1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Kaf Dağı’nı aşmak olmazı olur kılmak
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kaf Dağı’nı aşmak olmazı olur kılmak

A+A-

Çocukken, dayım çok güzel masallar anlatırdı bize. Dayımın o günlerde anlattığı masalların, hikayelerin içinde bazıları var ki, bu yaşıma kadar bütün canlılığıyla durdular hep yanımda. Zaman zaman o günlerden bugüne hafızamda kalan anlatıların bugün bir şeye yarayıp yaramadığını düşünürüm. Çünkü biliyorum; hiçbir mesel durup dururken anlatılmaz sözlü kültür dünyasında; her kelam, mutlaka kanayan bir yaraya iyi gelsin diye edilir.

O hikayelerin içinde bugün en çok hatırladıklarımdan birisi “Yecüc Mecüc” hikayesidir.

Kaf dağının ardında adına Yecüc Mecüc denilen bir kavim yaşar. Bu kavim, insanlara benzer ama bizim gibi gelişmemişler. Boyları kısa, kolları bacakları orantısız, kulakları kocamandır. Dilleri uzun, gözleri keskindir. Bizle onları birbirinden ayıran “set” Kaf Dağı’dır. Bu dağ olmasa, bizden çok daha kalabalık olan bu kavim dünyaya yayılır, birkaç saat içinde her yeri tarumar eder, insanoğlunun soyunu kuruturlar.

Her sabah başa dönmek

Allah bizi onlardan korumak için de bir çare bulmuş. Hem onları memnun eden, hem de bizi onlardan koruyan bir çare... Yecüc Mecücler her sabah Kaf Dağı’nın önünde durur, dağı yalamaya başlarlar. Dağı yaladıkça, dağ incelir. Akşamın geç vakitlerinde dağ bir cam halini alır. Artık, camın kırılması için yetecek tek şey bir fiskedir. Ama gelin görün ki, o fiskeyi vuramazlar. Camı kırıp dağın bu yüzüne geçemezler. Çünkü tam bu anda, aynı anda hepsinin üzerine kabus gibi bir uyku çöker. Göz kapakları kapanır, uyku son darbeye engel olur. Karar alırlar, “bu gece de işimizi iyi yaptık, haydi şimdi hep birlikte uyuyalım, yarın sabah kalkar son darbeyi indiririz,” derler. Kulaklarından birisini döşek, öteki yorgan yapıp uykuya dalarlar. Sabahın erken bir vaktinde hep birlikte uyandıklarında dağ eski halini almıştır yine. Her şeye tekrar sıfırdan başlarlar.

Bu kısır döngü kalubeladan beri sürüyormuş. Yani bizim maceramız kadar eski bir döngü... Her gece aynı cam dağ, aynı önlenemez uyku ve her sabah aynı heybetiyle sapasağlam Kaf Dağı...

Hikayeyi anlatan Cebrail dayım, “kıyamet günü geldiğinde, Yecuc Mecücler’in uykusu gelmeyecek,” derdi. “Son darbeyi indirip dağın bu tarafına geçecekler. İşte o zaman büyük felaket olacak,” diye bitirirdi hikayeyi. Biz dinleyicileri de, “Aman Allah’ım, ne olur o günü bize yaşatma,” dileğiyle yataklarımıza çekilir, bir başka gece aynı heyecanla aynı hikayeyi dinlemek üzere uykuya dalardık.

Son on yılda, başımıza bir bela gibi sarılmış olan kanlı maceramızın etaplarını düşündükçe hep bu hikaye gelir aklıma. 1999 yılından beri ilan edilen her ateşkes, bozulan her ateşkes; tekrar ilan edilen çatışmasızlık, tekrar bozulan çatışmasızlık haberlerini alınca, bu kısır döngü içinde yıllar birbirine eklenip çocuklar gençlik çağlarına, gençler orta yaşlara, orta yaşlılar yaşlılığın merdivenlerini çıkmaya başladığı halde mevcut durumdan hiçbir değişiklik olmadığını görünce, Yecüc Mecüc hikayesine gidiyor aklım ister istemez.

Her defasında bu kez bir “fiske” kaldı, küçük bir adımdan sonra yeni bir hayata başlayacağız diyoruz. Ama hiç beklemediğimiz bir yerde kalleş bir mayın patlıyor; birleri sivil elbiseler içinde gidip izinden dönen rütbesiz erleri öldürüyor; bir başkası kasaba basıyor; berikisi de sırtına aldığı bir çantayla, bir turist edasıyla kilolarca patlayıcıyla kalabalık bir meydana dalıyor.

