1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. İslamiyet ve Dil (Âdeme isimlerin öğretimi
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslamiyet ve Dil (Âdeme isimlerin öğretimi

A+A-

Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin' dedi.” (Bakara Suresi,31)

Aşağıda delileriyle ortaya koyacağımız gibi, Âdemin Yeryüzünde halifeliğe getirilmesi, yani yeryüzünde idare ve tasarrufa yetkili kılınmasının gerekçesi olan isimlerin öğretilmesi, eşyanın hakikatinin öğretilmesi ve bu bilginin dil ile ifade kabiliyeti olarak, açıklanmıştır. Yani, Âdemin insan olması demek, dile sahip olması ve bu dil ile bilgiyi aktarması ve bu bilgi ile varlığın hakikatini kavraması olarak anlatılmıştır. O halde Âdemi insan olarak kabul etmek demek, diliyle birlikte kabul etmek demektir. Çünkü deniliyor; Melekler, bu diyalogda birçok şeyi biliyorlar ki, Âdemin halifeliği,  konusunda tedirginlilerini hatırlatmışlardır. Fakat İsimlendirme kabiliyetlerii yoktur. Hâlbuki Âdem, dil ile ikrar etme ve eşyayı hazır olmadığı durumda, dil ile söyleme anlamına gelen isimleri söyleyerek, meleklere üstünlüğünü göstermiştir.

Âdemin halife olması, yani insan olması ise, hakikati bilme kabiliyetine sahip olması ve bu bilgiyi de dil vasıtasıyla kullanmasıdır.

Kur’anı Hakim’de:

 “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin' dedi.”

Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.

Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.

Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. (http://www.kuranmeali.org/2/bakara_suresi/30.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx Bakara Suresi,30-34  Diyanet İşleri eski meali)

Bu yukarıdaki beş ayette, Âdemin şahsında, Âdemoğlunun yaradılış gerekçesi anlatılmaya çalışılıyor. Kan dökücü ve bozguncu yönünün ve kabiliyetinin olmasına rağmen varlığının tercih edilmesine sebep olan Halifelik ne demektir? Ve halifeliğe liyakatini gösteren isimlerin öğretimi nedir ki, meleklerle müsabakaya sokularak bu isimler üzerinde yetkinliğini ispat edişi ve sonunda bu özelliğini meleklerin de Kabul ederek saygı göstermesine karşılık iblis, bunda direnmesi ve Âdemoğluna düşman kesilmesi ile ne kast ediliyor diye, müfessirlerimiz yüz binlerce tefsirlerinde, rivayetlerin de ışığında izah etmeye çalışmışlardır.

Halifelik, özet olarak kelime itibariyle birinin arakasında onun yerine vekil oluş diye tarif ediyorlar. Âdemin halife oluşu, bütün diğer yaratıklardan sonra, Allah namına yeryüzünün düzeni, imarı, tasarrufu ve ilahi hükümlerin uygulayıcısı konusunda, yetkili, ehliyetli kılınması anlamlarını içerir. “Sizi yeryüzünde halifeler yapan odur.” (Fatır Suresi.39) ayeti kerimesi halifeliği, bütün insanlık olarak tarif ettiğini, başka yoruma gerek duymaksızın açıklıyor.

İsimlerin öğretimi ise, Yerin ve göğün, şahadet-gayb,  görünen-görünmeyen ve fizik-metafizik âlemlerinin düzenini, anlamını ve hikmetini, kelimelerle söyleniş biçimi olan dil, konuşma ve kelam ile ifade kabiliyet ve imkânının verilmesi olarak izah edilmiştir.

