1. YAZARLAR

  2. Meryem GÖÇER

  3. İSLAMİ PERSPEKTİFLE YENİ BİR EKONOMİ
Meryem GÖÇER

Meryem GÖÇER

Yazarın Tüm Yazıları >

İSLAMİ PERSPEKTİFLE YENİ BİR EKONOMİ

A+A-

 

İlkel çağlarda tarım, hayvancılık ve toplayıcılıkla başlayan maddi ihtiyaçları karşılama serüveni merkantilizm sonrasında Avrupa’da etkisini hızlı bir şekilde gösteren kapitalizmle kıt kaynakları sınırsız ihtiyaçların karşılanmasına yönelik arayışın bilimine ulaştırdı.

 

Adam Smith ‘Ulusların Zenginliği’ kitabı ile ekonominin bilim olarak kabul edilmesinin başlangıcını sağlamıştır. Özellikle İngiltere’de hızla büyüyen sermaye yeni ihtiyaçları doğurmuş ve sömürge için keşifler artmıştır. Avrupa ülkeleri ile Rusya gibi fabrikaları artmaya devam eden gelişmiş ülkelerde emeğe olan talep artmış nihayetinde bu zenginlik paretoda iyileşme sağlayamamış yani gelir düzeyleri arasında gittikçe genişleyen bir farklılık oluşturmuştur. Buharlı makinelerin icadı sadece şehirleşmeyi değil; artan nüfus sorunlarını, yaşam kalitesinin çoğunluk olan kesim için düşüşünü, çevre kirliliğini, işçi haklarının istismar edilişini, aile yapısının çökmesi gibi onlarca sorunu artırmıştır. Bununla birlikte üretim ve satışlar artmış ve bilimin önemine dair geniş çaplı yayılımlar sağlanmıştır.

Kapitalist sürecin kendini bitireceğini iddia eden Karl Marx yakın dostu Engels ile beraber yeni bir ideoloji oluşturmaya başladıklarında işçilerden büyük ilgi görmüşlerdi. Sosyalist felsefe eşit bir yaşamın var olması gerektiğini vurgularken sosyalizm sınıf yapılarını sosyolojik olarak ele alıp ekonomik sistemle ilişkisine vurgu yapmıştır. Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli eserinde ele alındığı gibi makinelerle entegre olma sürecindeki insanlar artık kendilerini böcek gibi hissetmeye başlamışlardı. Makinelerle çatışma yaşayan insanlar kimi zaman Ludistler olarak ayaklansalar da sermayenin gücünden istifade eden hükümetleri karşılarında buldular. Serbest piyasa ekonomisinin tüm negatif etkilerinden bunalmış insanlar aradan birkaç yüzyıl sonra hayatları pahasına Marx ‘ın ‘Komunüst Manifestosu’ ndan güç alarak ayaklandılar. Kapitalist olmayan bir ekonomiye en iyi sunulan alternatif sermayedarların zenginleşmesini önleyip bu gücü devletin tekeline vermekti. Bu sistem devletin hakimiyetine teslim olma gerekliliğini ve eşitliği iliklerine kadar savunurken Rusya’da milyonlarca insan devlete hizmet ederek kurban edildi. En güçlü savunma sanayisine sahip olunmuşken insanların refah ve yaşam kalitelerinin çöküşü korku saltanatına son verecek ayaklanmalarla yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Dini afyon olarak görmenin ötesine geçen insanların yaptıkları ilk eylemlerden biri kiliseleri açmak oldu. Sistem inşa ettiği ortak yaşam düşüncesinin çürük tahtaları altında ezilmişti.

George Orwell’ın ‘Hayvan Çiftliği’nden kurtulan insanlar liberal felsefenin bireysel yaşamı kutsamasının verdiği hoşnutluğa inanmaya başladılar ve düşünürler kapitalizmin kendisini yenilediğini ifade ettiler. John Maynard Keynes 1929 Buhranını açıklayıp çözümlerini sunduktan sonra 1980’lerde yaşanan stagflasyon krizi ekonomistleri tekrar bir çıkmazın içine düşürdü. Önce Avrupa’da başlayıp daha sonra dünyaya yerleşen serbest piyasa ekonomisi dış ticareti gelişmiş ülkeler lehine iyileştirirken küresel krizlerin etkisini bertaraf etmede yetersiz kaldı. Teknolojinin gelişimi ve finans sektörünün yayılımı arttıkça birbirine bağımlı birçok değişkenin oluşturduğu sorunlardan meydana gelen krizler her konjonktürde dünyanın neredeyse tüm ekonomilerini yıpratmaya devam etti. Ahlaki yaşamı arka plana atan politikaların sürdürülebilirliği tartışılmaya başlandı ve ekonomi biliminin artık tek başına sorunları çözmede yetersiz oluşu diğer bilimlerle etkileşimi artırılarak doğrulandı. Teknoloji ise gelişimini sürdürmeye devam etti ve ekonomik gelişmenin anahtarı olarak kabul edildi. Tüm bu inanışlar Japonya ve Amerika gibi dünyanın en büyük sayılan güçlerinin bilimsel ilerleyişinin ancak göz ardı edilen ahlaki sorunlarının sonucuydu.

