1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. İTİBARIN MAZLUMİYETİ
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

İTİBARIN MAZLUMİYETİ

A+A-

"Coğrafya Kaderdir." der İbni Haldun. Doğduğunuz coğrafyayı, konuştuğunuz dili, ten renginizi siz belirleyemiyorsunuz. Doğduğunuz bölgedeki coğrafik özelliklere göre karekteriniz, huy ve davranışlarınız şekillenir, fıtrat dediğimiz özelliğimiz ortaya çıkar. Soğuk ve sert iklim ile yüksek dağların bulunduğu coğrafyada doğan ve yaşayan insanlar, rüzgarın sert ve soğuk, dağların haşmetli yüksekliği gibi yüce ve dik durma özelliği ile donanmış olarak yaşamlarını sürdürürler.

 

Eğilmemeyi, pes etmemeyi, sabır ve azim sahibi olmayı coğrafya öğretir. Kendisine sığınan her canlıya yuva olan haşmetli sıra dağlar çok şeyler öğretir bize. Ancak; doğduğunuz coğrafya ve sahip olduğunuz ten rengi veya konuştuğunuz dil tek başına sizi ne yüceltir ne de alçaltır. " Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (Hucurat 13) buyruğu her şeyi açıklamaya yeter. Milyarlarca yıllık çok uzun bir evrilme sonunda şekillenen, canlı yaşam için uygun hale getirilen bir gezegende yaşıyoruz. Dünyamızın bu çok uzun şekillenme sürecinin (4, 5 milyar yıl) yanında çok daha kısa bir zaman dilimine tekabül eden  insanın yaratılış serüvenine (5, 6 milyon yıl) baktığımız zaman, insanlığın gerçek anlamda olgunlaşma, tekamüle ermesi, bedensel, akli ve kalbi meleklerini gerçek anlamda kullanabilmesi için epey bir zaman geçmesi gerektiği anlaşılmaktadır...

Üzerinde yaşadığımız gezegenin yüksek, soğuk, ve sert coğrafyasında doğmak ve yaşamak kaderse, kadere boyun eğmek gerek. Bu coğrafyanın ismi ister Hakkari olsun, ister Cölemerg olsun. Fark etmez. Hakkâri, Bir rivâyete göre kelimenin özü "Kar-in" olup "Her" önekini almıştır. Kürtçe' de "Kar-in", "-ebilmek" manasına gelip, insanın güç yetirebilme durumunu anlatır. Dolayısıyla "Hakkâri" kelimesi "hep güçlü, hep edebilen" anlamı vardır.

Hakkâri, dünyada kurulan ilk yerleşim yerleri içerisinde en eskilerden biridir. Gelenek görenekleri, sosyal hayatı, yardımlaşma ve dayanışma kültürü ile tarihe adını altın harflerle yazdırmış kadim bir kent olma özelliğini Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürdürdüğünü biliyorum. Ülkemizin en yüksek rakımlı yerleşim yeri olma özelliği sayesinde dört mevsimin aynı anda yaşandığı, 3500 metre rakımda bulunan buzul gölleri ve vadileri ile harikulade doğal güzellikleri olan bir yerleşim yeri. Cumhuriyet öncesi dönemde kuzeyde Van Gölü, güneyde İmadiye, batıda Cizre, doğuda ise Urmiye Gölüne kadar geniş bir coğrafyada etkisi olan bir kültür ve medeniyet havzası. Dini literatürde ise Nakşibendiliğin Halidiye kolunun bölgedeki en önemli temsilcisi olan Seyyid Taha hazretlerinin Şemdinli Nehrideki ilim ve irfan çalışmaları ile adından söz ettiren medeniyet şehri...

Cumhuriyetin ilk yıllarında egemen kadronun tecrit, asimilasyon ve boş vermişlik politikaları sonucu, hemen hemen her şeyden mahrum bırakılan, yalnızlaştırılan, ötekileştirilen mazlum bir coğrafya haline getirildi. Seksenli yıllardan itibaren bölge halkının kurtuluşu(!) iddiası ile zulmün rengi değişti/değiştirildi.

