişi hakkında hazırlanan düzmece ifadelere, gözaltına alınan kişileri görmeden, tanımadan imza attı. Yıllarca Diyarbakır DGM’de yargılanan köylülerin avukatlarının ısrarla “tanık-itirafçı” diye gösterilen Kahraman Bilgiç’in mahkemeye gelmesini ve köylülerle yüzleşmesini talep etmesine rağmen, “çatışmada öldü” diye gösterilen Bilgiç, duruşmalara getirilmedi ve onlarca köylü, düzmece ifadeler sonucunda cezalandırıldı.

BÜTÜN SUÇ İTİRAFÇININ ÜZERİNE KALDI

Yüksekova Çetesi davasında subay ve korucubaşları ile birlikte yargılanan, ancak tek mahkum olan ve cezaevinde yatan kişi olan itirafçı Bilgiç, yazdığı kitabında Hakkari’de yaşadıklarını anlattı.

PKK’den kaçıp KDP’ye sığındıktan sonra Türk subayları tarafından Habur Sınır Kapısı’ndan Silopi’ye getirildiğini kaydeden Bilgiç, anılarını yazdığı kitabında şunları anlatıyor:

“Beni Hakkari’ye götürdüler. Burada beni Hakkari Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’nun karşısına çıkardılar. Komutan Pamukoğlu, yardım edersem ceza almayacağımı ve devletin güvencesi altında olacağımı söyledi.

1994 yılında ilk operasyona gittiğimde silahsız gitmiştim. Operasyonda cephane, depo benzeri şeyler çıkarıp gelmiştik. Daha sonra başka bir operasyona yine silahsız katıldım. Hem bana örgütün bu alandaki hareket tarzı, kullandığı patikalar, üslenme yerleri, konaklama yerleri, sınır ötesi alanlar benzeri birçok şeyler konusunda yardımcı olduğum gibi Tugay Komutanı ile birçok konuda da içimden geldiğim gibi tartışıyor, anlaşıyordum. Ben birkaç operasyona katılıp yardımcı olunca bu kez bana silah da vermişlerdi. Daha sonra benim katıldığım operasyonların başarıyla sonuçlanmasıyla Tugay Komutanı ve diğerleri tarafından güven kazandırmış, hem de birçok konuda dürüst olduğumdan daha da fazla birbirimize yakınlaşmıştık.

SINIR ÖTESİ ÖNCÜ BİRLİKTE YER ALDI

1995 Mart ayında sınır ötesi operasyon öncesinde hazırlık yaptık. Seksen kişilik bir grup seçildi. Onları götürecek olan bendim. Birçok şey bana bağlıydı. Bunun üzerine gece hareketi ve gideceğimiz yerlere yönelik bir çalışma başlatıldı. Ben seksen kişilik gruba bir iki günlük eğitim verdim. Sızma, gece yürüyüşü, düzenli, sessizlik, kamuflelik, grup yürüyüşünde dikkat edilecek şeyler vb…

Operasyon gücü Derecik Taburu’na konumlanıp bizi beklemeye başladı. Biz de akşama doğru yola koyulup sınırdan giriş yaptık.

Berezgir nehrinin kenarında bir köye ulaştık. Karşımıza çıkan bir köylüye, “Korkma ben hevalim” dedim. “Heval, siz niye asker gibi giyinmişsiniz” dedi. Ben de gayet soğukkanlıca, “İşimiz var, sen boş ver. Bize yardımcı ol. Köprüyü su basmış geçilmiyor, başka yolu yok mu” diye sordum.

“Bir teleferik var ona binip geçebilirsiniz” dedi.

Teleferikle teker teker karşıya geçtik. Biz Lelekan boğazından Lelekan tepesine kadar gittik. Operasyonun adı Çelik-1′di. Operasyonu yöneten dönemin Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu idi.

TESLİM OLAN 3 GERİLLAYI KURŞUNA DİZDİK

Birliğimizin komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul idi. Xaxurk alanına yapılan operasyonda benim öncülüğümde tonlarca cephane, roket silahı, erzak ele geçirildi. Ele geçirilen malzemelerin yanında bir iki çatışmada gerçekleşti.