Umutlarımızın tam orta yerine bir bomba düşüyor anlayacağınız. Yine ağır bir kabus gibi bir rehavet çöküyor hepimizin üzerine. Sabah kalkar, kaldığımız yerden devam ederiz derken, bir de uyanıyoruz ki karşımızdaki dağ, tıpkı Yecüc Mecücleri engelleyen Kaf Dağı gibi azametli, heybetli bir dağ... Haydi, hep birlikte tekrar başlıyoruz dağı yalamaya!

Bu kez “dağın öteki yüzüne” geçmek için umut her zamankinden daha büyük. Çünkü Taksim Meydanı’nda, bir Pazar günü bir bomba patlıyor, felakete ramak kalıyor ama yine de kalabalıklar infiale kapılmıyor; basın “hainler” edebiyatı yapmıyor; devlet yetkilileri alelacele ekranlara çıkıp “terör örgütüne” lanet yağdırmıyor. Hemen herkes temkinli, herkes başımıza gelen bu felaketin, önümüzdeki dağı aşmamıza engel olsun diye kimin getirdiğini öğrenmek istiyor peşin hüküm vermeden önce. Öte yandan PKK, saldırıyla ilgilerinin bulunmadığını kesin bir dille ilan ediyor, BDP saldırıyı kınıyor, İmralı’dan “hakikat komisyonu” teklifi geliyor.

Umudu çoğaltan dil

Bu iyiye işarettir. Bu “barışın dilini” geliştirmek için önemli bir başlangıçtır bence.

Şimdi önümüzde, -eğer bu süre içinde “uykumuz gelmezse”, altımıza tahrip gücü yüksek bir dinamit konulmazsa, toplu bir katliam yaşanmazsa- tam tamına sekiz aylık bir süre var. Bu sekiz aylık süre içinde bizim adımıza birileri bir yerlerde “müzakereyi” sürdürsün, bizim bilmediğimiz bir yerlerde tanımadığımız birileri işi nihayete erdirmek için çalışsın ama biz de boş durmayacağız. Sekiz aylık süre zarfında yapılacak o kadar çok iş var ki...

Bir kere öncelikle bir “dil değişikliğine” gitmek zorundayız. Öfkeyi kontrol altında tutan, içinde “alçak”, “terörist”, “hain”, “bölücü”, “jitemci”, “ergenekoncu” gibi kavramların geçmediği cümleleri kurmayı öğrenmekle başlamalıyız işe. Bir başkasının yapmadığı şeyi niye yapmadı diye eleştirmek, -eğer onun yapmadığı şey hepimiz için yararlı bir şeyse- onu yaparak cevap vermeliyiz ona. Başkasının yanlışlarından doğrular üretmeye kalkmak, kendine güvensizliğin işaretidir. Kuracağımız yeni dil, hırçınlığı azaltacak, birbirimize karşı biraz daha saygılı olmamıza yol açacak.

Hırçınlıkla barış olmaz

Bence bu işin öncülüğünü Başbakan yapmalı. Hepimizden çok o, sinirlerine hakim olacak. Örneğin yasalara göre kurulmuş, o yasalara uygun bir prosedür sonucu Meclis’e girmiş bir siyasi partinin mensuplarına “silahı bırak, öyle seçime gir,” denmez. Kendi yasalarına karşı doğru bir söylem değildir her şeyden önce bu dil. Yakın bir zamanda Türkiye, artık yavaş yavaş bir seçim atmosferine girecek. Hırçınlık üzerine kurulacak seçim kampanyaları hiç kimseye fayda getirmeyecek. Referandumda bu sınandı zaten. Habur üzerine kurulan bir kampanya, halkın tepkisiyle karşılaştı. Artık Türkiye halkı, bu meselenin suhuletle çözümünden yana net tavrını ortaya koymuş durumda. Her kim ki, bu süreci baltalayacak keskin bir dil kullanmaya kalkarsa bundan böyle kendisine zarar verecek.