Üretimden tüketime yaşamın tümünü etkileyen bu dalgalar sadece ekonomilerin kırılganlığını artırmakla kalmamış; bir köye dönüşen global yaşam din, kültür, psikolojik ve

kitlesel davranışları da etkisi altına almıştır. Maddi yaşamda sağlanan refah artışı tüm ülkelerde aynı ölçüde yaşanmamakla beraber artan şehirleşme problemleri, güvensizlik, sağlık ve iletişim problemleri ile modern insanın yalnızlaşması olgusuna kapitalizmin gölgesinde cevaplar aranmaktadır. Ekonomik krizlerin şirket ve şahıslara verdiği zararlar göze çarpsa da çok boyutlu olan ve artma eğilimindeki sorunlar gelecek kuşakları daha fazla etkileyecek gibi görünmektedir. İnsan ve makineler arasındaki otomasyondan sonra yapay zekanın gelişimi yeni olumlu düşüncelerin açığını göstermekte ve bugün ile geleceğin koordineli yönetiminin olması gerektiği fikri kendini belli etmektedir. Osmanlı devletinin çökmesiyle beraber ekonomilerde yer alan İslami yaklaşımlar daha sonra benimsenmeye çalışılmışsa da Müslüman toplumların realist paradigmalara bağlılığı ve Kur’an ilkelerini ihlal edişleri ile nerdeyse son bulmuştur.

Yeni ekonomilerin oluştuğu bu süreçte bir alternatif olarak görülebilen ve ‘İslam Ekonomisi’ olarak adlandırılan yeni sistemin gerekliliği, yapısı ve unsurlarını ele almak bu çalışmanın amacıdır. 14 asır öncesinin toplumsal ve ekonomik yapısının farklılığı ile 21.yüzyılın içinde bulunduğu yapıyı aynı çatı altında bulunduracak ilkeleri sıralamak muhakkak ki zordur. Temel neden ise Peygamber A.S’ın yaşayan bir örnek olarak insanların içinde bulunmasıyla yönetim ve danışma makamında bulunuyor olmasının verdiği kolaylığın bugün sağlanamaması ve artan teknolojik gelişimle değişen araçların, kavramların doğru konumlandırılması için geç kalınmış olmasıdır. Bazı Müslüman düşünürler kapitalist ve sosyalist sistemlerde bulunan eksikleri ve yanlışlıkları ele almış, İslam toplumuyla benzeşen yönlerini belirtmişlerdir. Mesela Seyyid Kutup Tevhit akidesinin yerleşmesiyle ekonomik çözümleri beraberinde getireceğini savunurken Ali Şeriati kapitalist toplumda bulunan modern insanın kişiliğine dikkat çekmiştir. Homo economicusun yani her zaman çıkarlarıyla hareket eden bireyin gerçek huzuru bulamayacağını ifade etmiştir. Bu çalışma İslam ekonomisinin tüm yönlerini ele alıp açıklamayı iddia etmemektedir. Fakat makul bir çerçeve oluşturup bakış açısı oluşturarak söz konusu ekonomiye küçük bir katkı-fayda sağlamanın önemine haizdir.

İslami perspektifle yeni ekonomiye bakış açısı için meseleyi Türkiye özelinde ve Kur’an’dan sadece birkaç ayet alarak incelemek işi kolaylaştıracaktır. Peygamber A.S’ ın sünnetinin Kur’an Kerim’i tamamladığı ve anlamaya yardımcı olduğu bilincinden hareketle 622 sonrası Medine toplumunun yapısına dikkatleri çekmek yerinde olacaktır. Bu bağlamda ele alınacak olan sorunlar makro ve mikro düzeyde kategorize edilecektir. Ancak ayetlerin bağlayıcılığının her halükarda geçerli olacağı asla unutulmaması gereken ilk kuraldır. Hz Adem A.S’ dan bu yana tüm Peygamberlerin ilk vazifesi Tevhidi açıklamak ve Allah’ın otoritesinin tüm her şeyin üzerinde olduğu gerçeğini kabullendirmekti. Dolayısıyla Kur’an ayetleri tefsir ve tevil edilse de ilkeler kat’idir ve çarpıtılmaması, yanlış ifade etmeye yönelik tutumların sergilenmemesi gerekir. Nihayetinde haram olan bir eylemin savunuculuğunu yapmak iyi niyet olsa dahi yine haramdır ve farkında olmaksızın, aşırı zora sokacak ya da hayati baskıyla ya da unutarak yapılan eylemler için Allah’ın merhametine sığınılmalıdır. Ayrıca bu dünyada vazgeçilen bazı isteklerin her iki dünyada saadet getireceği ve sadece matematiksel olarak zihinde canlanabilen sonsuz ifadesinin yaşanacağı ahiretin önemi zihinde sürekli canlandırılmalıdır. Her nefis ölümü tadacaktır (Ankebut/57). İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla nefsini satın alır .Allah, kullarına karşı şefkatli olandır ( Bakara/207).