Fakat bu çatışmaların sonucu üç örgüt mensubu gelip teslim oldular. Bu her üçü de kurşuna dizilip öldürüldü.

Operasyon sonunda bizim gruptaki Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, Yüksekova’ya Tabur Komutanı olarak atandı. Daha sonra Tugay Komutanı Osman Pamukoğlu’nun yanına geldiğimde bana, “Sen artık benim adamımsın” diyerek kendi M-16’sını hediye etti. Bütün rütbeliler bana sıcak yaklaşıp tanışarak dostluk geliştiriyorlardı. “Yüzbaşı Cengiz” kimliğini kullanmaya başladım

Bu arada artık birçok iş adamı, Binbaşı, Generaller, Korucubaşları, çeşitli protokol yemekleri vb. toplu yerlere katılıp kendi çevremin de bu arada genişlediğini fark ediyordum.

Bu sıfatla istediğim yere girip çıkabilirdim. Birçok insanla rütbeliler aracılığıyla ilişki geliştirmeye başladıkça samimiyet gerçekleştikçe az çok devleti de kendimce tanımaya başladım. Çukurca, Yüksekova benzeri yerlerde gelişen ilişkilerle her türlü tabura gidiş-gelişlerim oluyordu.

SAVAŞIN BİTMESİNİ İSTEMİYORLARDI

Askeriye içindeki insanlarla yakın diyalogum birçok rütbeliyle tartışma, fikir alışverişi ve bu kişilerin Doğu ve Güneydoğu’daki yaşananlara bakış açısını da anlayabiliyordum. Çoğundaki anlayış şuydu, ‘Biz buraya geldik, bu zorlukları yaşıyoruz, yaşamadığımız zorlukların bir karşılığını almalıyız. Burada ne yaparsak hakkımızdır, kendimiz için ne koparırsak hakkımızdır’ biçiminde bir anlayışa sahiptiler. Onların bu anlayışıyla Şark görevleri bitince ceplerine doldurup gideceklerdi. Buradaki yaşadıkları zorluklar yanında öyle veya böyle elde edecekleri gelir sayesinde batıya gittiklerinde bu dağlarda operasyonlarda, çektikleri cefanın sefasını batıda süreceklerdi. Bazen öylesine bir düşünce kafamda beliriyordu ki, bir uzman çavuş bile bu savaşın bitmesini istemiyor diye düşünüyordum.

Çünkü müthiş gelir elde edebiliyordu. Batıda yaşamak için oldukça yasal olmayan yoldan gelir elde etme avantajındaydılar. Hem bir defa yasal olmayan ‘Ne yaparsam kardır’ anlayışı olunca ortamda her şey yapılmasına doğal bir zemin vardı.

EROİN SEVKİYATINI ASKERLER YAPIYORDU

Yüksekova, Şemdinli, Hakkari geçmişte de eroin ve kaçakçılık işlerinin döndüğü sınır bölgesi olarak bilindiğinden, eline yetki ve güç geçirenlerin de iştahını oldukça kabartıyordu. Operasyonlar, çatışmalar biraz da madalyonun görünen yüzüydü. Ama madalyonun görünmeyen fakat meşrulaşan yüzü ise oluşan yasadışı savaştan gelir sağlamak isteyen, ortamdaki karışıklıktan faydalanmak isteyenlerle doluydu. Bu olayların çoğuna da tanık olabiliyordum. Çünkü artık bende onların adamı sayılırdım.

Çukurca ilçesinde Naif Demir adında bir şahsı tanıyordum. Naif Demir, Çukurca’daki yüzbaşıyla geliştirdiği ilişkiler doğrultusunda askeri ihalelere katılıyordu. Bir ara oradaki yüzbaşıya Kuzey Irak’tan getirdiği bir miktar tabanca satıyordu. Bu tabancaların bedeli 750 milyon kadar vardı. Ben bir ara Çukurca da iken gelip parasını yüzbaşıdan istediğine tanık olmuştum. Daha önce de sık sık istediğinden bana da sorunun da yardımcı olmamı istemişti.

