1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. İslamiyet ve Milliyet (Türkler ve Kürtler)
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslamiyet ve Milliyet (Türkler ve Kürtler)

A+A-

Laik ve ulusalcı anlayış, 1925 ten beri Kürtleri müstakil bir kimlik olarak, tanıyıp, tanışıp yardımcı olmak lazım gelirken, onların rızasını ve tercihini almadan, tanışmaya, gerek yoktur diyerek, “Türkçe konuşamayan Türkler veya kendilerini Kürt zannedenler” olarak adlandırılmışlar. Kürt Nüfusu çok ve coğrafyası geniş olduğundan, buna kendileri de inanmadıklarından, bu defa göç ettirme ve Türkiye dışındaki göçmenleri Kürdistan’ın değişik yerlerine iskân ettirerek ve eğitim ile de asimile yoluna gitmişlerdir. Yoksa raporlarında ve uygulamalarında bal gibi Kürt diyebiliyorlar. Onun için Kürtlerin durumu, Arap, Çeçen, Laz ve Abaza gibi diğer küçük etnisite’lere benzemez. Çünkü onların gayri resmi de olsa kimlikleri kabul edilmiştir. Potansiyel rakip veya tehlike olarak görülmemişlerdir. Operasyonlara maruz kalmamışlardır. Bu aşağıda sunacağımız rapor örneklerinde görülebilir. Bu konuda pişmiş tavuğun başına gelmeyen, Kürtlerin başına getirilmiştir. (Bakınız, Ülke TV-Arşivci, Kürt Sorunu-A.TAN :   Mart 1925 Takriri Sükûn Kanunu uygulamaları, 24 Eylül 1925 Şark Islahat Planı, 1930 Fevzi Çakmak’ın Erzincan Raporu, 1934 Mecburi İskân Kanunu, Ağustos 1935 İsmet İnönü Şark İlleri Raporu, , 1935 Dersim(Tunceli) kanunu, 1936 Umumi Müfettiş Abidin Özmen Raporu ve 1961 Cunta Raporu, 12 Eylül Anayasa ve Kanunları)

 

Örnek olarak, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış Türkiye Cumhuriyetinin 2. Adamı İsmet İnönü’nün bakışını görün ve buyurun yorumu siz yapın. Öyle anlaşılıyor ki Ankara’ya gider gitmez, 1937 dersim olaylarına sebep olacak 25 Aralık1935 Dersim kanununu çıkarttırıyor. Bu geziyi yaptığı ve raporu hazırladığı zaman (21 Ağustos 1935)Başbakandır:

 

"...Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır. Zaten Kolordu merkezi ile beraber Umumi Müfettişlik merkezi olması, büyük bir zabıtan ve memurlar kadrosu vücuda getirmektedir...”

 

"... Bitlis, Hizan ile Mutki arasında suni olarak daima devlet kuvveti ile vücuda getirilmiş bir Türk şehri, Türk merkezidir. Yine ancak devlet tedbiri ile bir Türk merkezi olarak durabilir. Bırakılırsa az zamanda bir Kürt köyü haline …”

“Fransızların(Suriye’de) Kürtleri kullanma hevesine mukabil biz de Arapları iyi muamele ile elde tutabiliriz... İyi olan Mardin (merkez) ve Midyat gibi yerlerin Türklüğe hevesli olmalarıdır”

 

"... Dersim(Tunceli) Vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. Muvazzaf bir Kolordu Komutanı vali ve üniformalı muvazzaf zabitler kaza kaymakamları olacaktır…”

 

"... Van, Muş ve Erzincan ovaları Kürt yayılmasına açıktır. Van ve Erzincan´dan acele olarak. Muş Ovasına tedricen, bir de Elazığ Ovasında kuvvetli Türk kitleleri vücuda getirmek zorundayız... Şarkta iskân kaynağı başlıca Karadeniz halkıdır…”

 

