1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. İyiliğin ve kötülüğün kaynağı
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

İyiliğin ve kötülüğün kaynağı

A+A-

Etienne Gilson, “Eskilerin bilinmemesi, yeni şeyler düşünüldüğü kuruntusunu kolaylaştırır.” der. İyi ve kötünün kaynağı kadim bir tartışmadır. 

Mutezile’nin iddiasına göre, insanın güzel (doğru ve iyi) kabul ettiği şey (hüsn), din tarafından öyle tanımlandığı için değil, bizatihi kendisi ve özü dolayısıyla güzeldir. Aynı şekilde kötü (kubh) olan şey de bizzat kendisi dolayısıyla kötüdür. Bir şeyin din (vahy veya nakil) tarafından iyi veya kötü olması onun dini tebliğden önceki ontolojik/ahlakî durumunu değiştirmez. O halde insan, aklıyla herhangi bir dinin öğretmesine ihtiyaç hissetmeden de güzel, doğru ve iyi olanı ve aynı şekilde çirkin, yanlış ve kötü olanı bilebilir. Din bunları öğretebilir, ama akıl da güvenli bir bilme aracı olarak bunları bilebilir.

 Mutezile iyi ve kötüye/güzel ve çirkine ebedi ve evrensel bir öz katıyordu. Bu sorunlu bir yaklaşımdı. Sebebi şuydu:

 1) İyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik (hüsn ve kubh) sıfatlardı, sıfatlara ebedi özler katmak ‘şey’ ile sıfat arasındaki hiyerarşiyi tersine çevirmek olur. Nesne veya şey sıfatından öncedir, önceliğe sahiptir. Arapçada önce nesne sonra sıfat gelir, yani nesneyi ve şeyi kendisi üzerinden tanımak icap eder. Bu, bütün varlıklar için geçerlidir. Mesela “el babu’l abyad”da önce “kapı” sonra sıfatı olan “beyaz” zikredilir. Beyaz birden fazla nesnenin sıfatı olabilir, beyaz elbise, beyaz duvar, beyaz adam vs. Türkçede tersine, önce sıfat sonra nesne gelir: “Beyaz kapı!” Nesne veya şeyin sıfatından önce gelmesi ulûhiyet görüşüyle yakından ilgilidir. Allah ile ilişkilendirdiğimizde Zat; sıfat ve fillerden öncedir. Biz Zat’ı bilemeyiz, O’nu isim, sıfat ve fiilleri üzerinden tanıyabiliriz. Zat, bilginin (ilim) konusu veya nesnesi değildir; insan tarafından tanınır. Bu da “ilim”le değil, “ma’rifet”le olur. Allah dışındaki “âlem”de yer alan bütün varlıkları zatları itibarıyla bilebilir, tanıyabiliriz. Ve nesneyi tanımayı öne almadıkça hakkında sağlıklı bilgi sahibi olamayız, sıfatlar yanıltıcı olabilir. Mutezile sıfatlara ebedi öz katmak suretiyle şeylerin kendisini de ebedi tasarlamak, böylelikle ebediliği ve onlarla ilişkili olan şeyleri de mutlaklaştırma hatasına düşüyordu ki, bu şeylerin ulûhiyete iştirakleri anlamına gelir. Konunun sosyo-politik alanlarla da yakın ilgisi vardır. Mesela biz 250 senedir Batı’yı ve moderniteyi sıfatı üzerinden tanımaya çalışıyor, zatını bilmiyoruz. Bu yüzden ne modernleşebiliyoruz ne Müslüman kalabiliyoruz. Abbasiler bizden çok daha doğru Yunan’ı tanımışlardı, çünkü onlar önce nesnenin tanınmasına önem verdiler, sıfatın hayranlığına kapılmadılar.

 2) Eğer iyi ve kötü sıfatlar ebedi özler ise vahyle belirtilen hükümlerin bunların aksine vârid olmaları düşünülemez. Bir şey özü itibarıyla iyi iken, nass aksini söylese hakikatine aykırı hüküm koymuş olur, bu nassı gerçeklerden kopuk kılar; özü itibarıyla kötü ise nass aksini söylüyorsa havada kalan hüküm vaz’etmiş olur. Oysa biliyoruz ki, farklı toplumların özleri itibarıyla “iyi ve güzel” kabul ettikleri şeyler nass tarafından münker sayılmıştır.

3) İyi veya kötü olan şey, özü itibarıyla öyle ise, öyle var olmuş demektir, aksine hareket etmesi özüne karşı gayret olacağından netice vermez. İyi olan iyidir, kötü olan kötüdür, bu böyledir. İyi sıfatı olan kötü olamaz, kötü sıfatı olan iyi olamaz. Başka bir deyimle nesneler ve şeyler sıfatları tarafından belirlenmişlerdir, insanlar da sıfatları tarafından belirlendiklerinden kötü insanın iyiye yönelmesi mümkün değildir. Buna göre hidayete ermek, doğru yola girmek, değişmek mümkün değildir. Bu ise dünyada çeşitli olaylarla sınanarak ahlaki kemale ermenin yolunu kapatır.

 Farabi ve İbn Sina’nın temel iddiaları da yukarıdan Peygamber’e vahy getiren Cebaril’in Allah’ın yarattığı İlk Akıl olduğu ve filozofun da akıl (burhan) yoluyla ve kendi imkânlarını kullanarak bu bilgi kaynağına ulaşabileceği fikrine dayanıyordu. Suhreverdi Maktul isimli İşraki (Aydınlanmacı) filozof ise çok daha büyük ve çarpıcı bir iddianın peşindeydi. Ona göre Eflatun, Hermes ve Zerdüşt’ün öğrettikleri ile Kur’an vahyi aynı paradigmanın farklı ifade biçimleriydi ve kendisi bunu gösterecekti. Yazık ki Selaheddin Eyyubi, derisini yüzerek hayatına son verdi. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.