Daha sonra bir akşam tabura geldiğinde yüzbaşıdan ısrarla para istemeye devam edince bu durumdan sıkılan ve parayı da vermeye niyeti olmayan yüzbaşı bir astsubayla birlikte onu boğarak öldürdüler. Aslında açık açık kurşuna dizebilirler ama başlarını ağırtmak istemiyorlardı. Öldürürken fazla kaygılandıklarını da zannetmiyorum. Çünkü gerekçe bol, örgütün üzerine de yıkabilirlerdi.

Naif Demir’i boğduktan sonra Shortland zırhlı askeri araca koyup Zap suyunun akıntılı suyuna bıraktılar.

12 KÖYLÜYÜ ÖLDÜRÜP, TERÖRİSTTİR DEDİK

Bir ara Şemdinli sınırda olan Derecek Taburu’na operasyon hazırlığı için gitmiştim. Taburun etrafında hazırlık için birkaç birlik de konumlanmıştı. PKK de bu durumu değerlendirip konumlanan güçlere saldırmış, on iki asker vurmuştu. Biz de sınıra yakın bir alanda operasyon geliştirdiğimizden bir köyün yakınına ulaşmıştık. Operasyonun kapsamı fazla geniş sayılmazdı. Yaptığımız operasyon nokta operasyonuydu. Ve boş çıkmıştı. Üstelik sonuç almamış, operasyon güçleri de darbe yemişti. Operasyonu yönlendiren Yarbay, adeta bunun intikamını almak istiyordu.

Yakınında bulunduğumuz köy ise korucu değildi, gizli korucuydu. Köyde evi olup da evini bırakıp gidemeyenler ile yaşlılar kalmıştı. Bu köyün en büyük sorunu ulaşımdı, zaten zor bela geçimlerini yapıyorlardı. Oldukça fakirdiler. Askerler operasyon dönüşü köydeki kadın ve çocukların bağırışları, feryatları içinde bir hastayı orada öldürerek on iki erkeği de döverek, dipçikleyerek getirmişlerdi. Kadınların komutanlara yalvarmaları da fayda etmemişti. Kocaları ve oğulları olmazsa yaşlı kadın ve çocukların geçimini kim sağlayacaktı. Yarbay’ın talimatı sonrasında 12 kişi bağırışlar, feryatlar arasında götürüldü.

Yarbayın talimatıyla köyden çıkarılan on iki köylüyü kurşuna dizdiler. Yarbay da verdiği kayıptan dolayı hesap vermekten korkuyordu. Çünkü Yarbay daha sonra kendi üstlerine, kurşuna dizdikleri on iki köylü için, “örgüt elemanı terörist öldürdük” diye bilgi verdi. Bu köylüleri bir yere toplayıp yanlarına birer silah bırakarak, “terörist” diye basına yansıttılar.

İNSANLARIN TUTUKLANMA İFADELERİ ALTINA İMZAM ATILIYORDU

O dönemde DGM tarafından sık sık mahkemelere çağrılıyordum. Benim ağzımla bazı ifadeler düzenlenmiş ve bazı insanlar yakalatılmıştı.

DGM’de beni çağırarak bu ifadelerin doğruluk derecesini öğrenmeye çalışıyordu. Albay bir gün beni çağırarak, “Kahraman DGM’de senin işini gidip yapacağız” dedi. O gün ilk işimiz Diyarbakır DGM’ye gitmek olmuştu. DGM Başsavcısı ile görüştüğümüzde, Albay, Başsavcı’ya beni gösterip tanıttı. Bir saat kadar Başsavcı ile Albay yalnız görüştükten sonra biz DGM’den çıktık. O gün daha sonra öğrendim ki, DGM Başsavcısı operasyonda öldüğüme dair verdiği raporu ayartmış. Tutanaklarda, resmi belgelerde ölü olarak gösterilmiştim. Bu olay hakkında benim fazla bir bilgim yoktu.

PKK İSMİNİ KULLANARAK JİTEM PARA TOPLADI

Bir ara beni Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul çağırdı. Bana örgütçü bir Yüksekovalı zengin birinden para istememi söyledi. Bana, “Abdurahman Düşünmez’in oteline gidecek ve diyeceksin ki, beni örgüt gönderdi, bu yıllık vergini vereceksin, yüklü para isteyeceksin. Operasyondan elde ettiğimiz vergi makbuzunu da üzerine not yazıp kendisine örgütün gönderdiği gibi vereceksin. Yanına iki sivil giyimli asker, bir de sen git iste” dedi. Abdurrahman Düşünmez’in oteline gittim. Binbaşının söylediklerini aynısını söyledim, o da bana, “Heval ben bu sene partiye vergimi verdim” dedi. O böyle deyince ben de, “Biz şehir gerillasıyız, bize de ayrı vereceksin” dedim ve oradan ayrıldım.