"...Kürtlere okutma yapılıp yapılmayacağı şimdiye kadar bir politika olarak mütalâa edilmiştir... ilk tahsil için okutmakta faydamızın daha yüksek olduğu mütalâasındayım. Kürtleşmiş ve kolayca Türklüğe dönecek yerleri okutmak, hatta Kürtlere Türkçe öğreterek Türklüğe çekmek için ilk tahsil ve onun iyi hocası çok müessir vasıtadır...” (http://www.gelawej.net/pdf/ismet-pasa.pdf)

 

Devlet önce, laik ve evrimci ulus teorisi(Güçlünün zayıfı yuttuğu) ile Kürtleri göç ettirme, bir arada bulunmalarına engel olma, asimile etme politikalarını uygularken, Sonradan da bu resmi söylem etkisinde kalan ve milliyetçilik konusunda laik ve ulusalcılık ile paralel hale gelen resmileşen Müslümanlık profil’i (Doğru düşünenleri tenzih ederim.), bu defa yumuşak ta olsa aynı politikayı, aynı yolu takip ettiği izlenmektedir.

 

Hatta bir organizasyonun Kürt Dosyasının tespitler ve çözüm önerileri kısmının 14. maddesinde, Kürtlerin dindarlığından yararlanarak etkin cemaatlere istihbarat tarafından misyoner yerleştirilip, Kürt duyarlılığına engel olunması teklif edilmektedir. Eski veya yeni daha bir şey değişmemiştir. İşte bir kaç alıntı.

 

1-“...Ayrıca bugün kamuoyunda sıkça ifade edilen “Kürt aydını, sanatçısı” gibi tanımlamalardan tamamen vazgeçilmelidir..."

 

8-Türkiye için bu konudaki en önemli tehlike, belirli bir bölgede belirli bir topluluğunun yoğunlaşmasıdır. Devlet bu duruma asla göz yumamaz... Bunun yanı sıra şehirlerdeki mikro ölçekli siyasal Kürtçülüğü tetikleyen küçük “getto” ların oluşumuna da engel olunmalıdır."

 

11-Ülkemiz ve özelde güneydoğu Anadolu bölgemizin hazır olmadığını düşündüğümüz Özel İdare Yasasının meclisten geçmemesi gerekir..."

 

14-"Bölge halkının dindar yapısı bir avantaj olarak düşünülüp, kısa ve orta vadeli olarak –uzun vadede ortadan kaldırmak şartıyla- bölgedeki etkin cemaatlerin misyoner bir yapılanmayla birlik ve beraberlik vurgusunu yaygınlaştıracak, ayrılıkçı örgütlenmelere set oluşturacak şekilde kullanılması yoluna gidilebilir. Bu bir istihbarî yapılanmayı gerektirecektir. Bu anlamda özel inanmış bir gruba ihtiyaç vardır. Devletin bu yapıyı süratle oluşturması gereklidir. Ayrıca bölgeye iyi yetiştirilmiş din adamlarının gönderilmesi gereklidir." (boylebuyurdunietzsche.com/kurtdos.doc)

 

Devlet bunları nazara aldı mı? Uyguluyor mu? Bilemiyoruz. Fakat ferasetli gözlerden de bir şey kaçmaz. Bildiğimiz bir şey var artık bu paradigmanın değişmesi ve Kürtleri olduğu gibi kabul ederek bu hile ve oyunlardan vazgeçerek, beraber yaşama, hukuki altyapı ile güvence altına alınmalı.

 