Terör, feodal faşizm, geri kalmışlık vb. olumsuz unsurlar ile bilinir hale geldi veya getirildi. Bunun üzerine çok şeyler söylendi, yazıldı çizildi. Çözüm için sempozyumlar, toplantılar, stratejik planlar yapıldı ama sonuç maalesef değişmedi. Eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal ve kültürel hayat, ekonomi, siyaset ve politika alanında maalesef ülkemizdeki ortalamanın çok altında yer alıyor. Son bir kaç yıldaki çalışmalar umut verici olarak görülse de maalesef yeterli olmadığını söyleyebilirim. Bunun çok çeşitli sebepleri vardır. Örneğin eğitim. Hakkari genelinde eğitime ayrılan kaynak belki çoğu ilimizdeki eğitim yatırımlarından fazla. Ama kalite noktasında istenilen başarı bir türlü yakalanamıyor. Okul binalarının inşası için arsa bulamama veya yanlış yere yapılan binalar buna örnek olarak verilebilir. Personel noktasında, dışarıdan gelen öğretmen ve diğer kamu çalışanlarının şehre uyum sağlayamamaları sonucu kısa sürede yer değiştirmeleri de diğer bir olumsuzluk olarak söylenebilir.

Artan terör olaylarına, halkın bireysel tepkilerini organizeli bir şekilde gösterememeleri (ki bunun da çeşitli sebepleri vardı. Tehdit, birbirine güvenememek, dışlanma ve tecrit edilme korkusu vb.) neticesinde örgüt safında görülmeleri sonucunu doğurdu.

Halkın gelenek, görenek ve inançları ile taban tabana zıt olan bir ideoloji ve yaşam tarzı kimi yerde sessiz ve organizeli, kimi yerde ise zoraki, benimsetilmeye veya dayatılmaya çalışıldı. Bir halk korku ve ümitsizlik metaforu içerisinde yavaş yavaş kayboldu. Herkes işinin ve aşının derdindeyken terör örgütünün talep ve beklentileri de bitmiyordu. İmkanı olanlar bu durumu bile avantaja çevirip gücüne güç katarken, terör örgütünün baskı, tehdit ve engellemelerine dayanamayanlar da  yükünü sırtlayıp gurbet ellere düştü...

Diğer yandan geçmişten gelen, gelenek ve görenekleri hiçbir değişikliğe uğratmadan yaşayan ve uygulayan bir halk ile karşı karşıyayız. Çağın getirdiği bireyselcilik ve bananeciliğin yer bulmadığı bir kent özelliğini hâlâ muhafaza ediyor Hakkâri. Yardımlaşma, dayanışma, birlik ve beraberliği pekiştiren uygulamaları ile dünyada eşine az rastlanan örnek uygulamaları ile tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır. Sözün senet, tokalaşmanın ahit sayıldığı bir uygarlık şehri. Sözünden caymanın kaypaklık, kendisine sığınanı kardeş, dostunun menfaatini kendi menfaatinden önce görme ve misafirperverliğin yiğitlik sayıldığı güzel hasletler, çağın alışkanlıkları ve beklentileri sayesinde günden güne değişti.

Modern çağda teknolojik araçların çoğalması ile beraber daha önce hiçbir menfaat ve koşul gözetilmeksizin benimsedikleri hayat tarzları günden güne yozlaşmaya başladı. Yapılan iyilikler başa kakılmaya, yola çıkılanların, yolda bulunanlarla değiştirildiği, üç kuruşluk menfaat için dostun dosta düşman olduğu, hırs ve ihtirasın ayyuka çıktığı, mazlumun sesinin kısık, zalimin ise gür çıktığı acımasız ve anlamsız bir handikabın içerisine hapsedildi. "Yap iyilik at denize, balık bilmezse Hålık bilir." sözü yerine, "Bu işten ne kazanırıma" geldi/getirildi.

Kadim aşiret yapısı gereği akraba, komşu, arkadaş 'Ne der!' anlayışı ile benimsemedikleri, tasvip etmedikleri gelenekler de ne yazık ki devam ettirildi.

Doksanlı yıllarda gerçekleşen zorunlu köy boşaltmaları sonrasında hız kazanan masum ve keyifli eğlence ve adetler de, şehrin soğuk, karlı, çamurlu ve tozlu sokaklarında sürdürülmeye çalışıldı.

Şehre göçün bu kadar hızlı olmadığı, insanların çoğunun köylerde ve nüfusun çok daha seyrek olduğu eski dönemlerde sadece 30,40 hanenin ikamet ettiği yerleşim yerlerinde yılda bir kaç kez olan ve çoğunlukla aynı yerden akraba olan kişilerin kendi aralarında Enfogami(akraba evliliği) türü evlilikler yapılırdı. Dışarıya kapalı olan, davet edilmeyenlerin, yabancıların ve köy dışından pek kimsenin iştirak etmediği bu düğünler dilden dile yıllarca konuşulan, olağanüstü görünen köyün eğlence ve dini ritüelleriydi. Bu düğünlerin yapılması dört gözle beklenir, tüm ahali günler, haftalar hatta aylar öncesinden bu gün için hazırlık yapardı. Kadın ve erkeklerin ayrı saf tuttuğu, geleneksel giysilerin giyildiği, dengbèjlerin stranlarının su ve kuş seslerine karıştığı, peri masalı misali güzelliklerin görüldüğü eğlenceli panayırlardı.