Bu gelişmeleri Binbaşı’ya söyledikten sonra aradan birkaç gün geçince örgüt PTT binasına bomba döşemişti. Bu bomba patlayınca, Binbaşı bu kez de altındaki rütbelilere benimle gidip Abdurahman Düşünmez’in oteline misilleme olarak basmamızı istedi. Biz de gidip roket sıkıp, bende kalaşnikofla tarayarak geldik, ertesi gün Binbaşı bana, “Kahraman, gidip telefon açacaksın ve parayı isteyeceksin, ayrıca bir randevu yeri verirsin” dedi. Verdiğimiz randevu yerine gelerek önce bir kısmını, sonra da geriye kalan kısmını bir buçuk ay sonra ödedi.

AĞAÇLI KÖYÜNDE 3 KÖYLÜYÜ DÖVEREK ÖLDÜRDÜK

Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul komutasında yapılan bir operasyonda pusuya düştük. Geri çekilirken bizi alacak konvoyu beklemek için Ağaçlı köyüne girdik. Köyün meydanına bütün köylüleri toplayıp kadınların ve çocukların gözü önünde erkekleri sıra dayağından geçirdiler.

Bizi görünce üstü başı yırtık, yüzü kir içinde çocukların ağlama sesleri yükselmeye başlamıştı. Birçok ihtiyar köylü yerde yuvarlanarak getiriliyor, kimi kafadan kimi belinden dipçiklenerek meydanda toplanmaya başladı.

Binbaşı, “A… koy…. Siz ihbar ettiniz. Bunların hepsi vatan haini alçaklar” diye bağırıyordu. Küfürsüz bir tek konuşma yapmamıştı. Binbaşı askerlere içlerinden üç kişiyi seçip getirmelerini söylemişti. Onlarda yan yana duran üç kişiyi alıp döverek Binbaşı’nın yanına getirdiler. Bu arada bizi alacak arabalar köye gelmişti. Her üçünü döverek bir arabaya bindirdiler.

Askerler öylesine dövüyorlardı ki, köylülerin artık değil bağıracak ses çıkaracak güçleri bile kalmamıştı.

Yüksekova’ya ulaştığımızda köylülerden biri ölmüştü. Anlaşılan çok dövdüklerinden daha fazla dayanamamıştı. Uzman Çavuş’un biri telaşla koşarak yanımıza geldi. Binbaşıya selam verdikten sonra. “Komutanım köylülerden biri öldü” dedi. “Ne çabuk geberdi” diye sordu Binbaşı gülümseyerek.

Binbaşı sonra Uzman Çavuş’a dönerek, “Peki diğer iki köylü diğerinin geberdiğini gördümü” dedi. Uzman Çavuş da gördüğünü söyleyince, Binbaşı tereddütsüz bir yüz ifadesiyle, “Diğer ikisini de gebertin” dedi. Diğer köylülerin suçu, ölen adamı görmeleriydi. Tanık oldukları için öldürüleceklerdi.

Askerler Binbaşının talimatıyla diğer iki köylüyü Yüksekova Tabur Komutanlığıatış poligonunun olduğu bir yere götürüp ikisinin eline kazma kürek vererek kendilerine mezar kazdırdılar. Öldürüp oraya gömdüler.

ABDULLAH CANAN’I BİNBAŞI ÖLDÜRDÜ

1995′in kışına doğru beni Hakkari Tugayı’na çağırdılar. Tugay Komutanı Albay’ın oğluyla Hakkari’de dağ evinde kayak yapıyorduk. Uzun süre burada kaldım. Bir ara beni telefonla çağırdılar. Telefona gittiğimde nizamiyeye çağırmışlardı.’ Nizamiyeye gittiğimde, sivil savunmadan Yakup Ediş ve yanında iki kişi daha vardı. Yakup Ediş’i Hakkari’den sivil savunmadan tanıyordum. Abdullah Canan’ın arabasıyla kaybolduğunu ve Tugay da olup olmadığını öğrenmemi istiyordu. Tugayın istihbarat biriminde kaldığım için rahat öğrenebiliyordum. Araştırdığımda öyle birisinin olmadığını öğrendim.