İslamiyet bir din olmasına rağmen, şekil olarak bir devleti kategorize etmemiştir. İslamiyet’i dogmatiklikle suçlayanlar, ortaya koyduğu laiklik ve belli bir devlet sistemini dogmatikleştirmişlerdir. Yani doğru ve tartışılmaz bir şekilde her zaman geçerli zan etmişlerdir. Allah, Devletin şeklini ve Sistemini İnsanların aklına ve danışmasına havale ettiği halde (“Onların işleri kendi aralarında istişare iledir.”   Şura.38,  “Sen onlarla danış”. Aliİmran.159), insanlar yıllar boyunca rahatsızlık veren, geçmiş insanların oluşturduğu sistemi, Dinden daha fazla ve katı bir şekilde zararlarına kutsallaştırmışlardır. Dini yanlış yorumlamaya rağmen, ölümlere, ekonomik kayıplara, huzursuzluğa rağmen ve yılların enerjisini tüketilmesine rağmen, başımızı kaldırıp 80 yıl önce ki şartlarda kurulan sistem, artık sosyal yapıya cevap veremiyor düşünemiyoruz. Neden fani insanların kurduğu bir yapı ihtiyaca cevap veremediği halde, zararımıza bu yapıyı koruyup birbirimizi tüketiyoruz. Gelişen sosyal yapımıza uygun tekrar revize edemez miyiz? Katı bildiğimiz Osmanlı bile ne kadar Islahat hareketleri yaptığını biliyoruz.

 

Kur’an Hikmetinde insan topluluklarının birbirine nasıl bakmalarının prensipleri ortaya koyan, Hucurat Suresi 13.Ayeti: “Ey İnsanlar muhakkak biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Kesin olarak Allah indinde en iyi olanınız, “takva”da(O’nun rızasını dikkat etmede) en ileri olanınızdır. Gerçekten Allah, her şeyi Bilen ve Haberi olandır.”

 

İslam’ın dirilişinde en önemli şahsiyet olan Said Nursi, 26.Mektubun 3.Mebhas’inde,  bu ayeti şöyle izah etmiştir.

 

 “Sizi taife taife[grup], millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye[toplum hayatına] ait münasebetlerinizi[ilişkilerinizi] bilesiniz, birbirinize muavenet[yardım] edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize[birbirinize] karşı inkârla yabanî[yabancı] bakasınız, husumet[düşmanlık] ve adâvet[nefret] edesiniz değildir.”

 

Ayette geçen,  (Li tearefu = Birbirinizi tanımanız için) anahtar deyiminden hareketle, İslam ümmetinin bir ordu olduğunu, milletler ve kabileleriyle, bu ordunun alaylar ve taburlarına ayrıldığını, dolayısıyla birbirlerinin münasebetlerini bilmek ve birbirine yardımcı olmak gerektiğini, yoksa bu farklılığın birbirine düşmanlık etmek veya birbirini inkâr etmek için olmadığını açıklar.

 

“Demek, kabâil ve tavâife[milletlere] inkısam[bölünme], şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf [tanınma]içindir, teâvün[yardımlaşma] içindir; tenâkür[inkar] için değil, tehâsum[düşmanlık] için değildir.”

 

Görüldüğü gibi Said Nursi “li tearefu= Birbirinizi tanımanız için” kavramına daha zengin ve derinlikli birbirini gerektiren dört anlam yüklemiştir. 1-Tanımak, 2-Yardımlaşmak, 3-inkâr etmeme, 4- Düşmanlık etmeme, olarak ortaya koymuştur.

 

I.Millet Meclisinin Tefsir Projesi olan, Elmalılı Hamdi Yazır da, 7.cilt S.212 de aynı ayet için,

 “Yani soylarınız, atalarınızla iftihar için değil, birbirinizi soyu sopu ile tanıyarak ona göre yardımlaşmanız içindir. Şuûb [milletler]: Şa’bın çoğuludur. Kabail [Kabileler]: Kabilenin çoğuludur. Araplar, topluluk taksimini insan bedeninin yaratılışını esas alarak yapmışlar. Şöyle ki: İnsanın kafatasını meydana getiren kemiklerden her birine kabile ve hepsine kabail denir. Ve bu baş kemiklerinin birbirine kavuşup bitiştiği eke de şa’b denir. Bir babanın sulbünden dallanan çok bir topluluğa bundan alınmış olarak kabile denildiği gibi, çeşitli kabileleri toplayan ve hapsi bir asla mensup olan büyük cemiyete de re’s[baş] veya şa’b[millet] denilir… Netice olarak bir erkekle bir dişiden yaratılıp da şuûb [milletler] ve kabilelere ayırış, daralıp daralıp dağılmak ve döğüşmek söğüşmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevişmek ve güzel ahlakları takip ederek daha güzel toplumlar meydana getirip korunmak (takva) içindir.”

