1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. İstikamet ve Arayışlar...
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

İstikamet ve Arayışlar...

A+A-

 

     Bilge Lider, Merhum Aliya İzzetbegoviç, bir konuşmasında şöyle der: “…İslami yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakârlar ve modernistler. Muhafazakârlar; eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Muhafazakârlar, İslam’ı geçmişe çekmekte, modernistler ise İslam’a yabancı olan bir gelecek hazırlamaktadırlar…” (İslam Deklereasyonu. Sayfa 21) Şüphesiz ki Aliya, 20. Yüzyılda İslam Ümmetinin yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden biridir. Mekânı Firdevs olsun inşaallah…

     Muaviye ile başlayan ve gittikçe de dozu yükselerek devam eden, Müslümanların toplumsal ve siyasal olarak İslam’i bilinçlerini zayıflatan gelişmeler; 20. Yüzyılın başına gelindiğinde durum hazin bir şekilde ümmetin bölük pörçük olması ile neticelendi. Evet, Muaviye ile başlayan durum diyoruz! Zira onunla beraber hilafet krallığa; gönüllülük ise zorbalığa evirildi… Dünyevi ihtiraslar nedeniyle pek çok Müslüman’ın kanına girildi. Sonu bir türlü gelmeyen kavgalar, çekişmeler, katliamlar yaşana geldi.

     Birinci Dünya savaşı sonlanıncaya kadar da İslam Ümmetinin tarihi süreç içerisinde yapılan yanlışlardan dönüş yapması (Özellikle siyasal anlamda söylüyorum) nispeten daha kolay idi. Birinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze gelinceye kadar ise, işlene gelen yanlışlardan dönüşün gerçekleştirilmesi her geçen gün daha da zorlaşmaktaydı /zorlaşmaktadır. Ama imkânsız değildir! Durum ne kadar vahim olursa olsun; Müslümanlar için yapılan yanlışlardan gerçek manada İslam’a dönüşü gerçekleştirmek konusunda imkânsızlık söz konusu olmaz, olamaz…

     “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer 53) “Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler.” (Secde, 16)

     Müminlerin hali muhakkak ki; korku ve ümit arasında olur. Ama her şeyden önce de Âlemlerin Rabbinin rızası gelmelidir. Kul, O’nun rızasına nail olmuş ise; gerisi teferruattır… Yaratılışın gayesi de bu değil midir? Yaratılış gayesinin farkında olmak,i drak etmek ve bu doğrultuda hayatını sürdürmek müminlerin yegâne ölçüsü olmalıdır…

     “Mü’minler, Allah’ın azap ve gazabını bilselerdi; hiç biri cenneti ümit etmezdi! Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” (Müslim, Tevbe 23)

     Evet, ümmet olarak (istisnalarımız muhakkak ki vardır) haddi aşma konusunda çok ama çok sabıkalıyız. Zira müminler olarak; her alanda ve konuda insanlar için çıkarılmış örnek ve önder insanlar/ümmet olmamız gerekirken; sıradan tebaa bile olmaktan aciz bir hale düşmüşüz. O da daha yetmiyormuş gibi birbirimizle didişip durmakta, birbirimizin haklarına tecavüz etmekte ve muarızlarımızın oyun ve eğlencesi olma sefilliğine düşmüşüz!!! Oysaki haysiyet, şeref, onur Allah(cc)’ındır. Kulları arasında ise Allah(cc)’a iman eden ve bu imanın icapları üzere yaşayan müminlerindir. Müminler; yeryüzünü imar etmek, mazlumun haklarını korumak, yeryüzünü ifsad edenlerle mücadele etmek/engel olmakla mükelleftirler. Tabii ki en başta da kendi nefislerini ıslah etmek, takva elbisesine bürünmek, dirayetle hidayet üzere kaim olmak, adil olarak hakkın şahitliğini yapmak, emrolundukları veçhile Rabbe teslimiyetliklerini sunmak…

     “Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde; tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor. Onlara: ’Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!’ denince, münafıkların büsbütün senden uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa 60-61)

     İslam, her yönüyle hükmü, Âlemlerin Rabbine tevdi eder. Yani hükümranlık Allah(cc)’a aittir. İnsan, ancak O’nun hükümlerine uymak ve O’nun hükümlerini kendi hayatlarında cari kılmak sorumluluğundadır. Kişisel, ailesel, toplumsal hayatı ve bu hayata dair bütün sorunlarını O’nun hükmüne göre çözmek, yaşamak, idame ettirmek durumundadır. İslam, bunu zorunlu kılar ve Müslüman(lar) da bu minval üzere Rabbani hükümler çerçevesinde davranmak zorundadır.