Yüksekova da Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un yanına gittim. Abdullah Canan’ı Binbaşı yakalamıştı. Israrlarıma rağmen serbest bırakmıyordu. Bende ailesine, “Yüksekova Taburu’ndadır. Binbaşı bütün ısrarlarıma rağmen serbest bırakmadı” dedim. Tekrar Binbaşı’nın yanına gittiğimde, kendisine, “Ne kadar para istersen ailesi verir, adamı serbest bırak, yazık günahtır, çoluk çocuğu var” dedim. Binbaşı dönerek bana, “Bu adam teröristtir. Ben bu adamı öldüreceğim. Önce sorgulayayım, sonra öldürürüm” dedi. Öldürüleceğini anlamıştım. Çünkü tamamen duygularını yitirmiş, bir insanı çok rahat öldürebilecek bir insandı. ‘Öldüreceğim’ dediyse mutlaka öldürürdü. Bunun üzerine bende Hakkari’ye döndüm.

Binbaşı Yurdakul, Abdullah Canan’ı alıp Yüksekova ile Esendere arasındaki köprünün altında öldürüyor. Arabasını da dereye yuvarlıyorlar.

Akrabaları yanıma geldiler. Arabayı bulmuşlardı. Bana sorduklarında bilmediğimi söyleyip kestirip attım. Onlar öldüğünü anlamışlardı.

CHP eski milletvekili Esat Canan’a bildirmişlerdi. Onların Esat Canan’a bildirmesiyle olaylar basına yansımıştı. Benden de bahsediyorlardı. Benim itirafçı olduğumu yazmışlardı. Ayrıca Abdullah Canan için Yüksekova’ya gittiğimi de ayrıntılarıyla yazmıştı. Onların olayın peşine düşmesiyle Van Askeri Savcılığı beni çağırdı. Bunun üzerine Hakkari Askeri Savcılılığı da benim için bir ifade hazırlamıştı. Benim itirafçı olmadığım, Hakkari Tugayı’na bağlı olarak çalışan normal bir vatandaş olduğumu söylemişlerdi. Bende bu olay hakkında bilgim olmadığını Van Askeri Savcılığı’na gidip söyledim. Bu olay çok sürmeden kapandı. Bu olayda Abdullah Canan, Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan ile Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul tarafından planlanarak öldürüldü.

KORUCULARIN EROİNİNİ HELİKOPTERLE DİYARBAKIR’A GÖTÜRDÜK

Korucubaşı Ölmezler devletle ilişkilerini iyi geliştiriyorlardı. Korucubaşı Kemal Ölmez ve İsmet Ölmez bir ara Albayla sohbet esnasında o kadar rahat bir tavırla hiç çekinmeden ellerinde yirmi kilo eroin olduğunu, Diyarbakır’a götürmek için Hakkari-Diyarbakır yolunda sıkı aramalar olduğundan götüremediklerini söyleyince, Albay da, “Eroini çantalara bırakıp normal bir şekilde helikopterle Diyarbakır”a götürürsünüz” dedi. Bunun üzerine ertesi gün onlarda ellerindeki malı Diyarbakır”a helikopter’le götürdüler.

Bunların dışında ayrı bir olaya daha tanık olmuştum. Salih Kaya adındaki korucubaşının da Kurmay Albay ile yakın ilişkileri oluyordu. O da bir gün Albay’a elindeki eroinin olduğunu, ulaştırmada bazı sorunlar yaşadığını bildirmişti.

Bunun üzerine Albay eroinle birlikte korucubaşı ve kardeşine ayarladığı gibi bir helikopter ayarladı. Fakat bu kez Albay’ın kendisi de gidiyordu. Albay bana dönerek, “Sende bizimle gel, bir gün kalır eğlenir, sonrada döneriz” dedi. Bunun üzerine bende Albay’la helikoptere binerek Diyarbakır’a gittik. Ben ve Albay o gün Diyarbakır da kaldık. Korucubaşı Salih Kaya Diyarbakır’a iner inmez bizden ayrılmıştı. Kiminle hangi yetkiliyle görüşmüştü bilmiyorum. Ama Diyarbakır’a getirdikten sonra pek zorlanmadığı belli oluyordu. Salih Kaya da 1996 da Yüksekova da bir iç hesaplaşmadan faili meçhule gitti.