İşte bu meseleyi anlayarak, bu günkü önemli sorunu, yani, Âdemoğlunun bir kısmı olan Kürt ve dilleri olan Kürtçe meselesi için referans yapacağız. Çünkü (1)Âdemin imtihanı ile Âdemoğlunun imtihanı aynıdır. Yani Âdemin yetkinliğinin gerekçesi olan isimlendirme kabiliyeti ile Kürtlerin dili olan Kürtçenin tanınması, aynı imtihan olarak karşımızda durmaktadır. (2)Âdeme itirazlar fesat ve kan dökücü oluşu olarak nazara veriliyordu, şimdi, Kürtlerin diliyle tanınması tartışmalarında aynı fesat ve kan dökme gerekçeleri öne sürülüyor.(3) Bu itirazı, Âdeme melekler yaptığı gibi, melek gibi iyi niyetli olanlar da, Kürtler ve dilleri gündeme geldiğinde aynı argümanı kullanmaktadırlar. (4)Her şeye rağmen Âdemin eşyanın isimlerini bildiğinden, yani hakikati bilip dil ile ifade kabiliyetine sahip oluşu, Halifeliğe layık olduğu tespit ediliyordu. Bugün de iyi niyetli insanlar, Allahın Kelamına dayanarak, Kürtler için de böyle bir takım olumsuz olayların cereyan etmesine rağmen, bu durumun, Âdemoğlu olan Kürtlerin yaradılıştan temel özelliği olan dilleriyle tanınmalarına engel olmadığını hatırlatırlar. (5)Bunun neticesinde melekler ikna olup ve Âdeme saygı gösterip, Halifeliğini kabul ettiler. Bugün de melek ruhlu insanlar, bu anlatımlardan sonra Kürtlerin yaradılıştan olan dilleriyle birlikte tanınmalarına ikna olmaktadırlar. (6) O zaman her şeye rağmen iblis itiraz edip Âdemin yetkinliğini tanımamıştı. Bu gün bütün ontolojik ve insani delillere rağmen, Kürtleri dilleri ile beraber tanımamakta direnenler vardır.

Muhammed Esed’ den:

“Lafzen, "bütün isimleri": Bütün dilbilimcilere göre isim terimi, "bir maddenin, bir eylemin veya bir niteliğin bilgisini temsil eden ayırt edici ifadelere (Lane IV, 1435); felsefe terminolojisinde ise "kavram"a işaret eder. Buradan hareketle, "tüm isimlerin bilgisi"nin, bu anlam örgüsü içinde, mantıkî tanımlama ve dolayısıyla kavramsal düşünme melekesine delalet ettiği sonucuna varabiliriz.” (http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=31&sid=2)  

Mevdudi’den:

“Istılahlar (bir ilim veya mesleğe ait kelimeler) insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır. Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Adem'e (s.a.) her şeyin isimlerinin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir.”   ( http://www.enfal.de/tefhim/index.html)

Elmalılı Hamdi Yazır’dan:

Bu ayetlerde İnsanının halife oluşu ve isimlerin öğretimi ile ilgili varlığın en önemli gizemin anlatıldığını ise,  şöyle vurgular:

“Burada hitap yine önce Resulullah'a yöneltilmiştir… Ve her ferdin bunu nefsinde anlaması ve tatbik etmesi istenir… Allah katında Âdem'in kıymetinin başlangıcı, beşerî üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı, vazife ve kardeşliğin başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hukukun başlangıcı vardır… Beşeriyetin bu başlangıca dayanmasının gereği ve insanlığın mahiyetinin tarifinde bunların zatî bir kıymeti bulunduğu… Anlatılıyor.”

Dikkat edildiyse bu olay geçmişte kalmış veya sadece Resulullaha hitab edilmiş değil, bütün insanlar ve toplumlar derslerini almalıdırlar. Bu isimlerin öğretiminin mahiyeti ne olduğunu, Hak Dini Kur’an Dili’nden takip edelim:

“Cenabı-ı Allah, Âdem'e bütün o isimleri öğretti… Bundan Hz. Âdem'in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.”

Burada anlatılan, Bu isim öğretimi, Âdeme ya ruh verirken, ruhuna nakş ve ilham etti veya bütün bunları anlayacak kabiliyete haiz olarak ruh verildi diye ifade ediliyor. Ve Âdeme dilin esası, temeli olan isimlerin öğretimine dikkat çekiliyor. Ve bu bizzat Âdemin özelliğidir. Yani bu öğrenme ve isim ve dille söyleme, sonradan kazanılan âdemoğluna ait bir sıfat değildir. Bizzat Âdemi, insan yapan ana özelliğidir.

Bu isimlerin ne olduğu selef yani geçmiş İslam âlimleri, sahabe ve tabiinlerin anladığı anlamı yine Hak Dini Kur’an Dili’nden takip edelim:

Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmasına sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri hepsi (İbn Abbas'dan Dahhâk); Karga, güvercin ve her şeyin ismi (Mücahid); Her şeyin ismi, dağ, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr); Her şeyin ismi, hatta şu, bu abdestsizlik bile (İbnü Abbas'dan Said b. Ma'bed); Her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde).

“Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve "elif lâm" genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan kıyamete Kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri manasını anlayanlar da olmuştur.”

 “...Her ne olursa olsun burada katî (kesin) olan nokta, Hz. Âdem'e -az veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelam ve dil meselesinin hilafet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.”

Lisan(Dil) hususunda bütün Âdemoğullarının zamanımıza kadar vaki olan (gerçekleşen) tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerinin hepsi, esas itibariyle, Hz. Âdem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğrenme özelliğine borçludur… Bu şekilde kelâmla ilgili kuvvet, insana mahsus ruhun mahiyetinden bir kısım teşkil etmiştir… Âdem bilfiil lisan(dil) şerefiyle şereflenmiş olarak, gereğine göre, isimleri konuşmuştur. Şu halde Âdem'den önceki yaratıklar, her ne türden olursa olsunlar, lisandan(dilden) mahrumdular ve bundan dolayı insan değildiler.”

İnsan milletlerinin değişik dillere sahip olması, bu Ademe isimlerin öğretilmesi sonucu olduğu ve ve bu dile ait kuvvet ruhun mahiyetinde yerleşik olduğu atırlatılıyor ve İnsanın insan oluşu dil ile mümkün olduğunu anlatıyor.

“Günahı, insanın zatisi (kendisi) sayıp da, ilim sıfatını, kelâm sıfatını arızî (gelip geçici) saymak isteyenler insanı bilememişlerdir.”

İlim ve kelam yani konuşma sıfatının temel insan özelliği olduğuna dikkat çekiliyor. Bu isimlendirmenin ne zaman nasıl yapıldığı ile ilgili, derin konu ise şöyle özetlenebilir; Ya Bu isimleri öğretme, bizzat Âdemin ruhunda ise, ona kelâma ait kuvvetin, isim koyma kabiliyetinin verilmiş olduğunu ifade eder. Veya Ruh Âdeme verilirken veya sonra isimler öğretilmiştir. Bu şekilde de Âdem'e ilham veya kesin ilim ile peyderpey öğretmiştir dedikten sonra şöyle devam eder:

“Öncekinde, kıyamete kadar bütün dillerin isimlerini içeren bir hakikî istiğrak (genelleme) olur. İkincide ilk konuşulan bütün isimlere tahsis edilen ahdi-i harici (belli bir şeyi kastederken söylemek) olur. Tefsir bilginlerince öğretim böyle iki şekilde tevil edilmiştir(açıklanmıştır).”

Burada isimlerin öğretimi, kıyamete kadar bütün diller vasıtasıyla ortaya çıkan bütün isimlerin kast edildiği vurgulanıyor.

“…  Buna bağlı olarak vaz-ı lügat (dil meydana getirme) meselesindeki anlaşmazlık hâsıl olmuştur(tartışması çıkmıştır). Açık olan, her halde bizzat öğretme ve o öğretmenin takdiridir. Yani lisan (dil), Âdem'in hilafetinin eseri değil, hilafetinin sebebidir.”

Yani insan olduğu için konuşuyor değil, konuşabildiği için insan olduğu vurgulanıyor. Dilin oluşumu, ortaya çıkışı, dilin, konuşmanın; Eşya hazır olmadan başka yerde ve zamanda iken, bu eşyadaki hakikati bilip söyleme, ancak dil, yani isimlendirme ile olduğu vurgulandıktan sonra,

 “Ve bununla şunu da anlatmış oldu ki tasarruf, tedbir, adaletli olma, bunların ilgilendikleri şeyleri, yeteneklerinin mertebelerini ve hukukun miktar ve derecelerini bilmeye ve bundan başka bir de bizzat huzura getirmeye muhtaç olmaksızın gıyaplarında da isimleriyle anlatabilmeye bağlıdır. Ve bu hususta ilim sıfatından daha fazla bir özellik ve meziyet ifade eden kelâm sıfatının, dile ait kuvvetin, diğer deyimle hakikate uygun konuşma veya düşünmenin şahsî bir kıymet ve önemi vardır. Bu olmadan hükümleri yerine getirmek mümkün değildir. İlim hakikatin bizzat bir görünümü ve bir özel inkişafıdır. Kelâm da ilmin bir tecellisi, hem de bir dal, bir alâmet ile naib (vekil) olmak suretiyle tecellisidir.”