     Her türlü zorluktan, sıkıntıdan, yanlıştan kurtulmanın yegâne yolu; istisnasız bir şekilde ve tümüyle İlahi ahkâma yönelmek ve ona sarılmaktan geçer... Şayet çıkış yolu başka mecralardan aranırsa, mevcut durum daha da vahim hale gelecektir ve nitekim şimdiye kadar olan da hep bu şekilde olmuştur. Ümmetin en sıkıntılı bir dönemi olan yirminci yüzyılın ilk yıllarında; asırlardan beri yapıla gelen yanlışlar tecrübe edildikten sonra dönülmesi gerekirdi. Lakin ‘zer ve zor’ yoluyla iktidarı ellerine ala sözde toplum önderleri; tam aksi yola saplandılar. Ümmeti, içinden çıkılması daha da zor olan badirelere maruz bıraktılar. Irkçılık ve batılılaşma ucubelerine sarıldılar. Ümmetin pek çok yerinde halkı yöneten/yönlendiren gafiller, bu ucube mesnetlere sarılırken; Türkiye Cumhuriyeti kurucu zihniyeti ise işi daha da vahim bir raddeye götürdü. Halkı tümüyle inancından, tarihinden, kültüründen, kişiliğinden, inancından alıkoyarak; yapılabilecek ihanetin en katmerlisini yaptılar. Kurtuluşu, gelişmeyi, ilerlemeyi; halkın kendi varlığını ve gerçekliğini inkârda, kişiliksizleşmesinde aradılar… Halkın, özgürlüğü uğruna kendisiyle savaştığı düşmanlarının kölesi, tebaası, bağımlısı, ayak takımı haline getirme bahtsızlığına düştüler. Devletin kurucu zihniyeti; âdete halkın bütün değerlerini ayaklar altına almayı marifet telakki ettiler… Kendilerini, kendi halkına efendi, efendilerine de (halkın düşmanlarına) köle olmayı yeğlediler. Çünkü onlara kapı kulluğunun göstergesi olarak; kendi halkının bütün değerlerini yok sayarak; halka onların kıstaslarını uygulamayı çağdaş/mukaddes yegâne görev bildiler. On yıllarca onların kıstaslarını uygulama uğruna, başta halkın masum, makul ve makbul önderleri olmak üzere; halktan yüzlercesinin, binlercesinin kanına girdiler. Bir kılık kıyafet ucubesi uğruna nice firavunluklar sergilediler. Harf inkılâbı adına; halkın bütün değerlerini ayaklar altına aldılar, kocaman bir milleti köksüz bırakma bahtsızlığına/soysuzluğuna düştüler.

     Merhum Aliya İzzetbegoviç’in çok net olarak tespit buyurduğu iki tayfa; evet,daima halkın/ümmetin geleceğine ipotek koymuş, bu ümmetin neslini manen, fikren, zihnen, aklen zehirlemiştir, mankurtlaştırmaya uğraşmıştır.

     Muhafazakâr olan kesim; Din-i mübini; gerçek yapısından/aslından kopararak, atıl, donuk, gerici ve çağın ihtiyaç ve gereklerini/gerçeklerini yok sayarak yorumlamışlar. Tabii seyrinde ve Rabbani, Tevhidi, İnkılabi yönüne hep engel olmuşlardır. Şekli görüntülere takılıp kalmışlar…

     Diğer taraftan modernistler, sözüm ona ilericiler; Rabbani ahkâmı yetersiz görerek çıkış yolunu beşeri düzen ve sistemlerde aramaya saplanmışlar… Batı dünyasındaki pozitif gelişmelere bakarak; aynı azgınlığı, tuğyanı, isyanı İslam Ümmeti üzerinde de uygulamaya yönelmişlerdir. İslam’ı Hıristiyan bağnazlığıyla, cehaletiyle aynı kefeye koymuşlar…

     Şu anda Müslümanlar olarak özellikle Türkiye de bu iki cenahın da sıkıntısını iliklerimize kadar yaşamaktayız… Muhafazakâr cenahtan kimisi “sümükü “ şerif kılarken; kimisi vird sayısının sevap sayısıyla oranlarının peşine düşmekte; sevabı karcı, çıkarcı, kapitalist bir zihniyetle ele almakta ve böylece kendilerine dünyada olduğu gibi cennette de köşkler, saraylar inşa etmektedir. Kimisi de günümüz Müslümanlarının, asrısaadette yaşayan bir Müslüman’ın bindiği atın burun deliğindeki bir kıl kadar değere sahip olmadığını hararetle vaaz-u nasihat etmekte… Heyhat!!!

     Şu anda içinde yaşadığımız devletin kurucu zihniyeti ve İslam’a bakışını anlatmaya gerek görmüyorum… Zira bir asra baliğ uygulamaları; izahata gerek bırakmamaktadır. Ama Müslümanların artık inandıkları üzere yaşama azim ve gayretlerini göstermelerinin zamanı çoktan gelmiş olmalıdır. Müslümanlar; sadece Allah(cc)’a kulluk yapacaklarını ve sadece O’nun hükümlerine teslim olacaklarını beyan ve icra etmelidirler. Hiç bir beşeri ölçü ve ölçütün İlahi ölçülerin fevkinde olmadığını ve olamayacağını ümmet bilinci çerçevesine ve pratiklerinde göstermelidir…

     Müslümanlar olarak Âlemlerin Efendisi, fendimizi, güzide ashabını gerçek şekliyle tanımaya, anlamaya ve yaşamaya aldığımız nefes kadar ihtiyacımız vardır. O’nun ve güzide ashabının uygulamalarını, insan ilişkilerini, sorunlara karşı geliştirmiş olduğu çözüm yol ve yöntemlerini olduğu şekliyle anlamak, kavramak ve toplumsal-bireysel olarak hayatımızın her alanına yaşamak zorundayız. İşin şeklini değil; işin mantığını, künhünü bilmek, idrak etmek zorundayız. Kulluğumuzu gerçek manada yaşayabilmek umut ve dualarımla… Allah(cc)’in selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.