Adına ne derseniz deyin “demokratik açılım”ın, ülkenin geneline hakim olmuş, artık umutları tüketmiş, “buradan çıkış yoktur” duygusunun yerleşmesine önayak olmuş karamsar havayı dağıtmış olması; İmralı’da mahpus yatan Öcalan’la diyalog yolunun açılmış olması, bu diyalogun hiç kimse tarafından inkar edilmiyor oluşu; BDP ile hükümet arasında görüşmelerin olağanlaşması; operasyonların eskisine oranla seyrekleşmesi; bölgeye gönderilen “iyi niyetli” valilerin halkı düşman görmeyen icraatları; TRT Şeş’in iki sene içinde yaptığı muhteşem katkı; “taş atan” çocukların salıverilmesi; seçim propagandasında Kürtçenin serbest bırakılması, hapishane görüşünde Kürtçenin serbest bırakılması, Artuklu Üniversitesinde Kürdoloji Enstitüsü’nün faaliyete başlaması; Kürtçenin günlük kullanımında insanların “korkularından” kurtulması; Kürtçenin eğitim dili olması konusundaki taleplerin toplumda çok büyük tepkiyle karşılaşmaması ve daha da uzatabileceğimiz buna benzer bir sürü uygulama ve gelişme; vatandaşlık duygusu zedelenmiş Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtlerin kendilerini artık bu ülkenin “gerçek vatandaşı” hissetmeleri duygusunu bir hayli güçlendirdi. Zaten ihtiyaç duyulan en önemli şey de, bu “güven” meselesiydi.

‘Yarından tezi yok listesi’

Bütün bu olumlu gelişmeler olurken, kuşkusuz en az yukarıda saydıklarım kadar olumsuz gelişmeler de oldu. KCK operasyonları, Habur’dan gelenlerin bir kısmının tutuklanması, bir kısmının geri gitmesi, Azadiya Welat gazetesine yüzlerce yıl ceza kesilmesi, General Muğlalı kışlası tabelasının hala yerinde durması, Kürtçe savunma talebinin mahkemece kabul görmemesi gibi. Bu listeyi bir hayli uzatmak mümkün ama zaten hiç kimse ‘barış yolunun’ dikensiz gül bahçesi olduğunu iddia etmiyordu.

Hükümet yarından tezi yok, Kürt sorununun temel bir insan hakkı, eşitsizlik ve en önemlisi anayasal sorun olduğunu Türk halkına anlatmaya başlamalı. Seçimden sonra sil baştan yeniden yapılacak olan demokratik ve çağdaş yeni bir anayasanın en önemli hedeflerinden birisi Kürt meselesinin halli olduğu söylenmeli. Çünkü bu işe öncelikle Türk halkı ikna edilmeli. Türk halkına; Kürt sorunu çözüldüğü zaman, gelirinde bir azalma olmayacağı, tam tersine savaşa harcanan kaynakların çocuklarının eğitimine, kendilerinin sağlık ve ulaştırma hizmetlerine harcanacağı, dolayısıyla refah ve mutluluğunun artacağı ikna edici bir dille anlatılmalı. Bu dil hem Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerdeki yurttaşların üzerinde olumlu bir etki yapacak, hem de bölünme kaygılarını hissedenlerin kaygılarının giderilmesine yol açacak.

Bu arada operasyonlar durdurulmalı. Kuşkusuz eli silahlı bir takım insanlar topraklarında dolaşırken devlete “onlara karşı harekete geçme” denmez, ama bilinmeli ki öldürmekle “son teröriste” bir türlü varılamıyor. PKK ilk dağa çıktığında 5 bin silahlı militanı var dendi; arada geçen yaklaşık otuz yılda 40 bine yakın pkk’li öldürüldü ve dağda hala 5 bin militan var. Demek ki dağdakiler öldürmekle tükenmediğine göre, onları öldürmeden dağdan indirmenin yolu bulunmalı.

Silahlar susmuşken, ev ödevlerimizi yapmaya başlayalım artık. Silahların gölgesinde hiçbir demokratik talep konuşulmaz çünkü. Hani Cumhurbaşkanı Gül, “silahlar, oluru olmaz yapıyor,” dedi ya, o halde “olurları olur” kılacak atmosferi iyi değerlendirmeliyiz.

Bir sabah kalkıyoruz umut doluyoruz; vakit akşama dönüyor, ufacık bir şeyle bütün o umutlar berhava oluyor. Yecüc Mecücler’in uykusunun gelmesi ne kadar iyiyse; bizim rehavete kapılmamız o kadar kötüdür. El birliğiyle bir cam kalınlığı kadar olmasa da bir hayli incelttiğimiz çözüm dağının bir sabah kalktığımızda tekrar Kaf Dağı’nın haşmetine ulaşmasını istemiyorsak, “rehavete” yenik düşmeyeceğiz.

Bundan başka bir yol bilen varsa, kendi adıma ömür boyu susmaya razıyım!

muhsink63@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.