İsmin asıl manası bir şeyi zihne yükseltmek için alâmet ve delil olan şey demektir ve ıstılâhî (terim) manası bundan alınmıştır.”

 “Bu hikmetten dolayıdır ki, hilafete liyakat, isimlerdeki ve kelamda (konuşmada) ki bu vekâlet manası (yani, eşyanın hakikatini ve bilgisini, dil ile aktarma) ile uygun olmuştur ve Allah bunu başlangıçta Âdeme ihsan etmiştir.”      (http://www.enfal.de/telmalili/bakara1.html Hak Dini Kur’an Dili c.1 s.256-273 Bütün alıntılar için)

Görüldüğü gibi Elmalılı Hamdi Yazır; Âdeme isimlerin öğretimi ve bununla hilafete layık oluşu, yani insan olması; Eşyanın, varlığın ve yaratıkların, hakikatini bilmesi ve bunu kelimelerle, yani lügat ve dil ile anlatma kabiliyetine sahip oluşu olarak açıklanmaktadır. Hatta Âdem, bütün insanlığın programı olması hesabıyla bütün insanların bütün dillerini, lehçelerini ve bunlarla ortaya konulan bütün bilgi ve bilginin anlattığı hakikatleri içine alacak çok ince, çok derin ve çok geniş bir şekilde açıklamıştır.

Seyyid Kutup’tan:

“Nesnelere isimler verme yolu ile onları sembolize etme gücünün sırrını... O isimler ki, dille ifade edilen birtakım kelimeleri şahısların ve somut nesnelerin sembolleri, simgeleri haline getiriyor. Bu gücün olağanüstü önemini kavrayabilmek için, insanın nesnelere isim takma yeteneğinden yoksun bırakıldığını varsayalım: İnsanlar, herhangi bir nesne hakkında aralarında anlaşma sağlayabilmek için, mutlaka o nesnenin karşılarında bulunması gerekecek…  Mesela, iki insan bir hurma ağacı hakkında konuşmak istediklerinde bu anlaşmayı sağlamanın tek yolu o hurma ağacını yanlarına getirmek ya da onun yanına gitmek olurdu… Başka bir deyimle eğer Allah insan denen bu varlığa nesneleri isimlerle sembolize etme yeteneğini bağışlamamış olsaydı, yeryüzündeki hayat gelişemez, son derece ilkel düzeyde kalırdı.” (http://www.enfal.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm    Fizilal´il Kur´an)

Seyyid Kutup, Elmalılının derinlikli ve detaylı anlatığı bu isimlendirme meselesini,  sade bir örnekle, basit bir şekilde anlaşılmasını sağlamıştır. 

Risale-i Nur Külliyatından;

Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara Suresi, 31)

Hazret-i Âdem’in melâikelere karşı kabiliyet-i hilâfet için bir mucizesi olan talim-i esmadır ki, bir hadise-i cüzi’yedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki:

Nevi-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle talim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envâına muhit pek çok fünun ve Hâlıkın şuûnât ve evsafına şamil kesretli maarifin talimidir ki, nevi-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emanet-i kübrâ haml davasında bir rüçhaniyet vermiş ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i mânevîsi olduğunu Kur’ân ilham ettiği …” (erisale.com Yirminci Söz 1.Makam s.384)

Sadeleştirmesi:

Hz Âdemin meleklere karşı halifeliğe kabiliyeti için mucizesi olan isimlerim öğretimidir ki, küçük bir olaydır. Şöyle birçok şeyi içinde barındıran büyük bir kuralın ucudur ki: Âdemoğlu’na çok içerikli kabiliyet yönü ile öğretilen sayısız bilgiler ve evrenin her tarafını kuşatmış çok sayıda fenler ve Yaratıcının sıfatlarını da kuşatıcı bilginin öğretimidir ki, İnsanoğluna değil yalnız meleklere, belki gök ve yer ve dağlara karşı büyük emaneti yüklenme davasında,  bir ayrıcalık ve üstünlük vermiş ve bütün yönleri ile yeryüzünün manevi yetkilisi olduğunu Kur’an bildirir...