UYUŞTURUCU SEVKİYATI RESMİ ARAÇLARLA YAPILIYORDU

İran’dan Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, kendi adamlarıyla anlaşarak sınırdan Büyükçiftlik köyüne Baz Morfini getirip ayrıştırarak, Anhidrik Asiti de iran’dan getirip eroin elde edince bu kez Binbaşı. Et Balık Kurumu Müdürü ve Belediye Başkanı, anlaşmalı olarak karı paylaşıyorlardı. Eroini Yüksekova’dan Van’a giden konvoylar arasında resmi araçlarına yerleştirip götürüyorlardı. Kendilerine de kurye olarak bir astsubay ve belediye başkanının şoförü malı Van’a, izmir’e vb. şehirlere götürüyorlardı. Bir ara bende Van’a götürdüklerinde onlarla gitmiştim. Bana da bir miktar vermişlerdi. Üç kere götürdüklerine tanık olmuştum. Hep aynı arabayla, aynı kişilerle götürülüyordu.

Bu arada Esendere’ye bağlı bir köyde eroin üretildiğine dair duyum geldi. Biz köye operasyon yaptık, belirtilen yerlerde büyük bir miktar eroin ele geçirildi. Eroin sahipleri bir gün taburda kaldıktan sonra serbest bırakıldılar. Daha sonra ele geçen eroine ne olduğunu bilmiyorum. Ama adliyeye verilmediğini biliyorum.”

İtirafçı Kahraman Bilgiç’in kaleme aldığı Hakkari-Yüksekova-Diyarbakır-Van hattında yaşanan cinayet, uyuşturucu ve silah ticareti, fidye alınmasını içeren anılarından oluşan 213 sayfalık kitabın özeti böyle.

Hawar Kod adlı Kahraman Bilgiç, Yüksekova’lı işadamı Necip Baskın’ın fidye amacıyla kaçırılması ve sonrasında yaşanan olaylar sırasında gözaltına alındı, itiraflarda bulundu. Bilgiç ile birlikte aralarında üst düzey subaylar, korucubaşları, Yüksekova Belediye Başkanı ve bazı kamu görevlileri gözaltına alınarak tutuklandı. Yapılan yargılama sonucunda, önce korucubaşları, ardından belediye başkanı ve sonra da askerler tahliye edildi.

Dönemin Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Çakır’ın, “Bu çete çözülürse Susurluk’ta çözülür” dediği Yüksekova Çetesi davasında ceza alan bir tek dönemin Yüksekova Dağ Komando Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul ile itirafçı Kahraman Bilgiç oldu. Binbaşı sonradan Albay rütbesiyle ödüllendirilip hakkında kesinleşmiş 25 yıl hapis cezası bulunmasına rağmen Genelkurmay emrine alındı ve Ankara’ya atandı.

Yüksekova çetesinde 25 yıl ceza alan itirafçı Kahraman Bilgiç ise cezasını Midyat ve Antep Cezaevleri’nde tamamladıktan sonra iki yıl önce tahliye edildi.

1991 yılında Kürt illerinde başlatılan infazlarda gazeteci, sendikacı, öğrenci, öğretmen, doktor, yazar, politikacı, insan hakları savunucuları ve avukatlar öldürüldü. İnfaz emirleri Jitem karargahlarında alındı. Karar verenlerin başında generaller, albaylar, yüzbaşılar vardı. İnfaz timleri içinde itirafçılar, korucular yer aldı. Tetik çektirilenlerin çoğu Kürttü.

Ergenekon davası ve soruşturmasıyla henüz ortaya çıkmayan infazlarda, bundan sonra “Kürtlerin birbirini öldürdüğü” resmi kayıtlara geçerse buna şaşırmamak gerek.

TAYLAN ESMER -ANF

Tags: Aygan, Ergenekon, JİTEM

Related posts  (http://www.haberforum.net/?p=2822)

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.