1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. “İyi, Doğru, Güzel” Hakkında…
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

“İyi, Doğru, Güzel” Hakkında…

A+A-

Türk düşünce tarihi üzerinde çalışan profesörler, Türk düşüncesinin yaratıcı olmadığını, kısır olduğunu, Türkiye’de, dinamik, etkili, eleştirel bir düşün hayatının yaşam bulmadığını dile getirmektedirler. Profesör Hilmi Ziya Ülken, profesör Şerif Mardin, profesör Kurtuluş Kayalı, çeşitli yazılarında, kitaplarında, Türk düşün hayatının bu yönüne dikkat çekmektedirler. Fakat bu profesörler, Türk düşün hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlardan, resmi ideoloji kurumundan, resmi ideolojinin düşün hayatı üzerindeki bilim hayatı ve sanat hayatı üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkisinden hiç söz etmemektedirler. Hilmi Ziya Ülken, Şerif Mardin, Kurtuluş Kayalı gibi profesörlerin kitaplarının ve yazılarının hiç birinde, resmi ideoloji kurumunun varlığına, resmi ideolojiyi eleştiren düşünceler üzerindeki idari ve cezai yaptırımlara dikkat çekmemişlerdir. Sanki böyle bir kurum yok, her nasılsa, Türkiye’de, dinamik, etkili, eleştirel bir düşün hayatı gelişememiş… Halbuki, düşün hayatındaki kısırlığın düşün hayatının çoraklaşmasının, çölleşmesinin, beyinlerdeki kötürümleşmenin temel nedeni, birinci plandaki görevi düşün hayatının denetlemek, belirlemek ve yönlendirmek olan, resmi ideoloji gibi bir kurumun varlığıdır, muhalif düşünceye, eleştirel düşünmeye karşı getirilen idari ve cezai yaptırımlardır.

Düşünce Tarihi üzerinde çalışan, Felsefe profesörü Afşar Timuçin’in ise, çeşitli yazılarında, Türk düşün hayatı üzerinde denetleyici bir işlevi olan resmi ideoloji kurumuna, idari ve cezai yaptırımlara dikkat çektiğini not etmek gerekir. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. İdari ve cezai yaptırımlarla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Emredici bir ideolojidir. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji siyasal sistemi belirleyen ve yönlendiren bir kurumdur.

Profesör Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözümleme Derneği yöneticisi, gazeteci Ruşen Çakır’la, ‘mahalle baskısı’ kavramına açıklık getirdiği, “Ne demek istedim?”

başlıklı bir programa katıldı. Burada söylenenler, 25 Mayıs 2008 tarihli Radikal gazetesinde yayımlandı. (s.9)

Profesör Şerif Mardin, Osmanlı toplumundaki ve Cumhuriyet’deki imamla, Cumhuriyet’deki öğretmeni karşılaştırırken şöyle diyor: “Cumhuriyet’de, ‘iyi,doğru, güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce yok. Bizim Cumhuriyet öğretimizde, ‘iyi, doğru ve güzel’i derinliğine araştırma yok.”

Şerif Mardin’in bu değerlendirmelerini, Kürt sorunu açısından irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, ‘iyi,doğru, güzel’ gibi değerlerin, bu değerlerle, tutumlarla ilgili kuralların topluma nasıl aktarıldığına bakmak gerekir, kanısındayım. Bu değerleri, bu tutumları en iyi aktaran kurum başta ailedir. Aileden sonra da okuldur. Arkadaş grupları ve medya bu değerlerin, tutumların aktarılmasında büyük rol oynar. Toplumsallaşma veya sosyalizasyon denilen süreç, bireylere, toplumsal değerlerin ve kuralların aktarılması, ‘iyi, doğru, güzel’in öğretilmesidir. Bunun çocukluktan itibaren başlayan bir süreç olduğu da bilinmektedir. Kürt sorunu bağlamında, sürecin nasıl işlediği şu şekilde belirtilebilir.

Bir Kürt ailesi düşünelim: Çocuk, okula başlayıncaya kadar Kürtçe konuşmaktadır. Aile bireyleri, evde, ahırda, tarlada, çarşıda, pazarda, günlük ilişkiler ağında, birbirleriyle Kürtçe konuşmaktadır. Çocuk, anasıyla, babasıyla, ağabeyleriyle, ablalarıyla, ebeveynleriyle, her ortamda, Kürtçe konuşmaktadır. Çocuk, sokakta, dağda, otlakta, arkadaşlarıyla Kürtçe konuşmaktadır. Sokakta oyun dili Kürtçe’dir. Çocuk, okula gelinceye kadar, evde, sokakta, her yerde, Kürtçe konuşmaktadır. Etrafındakilerin Kürtçe konuştuğunu fark etmektedir. Kürtçe artık çocuk için çok önemli bir değerdir. Bu doğul ilişkileri, bu doğal durumu yaşayan çocuk, okula kaydedildiği, okula başladığı günden itibaren çok büyük sarsıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Okulda, çocuğun konuştuğu dil, anadil yasaklanmaktadır. Öğretmenleri tarafından, bu dilin ilkel olduğu, konuşulmaması gerektiği, unutulması gerektiği söylenmektedir. Çocuğa, okulda, başka bir dil, empoze edilmektedir Bütün bunlar, dayak eşliğinde, sopa eşliğinde, aşağılamalı, horlamalı bir süreçte gerçekleştirilmektedir. Kürtçe’yi, anadili yasaklama, çocuğu, anadan, aileden koparmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir. Zira, doktorlar, bebeğin, ana karnından itibaren ana sesini algıladığını, ayırt ettiğini belirtmektedir. Okuldaysa, bu ses boğulmaya çalışılmaktadır. Bu sürecin, çocukta büyük bir travma yaratacağı kuşkusuzdur. Evde, ailede, köyde, mahallede, büyük bir değer olan Kürtçe, okulda aşağılanmaktadır, horlanmaktadır,yasaklanmaktadır. Köylerinin, dağlarının isimleri değiştirilmiştir. Kütçe isimleri söylemek yasaktır, ceza gerektirir. Bu süreçte, ‘iyi, doğru, güzel’ bir durum var mıdır? Kürt çocuklarına, okulda, her sabah,. “ Türküm, doğruyum, çalışkanım…Varlığım, Türk varlığına armağan olsun” şeklinde ulusal ant içirilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.

İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, varlık-yokluk felsefi kavramlardır. Etikin kavramlarıdır. Doğru-yanlış, aynı zamanda bilimin de kavramıdır. Bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır. İleri sürülen bir önerme, olgular tarafından doğrulanıyorsa, doğru demektir. Olguların ileri sürülen önermeyi yanlışlaması da bilimsel bir çabadır. Olgulara dayanmayan, kaynağını olgulardan almayan bir önerme bilimsel değildir. Kürt çocuklarına, her gün, her sabah, “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye ant içirtmek etik bakımdan doğru olmadığı gibi bilimsel bakamdan da doğru değildir. Kürt anadan ve Kürt babadan doğan bir çocuk, nasıl Türk oluyor? Ve bu çocuk, bedensel ve ruhsal varlığını neden

Türklük için armağan ediyor? İdari ve cezai yaptırımlarla, bunların yaşama geçirtilmesi iyi midir, doğru mudur, güzel midir? Başkalarına şiddet uygulayarak belirli bir görüşün benimsetilmesini sağlamak, yine, ’iyi, doğru, güzel’ açısından değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Burada, ‘iyi, doğru, güzel’ le ilgili değerlerin akla dayanılarak değil, resmi ideolojinin kabulleri ve buyrukları dikkate alınarak üretildiğini not etmek de gerekir.

Profesör Şerif Mardin, Batı’da, insanların, kurumların, ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında binlerce sayfalık tartışmalar yaptıklarını söylüyor. Tartışmaların, bu değerlerin yerleşmesinde çok büyük rol oynadığı vurgulanmaktadır. Türkiye’de, düşün yasaklarından dolayı, düşün, bilim ve sanat hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlardan dolayı, böyle bir tartışma mümkün müdür? Düşün yasaklarının kurumlaştığı bir toplumda, düşün yasaklarının, siyasal sistemi belirlediği ve yönlendirdiği bir toplumda, düşüncenin özgürce gelişmesi, dinamik bir düşün, bilim ve sanat hayatının olması, mümkün müdür? Bütün bu ilişkiler, ceza tehditleri çok açıktır. Fakat, Cumhuriyet’de, ‘iyi, doğru ve güzel’ konusunda derine giden tartışmalar olmadı derken, düşün yasaklarına, düşün, bilim ve sanat hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlara dikkat çekmemek ise, şaşırtıcı bir tutumdur.

Türk üniversitesinin, düşün özgürlüğü diye bir sorunun yoktur. Düşün özgürlüğünün kurumlaşması, üniversite tarafından talep edilen bir konu değildir. Üniversite, resmi ideolojinin direktiflerine, en rahat ve kolay bir şekilde, en sıkı bir şekilde uyan kurumların başında yer almaktadır. Halbuki, düşün özgürlüğü olmadan bilimin üretilmesi mümkün değildir. “Düşün özgürlüğünde çeşitli nedenlerden dolayı kısıtlama olabilir ama bilim özgürlüğü sınırsızdır” anlayışı doğru değildir. Eğer düşünce üzerinde bir kısıtlama varsa, bu kısıtlamaların bilimsele çalışmaları engellememesi mümkün değildir. Düşün özgürlüğü bilimin temel koşuludur. Sınırsız bir düşün özgürlüğü olmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değildir. Düşün özgürlüğü aynı zamanda, demokrasinin de temel koşuludur. Türkiye’de düşün özgürlüğünün bilincine varan üniversite değildir, insan hakları savunucularıdır, insan hakları kurumlarıdır. Bu kişiler ve kurumlar, yani, idari ve cezai yaptırımlardan dolayı canı yanan kişiler, kurumlar, zaman zaman, düşün özgürlüğüyle ilgili konferanslar, paneller, sempozyumlar düzenlemektedir.

Kürt sorunun dikkate alındığı zaman, bir konuya daha işaret etmek gerekir. Kürt sorunu açısından, imamla öğretmen arasında ciddi bir fark yoktur. İmam da resmi ideolojiyi aynen benimsemiştir. Veya resmi ideoloji imama da benimsetilmiştir. İmam da resmi ideoloji çerçevesinde görev yapmaktadır. Bu bakımdan Kürtlerde, imam karşısında öğretmenin kaybetmesi gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Kürt medreselerinden yetişen imamlar, (meleler) için bu hükme varmak şüphesiz doğru değildir. Ama, İmam-Hatip Okulu çıkışlı imamlar için durum budur. 1960’ların ortalarından itibaren ise, imamlarda aranan temel özelliğin, İmam-Hatip çıkışlı olmalarıdır. Bu tarihlerden itibaren, artık, Kürt medreselerinden yetişen imamlara (melelere) devlet katında, görev verilmediği bilinmektedir

kurdistan.post

Önceki ve Sonraki Yazılar