 

“Cenabı-ı Hak (c.c) manen şu ayetin(Bakara,31) lisan-ı işaretiyle diyor ki: “Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet davasında rüçhaniyet’ine hüccet olarak, bütün esmatalim ettiğimden; siz dahi, madem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız, bütün esmataallüm edip, mertebe-i emanet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı rüçhaniyet’inize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde, en yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliye ye size yol açıktır. Haydi, ileri!” (erisele.com Yirminci Söz 2.Makam s.354)

Sadeleştirmesi:

Cenabı Hak (c.c) manevi olarak şu ayetin(Bakara,31) işaret diliyle diyor ki: Ey Âdemoğlu! Sizin babanız meleklere karşı halifelik davasında üstünlük tercihine delil olarak bütün isimleri öğrettiğimden, siz dahi madem unun çocuklarısınız ve kabiliyetinin varisisiniz, bütün isimleri öğrenip, büyük emanet mertebesinde bütün yaratıklara karşı üstünlükle tercih edilişinize layık olduğunu göstermek gerekir. Zira evren içinde bütün yaratıklar üstünde en yüksek makamlara gitmek ve yer gibi büyük yaratıklar size boyun eğdirilmiş olmak gibi yüksek mertebeye size yol açıktır. Haydi, ileri!

 

“Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını beyan zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde, “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara Suresi, 31) ayetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in mucizesine mazhar olmuştur.” (erisale.com İşaratü’l-İcaz s.353)

Sadeleştirmesi:

Kâinatın içerdiği bütün çeşitlerin isimlerini, sıfatlarını, özelliklerini açıklamak anlamında insanlığın, fikirlerinin birleşmesiyle meydana gelen binlerce fenler sayesinde “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” ayetiyle Hz Âdemin mucizesini kendisinde göstermiştir.

 

Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti.”  Yani, Cenabı-ı Hak, Âdem’i (a.s.) bütün kemâlâtın mebâdisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidatla halk etmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı on duyguyla teçhiz etmiştir. Ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir.” (erisale.com İşârâtü’l-İ’câz s.357)

Sadeleştirmesi:

Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti.”  Yani, Cenabı Haki Âdemi, bütün mükemmelliğin başlangıçlarını, çekirdeklerini içeren yüksek bir yapı ve bünyeyle betimlemiştir ve bütün şereflerin tohumlarına tarla olarak yüksek bir kabiliyetle yaratmıştır ve varlığı kuşatan yüce bir vicdan ve kapsayıcı on duygu ile donatmıştır. Ve bu üç üstün özellik sayesinde bütün eşyanın gerçekliğini öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün isimleri kendisine öğretmiştir.

Cenabı-ı Hakkın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi (uygulamak)içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır(bağlıdır).

İsimler, isim ve sıfat ve hasiyet(özellik) gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır yahut insanlar arasında münkasım(ayrılmış) olan lügatlerdir(dillerdir).” (erisele.com İşaratü’l-İcaz s. 356-358)

 

“Mûsâ Aleyhisselâm demiş:

 “Senin kelâmın böyle midir?’ Allah buyurdu: ‘Ben bütün lisanların (dillerin) kuvvetine mâlikim.”        ( erisale.com  Sözler,  On Beşinci Sözün Zeyli s.261)

 

Anlaşıldığı gibi, Risale-i Nur da,  Âdeme isimlerin öğretimi ve bununla hilafete layık oluşu; İnsanoğluna eşyaya ait bütün ilim ve fenlere nüfuz edecek, erişecek, donanıma sahip olması, nazara verilmekle beraber, bu bilgiyi de, bir takım alamet, nişan ve dillerle ortaya koyma olarak açıklanmaktadır. Zaten ilim ve fenler bir şekilde dillerle tezahür ediyor, görünüyor ve ortaya çıkıyor.