Ne zamanki köyler boşal(tıl)dı, köylüler yerlerini, yurtlarını terk ettilerse o zaman o olağanüstü güzellikler, alışkanlıklar şehrin, dar, karanlık ve tozlu sokaklarında ve yollarında kirlendi. Kapitalizmin beraberinde getirdiği hırs, rekabet, çekememezlik ve gösteriş hastalığı, tertemiz ruhları da yavaş yavaş kirletmeye başladı. Olağanüstü güzellikler bir bir yok olmaya başladı. Gereksiz harcamalar, anlamsız ihtiraslar ile insanlar birbirine rakip olmaya başladı. Onun varsa benim daha iyisini bulmam gerek mantığı ile akli melekler yitirildi. Sadeliğin yerine şatafat, mütevaziliğin yerine israf ve gösteriş yarışı sıradan ameller haline geldi. Allah'ın emriyle başlatılan evlilik müessesesi, Allah'ın emrine uygun olmayan adetlerle günden güne zorlaştırıldı. Gençler evlenmek için altından kalkamayacakları gereksiz harcamalara mahkûm edildi. Kimin düğünü daha kalabalık, kimin hasılatı daha fazlaysa itibarı(!) da o oranda artıyordu. Buna mukabil, önde görünmek, itibar elde etmek(!) ve konu komşuya üstün görünmek için her yol denendi. Köyde davet edilmeden gidilen düğünlere, tanıdık tanımadık herkes çağırılmaya başlandı. Maksat kalabalık görünsün ve hasılat elde edilsin değil miydi? Davet eden varlıklı, makam ve mevki sahibi ise rağbet o oranda artıyor ve hasılat miktarı çoğalırken, mazlum, kimsesiz ve garibanların düğününe ise uğrayan pek kimse olmuyordu.

Elde avuçta ne varsa itibar elde etmeyi umut edilen kişi için harcanmalıydı. İtibarlı büyükler(!) el üstünde tutulmalı, hatasız ve kusursuz kabul edilmeli. Hiç bir şey  yapmazlarsa ya da asli görevi gereği yapmışlarsa bile çok şey yapılmış gibi görülmeli, anlatılmalı, reklamı yapılmalı, minnet duyulmalı ve ardından göz yaşı dökülmeliydi. Başka çare yoktu...

İşte böyle, bir halk birilerinin eliyle yeniden yaratılıyordu(!) sessiz ve bir o kadar da acımasız...

Halbuki itibar ve üstünlük bütünü ile Allah'ın tekelindedir. O'nun en küçük bir zerresi bile Allah'dan başkalarının elinde değildir. Öyleyse kim prestij ve üstünlük elde etmek istiyorsa, onu alternatifi olan kaynağında, yani yüce Allah'ın katında arasın. Onu ancak orada bulabilir. Başka hiç kimsenin yanında, hiç kimsenin koltuğu altında, hiçbir sebebin aracılığında onu bulamaz. Çünkü "itibar ve üstünlük bütünümüyle Allah katındadır. İnsanları arzuları, ihtirasları, korkuları ve umutları küçük düşürür. Bunları denetim altına alabilen kimse her duruma, her şeye ve herkese karşı üstün gelir. İşte güç, üstünlük ve otorite ile bütünleşen gerçek itibar budur. Tüm bunların ışığında,

Kapitalizmin acımasız ve soğuk yüzene inat, çocuklarınıza insanlığı, beklentisiz yardımlaşmayı, karşılıksız sevmeyi, adaleti ayakta tutmayı, başkasının hakkını koruyup kollamayı, mazlumun dinine, diline ve kimliğine bakmadan elinden tutmayı, zalimin kim ve neyin uğrunda çalıştığına aldanmadan ona hakkı söylemeyi; doğayı korumayı, kâinatta yaratılan tüm canlıları koruyup gözetmeyi, doğru sözü eveleyip gevelemeden yumuşak bir üslupla dosdoğru söylemeyi öğrettiğimiz gün, mazlumiyetten kurtulup, Nuh un Gemisinde itibarlı bir yer alabileceğimiz gündür.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.