 

Aynı şekilde, Bosna Hersek Devlet Başkanı Ali İzzet Begoviç, Nehir Yayınları arasında çıkan, “Doğu Batı Arasında İslam” adlı kitabının 278. sayfasında, konu ile ilgili ayetten referansla şöyle der; “Bu hususta, Yahudilik milliyetçiliktir. Hıristiyanlık soyut cemaat prensibini ilan eder. İslamiyet, milliyetleri tanımakta fakat kendisi onların üstünde yeni bir boyut - Müslümanların milliyetler üstü bir cemaat(ümmet)- olarak ortaya çıkmaktadır.”

 

İslam Tarihi boyunca 350 binden fazla tefsir, aşağı yukarı bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir ki, etnisite sorunu pek yaşanmamıştır.

 

Dikkat edildiyse bir milletin baskın duruşu, şemsiye oluşu yerine, İslamiyet bir üst kimlik olarak görünüyor.  Milletler birbirini inkâr etmeyecek ve dahi düşmanlık yapmayacak, aksine tanıyarak, tanışarak ve severek sağlıklı duruş sergileyerek, bu konuda “takva” ya ulaşacaklar. Zannedilenin aksine “Allah indinde en iyi olanınız takvada en ileri olanınızdır” gerçeği milletlerin birbirileri ile münasebet ve ilişkilerinden bağımsız değildir. Hatta öyle bağımlıdır ki birbiri ardınca gelmişlerdir. Yoksa güçlü millet zayıf milletin hukukuna riayet etmese, inkâr etse veya rızasını almadan ona yeni bir kimlik vermeye çalışsa takva ile bağdaşabilir mi?

 

İslam tarihinde bu konuda, en fazla kırılma noktasını dört halifeden sonra 661 tarihinde kurulan Emeviler’de görüyoruz. Emeviler, Arap milliyetçiliği yapıp diğer milletleri küstürdüler, 90 yıl gibi kısa sürede memnun olmayan diğer millet ve grupların desteği ile 750 tarihinde de Abbasiler tarafından yıkıldı.

 

Şunu da söyleyelim ki, Kürt Sorunu (Resmi Sistem Sorunu) kronikleşmişse, resmi milliyetçi anlayışa bağlı olarak önemli sebebi, dar ve yanlı bir tarih öğretimidir. 1928 Harf İnkılâbından sonra, milletin İslam Medeniyeti ile bağı koparıldı. Sağlıklı bir tarih ve birikimden yoksun bırakıldı. Bunun üstüne de, İlköğretim birinci sınıftan itibaren Üniversite son sınıfa kadar, sadece yanlı ve dar İnkılâp tarihi okutulmasıdır.

 

Gördüğünüz gibi Kürt meselesinin fikir ve diyalog ve karşılıklı anlayış ve ortak değerlerimiz çerçevesinde,  kalemle veya parmaklarımızın yumuşak ucuyla dokunduğumuz klavye tuşlarını kullandığımız halde, silah ve güç yönteminin hata ve yanlışları, bizim yazılarımıza yapılan yorumlarda bize hatırlatılmaktadır. Çözüm önermeyen ve hatta tepkiyi daha da büyüten ve ters tepen bu bir kaç kişinin devamlı yorumları,  kara propagandanın bir parçası olduğunu his ediyorum. Diğer Müslüman milletlerle, bütün insanlarla ve hatta bütün varlık ile de bağımız olduğu gibi, Türklerle halk olarak, hepsinden fazla bağımız, alakamız ve sevgimiz vardır. Bizim sözümüz artık bu yanlış gidişata, anlayışa ve paradigmaya son verilmesi, özellikle Devlet anlayışının bu değişen süreçte işi şifahiye bırakmayıp kurumsallaştırmasıdır.

 

ufkumuz.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.