Ahmet Tekin’den:

Yukarıdaki tefsirlerden ve açıklamalardan sonra, artık yazımızın başına aldığımız ayetin, Ahmet Tekin tarafından yapılan açılmamalı mealini verebiliriz:

Allah Âdem’e, yaratılışa ve değerlerine uygun, varlıklara verdiği isimleri, isimlendirilen varlıkları, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, manaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, gerek duyacağı bütün bilgileri öğretti. Sonra da onları meleklerin önüne koydu. 'Yeryüzünde Âdem’e ihtiyaç olmadığı iddiasında haklı iseniz, bana bunların isimlerini, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, manaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, tek tek ortaya koyun' buyurdu.”    (Bakara Suresi,31 http://www.kuranmeali.org/2/bakara_suresi/31.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx)

İşte Âdemin kan dökücü ve bozgunculuk yapma kabiliyetine rağmen, varlığını, yaradılışını tercih ettiren sebep, ona isimlerin öğretilmesi ve onun da bunları başarıyla dile getirip, halifeliğini yani, yeryüzündeki yetkinliğini ispat etmesidir. Evet, uygulamaya geçilmesi istenilmemesine rağmen, Âdemde böyle fesad ve kan dökücü potansiyel vardı ve Kabil’den, günümüze kadar da insanlık tarihi, bir yönüyle fesat ve kan dökme tarihi olmuştur. Ama insanlık, medeniyetler de kurmuştur. İnsanlık Kainattaki ilmi irfanı da dil kabiliyeti ile ortaya çıkarmıştır. Halifeliğini hak edecek şekilde icraat ta yapmıştır. O gün, Âdem üzerinde bu imtihan gerçekleşti ise, bu gün bu coğrafyada, Âdemoğullarından bir kısmı olan Kürtler ve Kürtlerin isimlendirmeleri olan Kürtçe dili üzerinde cereyan ediyor. Dikkat edildiyse melekler bile, Âdemin olumsuz cephesinden dolayı tedirgin oldukları halde, eşyanın isimlerini söylemesi, yani hak ve hakikati bilmesi ve diliyle ifade etmesi gerçeğinden dolayı, Adem’in yetkinliğini kabul etmişlerdir.

Bu gün melek tabiatlı insanlar, olur olmaz yerde ve zaman da kan dökülmesine itiraz etmelerinde haklı olsalar bile, yine de bu durum, Kürtlerin dilleri olan Kürtçe ile bilgiyi ve hakikati ifade etme gerçeğini, kabul etmelerini engellemez ve bu özelliklerinin inkârını gerektirmez diye bilmeleri lazımdır. Hakikaten, ister şifahi ve ister yazılı, şahsım, dindar Müslüman ağabeylerimiz ve mevcut Kürt siyasi hareketi, Kürt ve Kürtçe meselesine çözüm sunduklarında, sivil resmi, yetkili yetkisiz, buna Devletin zirvesindeki yetkililer dâhil,  Kürt silahlı hareketinin, meleklerin Âdem için hatırlattıkları olumsuz özelliklerini aynen bu mesele de hatırlatmaya çalışırlar. Ve böylelikle sorunu tıkamaya uğraşırlar. Melek tabiatlılıklarına rağmen bilmedikleri ve fark etmedikleri bir gerçek vardır. O da Kürtlerin içinde olumsuzluğa rağmen, yani tasvip etmedikleri bir takım uygulamalara rağmen, insanoğlunun bir kısmı olan Kürtlerin dili ve bu dilleriyle Kâinatın ve eşyanın hakikatlerini söyleyiş biçimi olan Kürtçeyi kabul etmeleri, tanımaları ve tasvip etmeleri gibi önemli bir imtihanla karşı karşıya olduklarını unutmamaları gerekiyor. İblis ise o gün Âdemin bu meziyetini tanımadı. Zaten kıyamete kadar şeytanın bu düşmanlığı, bu meselenin yalnız kişi olarak Âdem için değil, bütün Âdemoğlunun meselesi olduğu ortadadır. Âdemin halife oluşu yani, yeryüzünde halifeliği, yani yetkinlik özelliği, yalnız ibadetinden kaynaklanmıyordu. Çünkü melekler, hamd ile tespih edip kutsamak için varız ve yeteriz demekteydiler. Yani Onun varlığını, yaradılışını ve halife oluşunu, tercih ettiren sebep, ibadetle birlikte, yukarıda izah edildiği gibi kelam, konuşma ve dil ile kâinattaki ilmi, sırrı ve hakikati ifade edebilmesidir. Bütün diller ve bu dillerle ortaya çıkarılan ilimler ve bu ilimler vasıtasıyla anlatılan hakikatler, Âdeme isimlerin öğretimi ile sembolize edilmiştir.

Mademki bu anlam, yani Âdem, bütün insanlığı ve dili de, bütün dilleri temsil ediyor. O halde Âdemoğlundan bir kısmı olan Kürtler ve dilleri olan Kürtçe ve lehçeleri olan kırdki(zazaki) ve kurmanci için de geçerlidir. Bu yetkinlilikleri, insan oluşları ve binler yıldan beri Kürt, yani kurmanc ve kırd(zaza) oluşları ve farklı dil olan Kürtçeye sahip oluşlarından dolayı, kabul edilmeleri gerekir. Veya Âdemoğullarının bir kısmı olan Kürtler, hakikati, ilimleri ile ilimlerini de dilleri vasıtasıyla ifade etme biçimlerini dünyaya göstermeleri ve yetkinliklerini kabul ettirmeye çalışmaları gerekiyor.  Buradan şu sonuç da çıkıyor ki; Kürtçenin, Devletten resmi dil oluşunu talep etmekle beraber, her ortamda, her yerde, çarşıda pazarda, evde sokakta, özel kurslarda veya dershanelerde, medyada bu dili kullanıp, çocuklarına öğretmeleri, kurtuluşları olduğu gibi insan olmalarının gereği olacaktır. Her şeyden önce bu konuya yoğunlaşmaları en önemli çalışmaları olacaktır. Tabi Kürtçeye yoğunlaşmak, Âdemoğlunun diğer dillerini öğrenmemek, sevmemek anlamına hiç gelmez. Çünkü diğer dillerle beraber Âdem, insan olmuştur.

Öyle anlaşılıyor ki, bir dilin zayıf veya zengin oluşu da önemli olmayacaktır. Çünkü Âdem (a.s)’dan dan beri insanlık nesli, nasıl dal budak verip, kavimlere, milletlere ve ırklara ayrılmışsa, öyle de diller de, bir esastan gelişerek insanlıkla beraber gelişmektedirler. Bu köklü ağaçtan bir kısım dallar önce,  bir kısmı daha sonra çıkmıştır. Bu inkişaf yani açılıp yayılma, son meyve, yani son kelime ve son insana kadar ezeli kader olarak, devam edecektir. Örneğin İslam kültür ve birikimi 12.yüz yılda Toledo da Latinceye çevrilmişti. Şimdi ise Latince, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce gibi farklı dilleri netice vermiştir.

O halde Kürtleri dilleri ile birlikte kabul etmek, özellikle Müslümanlar için, değil karşı çıkmak veya ilgisiz kalmak, olsa da olur olmasa ad olur demek veya sosyolojik bir olay görmek, bilakis bir varlık tasavvurudur. Kur’anın insana yüklediği misyonun kabul edilişidir. Âdemoğlunu yeryüzünde halife kılma hikmetini kabul etme gibi dinin temel meselesidir. Bu mesele, başka sosyal ve hukukları içinde barındırmakla beraber, yukarıdaki izahlardan anlaşıldığı üzere bir teoloji, yani bir ilahiyat meselesidir. O gün Âdem, İsimler bilmesinden, yani hakikat bilgisini, dili kullanma kabiliyetinden dolayı tanınmak isteniyordu. Ve bu gün insanlık, Türkiye’de,  İslam dünyasında ve dünyanın önemli merkezinde olmaları hesabiyle bütün dünyada, Âdemoğlu olan Kürtlerin, Kürtçe dilleri ile beraber tanınması imtihanı ile karşı karşıyadırlar.

Denebilir, herkes Müslüman mı? Veya herkes Müslüman’ca düşünmek ve Kur’anın, Âdemoğullarına yüklediği bu hakikatini kabul etmek zorunda mıdır? Doğrudur. Bu anlatımımla, İnsanlığa bu güncel konu üzeriden, Kur’anın hakikatlerini anlatmaya çalıştığım gibi, Müslümanlara da inandığı gerçekleri hatırlatmaya çalışıyorum. Ve öyle eminim ki, Müslümanlar dinlerinin hakikatini ve derinliğini böyle anlasalar, Müslümanların dışındaki kesimlere gerek kalmadan bu meseleyi bu coğrafyada çözmeye yeterli, kâfi ve vafidirler.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Kur’an-ı Hâkim, ne kadar muhteşem bir şekilde insanoğlunun psikososyal yönünü tarif ediyor ve ebedi gerçekliliğini ortaya koyuyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.