A’raf 31.ayette israfın haram olduğu ve Allah’ın israf edenleri sevmediği açıklanmıştır. Bu bağlamda ölçü iki düzeyde ele alınmalıdır. Makro boyutta israf; kamu harcamaları, hükümet ve kurum giderleri gibi ulusal harcamalar çerçevesinde incelenmelidir. Devletin kişi ve kurumlarının yaptıkları -kurum adına- harcamaların ölçüsü son derece hassas olmalıdır ki ulusal gelir tüm ülke halkının ortak payıdır ve bu değerin hesapsızca harcanması

kat’i suretle engellenmelidir. Şöyle ki kurumlarda kullanılan enerji kaynaklarından malzemelere kadar tüm unsurların kullanımında titizlik gösterilmelidir. Bu mesele o denli önemlidir ki tavize yer verilmesinde oluşturulan yeni yapının zarar göreceği hatta bunun topluma yansıyacağı unutulmamalıdır. Yani bir kanadı devlet kurumlarının olduğu ve içinde eğitimi barındıran bir sürece işaret edilmektedir. Ayrıca borçlanma hususu son derece önemlidir ki gider ve gelirlerin denkliğinin sağlanması durumda buna gerek kalmayacaktır. Rüşvet,yolsuzluk gibi adi suçların cezası caydırıcı nitelikte ağır olmalı ve devlete ait malı çalanlar ile zarar verenlerin muhakkak cezalandırılmaları gerekmektedir. Nihayetinde belirtilmesi gereken önemli bir konu da maaş ve ücretlerin adil bir şekilde pay edilmesi gerektiğidir. Hz. Peygamber A.S ve yakın arkadaşlarının devlet yönettiklerinde dahi son derece sade bir yaşamları olduğu hatırlanmalıdır. Bu meselenin hassasiyeti bizzat kendi başına önemli bir yer kapsamaktadır. Böylece kişiler devletten rant elde etmeye çalışmadan sadece alın teriyle hizmet etmek için çalışacaklardır. Mikro boyutta israf ise hane halkları ile firmalar açısından ele alınmalıdır. Toplumda aile kurumları için eğitimler düzenlenmeli ve her yaş grubundan insanlar bu konuda bilinçlendirilmeli ve sorumluluk verilmelidir. Firmalar kendi çaplarında seminer veya toplantılarda israf üzerine bilinçlendirme ve uygulamaya geçirme konusunda çaba gösterirlerse daha yüksek kar elde etme sonucuna ulaşacaklardır. Son olarak oldukça önemli ve kapsamlı olan bu konuda bilinç oluşturma, denetim ve gönüllük esasının daha kalıcı ve arzu uyandırıcı olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.

Kur‘an da ‘Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir (İsra/35)’ gibi ölçüye dair ayetler mevcuttur. Ölçü konusu o kadar önemlidir ki Hz Şuayp Peygamberin kavmi olan Medyen halkı bu sebepten ötürü helak edilmişlerdir. Kapitalist sistemin etkilerinin en fazla hissedildiği konulardan biri ölçüde adil olmama meselesidir. Her ne kadar tüketici hakları kanunlarında tüketici hakları korunsa da uygulamada eksik olduğu fark edilmektedir. Adam Smith gibi iktisatçıların iddia ettiklerinin aksine kar ve çıkar odaklı yapılan bireysel çalışmalarda görünmez el piyasayı düzenlemez aksine krizlerin daha derin olmasını ve çöküşü hızlandıran önemli bir etmen budur. Toplumsal faydayı ön plana çıkararak her bir birey diğer bireylerin de faydasını düşünmeli ve kazan-kazan stratejisini benimsemelidirler. Üreticilerin satışlarında sadece malın reklamını yapıp satmak yerine müşterilere güven vermeleri artık işletme alanında da ilgi çekici konulardandır. Böylece emek harcayıp çalışan ve elde ettiği kazançla ürün almak isteyen bir müşteriye yanlış bilgi verilmesi, sağlıksız ve bağımlılık yapan ürünlerin satılması, malın değerinden daha yüksek fiyata satılması gibi kandırılma hissinin oluşmasına neden olacak her türlü eylemler güven, dürüstlük, sağlıklı iletişim, başarılı ticaretin önünde engellerdir. Ölçü hususunun en sağlıklı uygulanabilirliğinin başka birtakım yolları da mevcuttur. 24 Ocak 1982 kararlarıyla benimsenen ihracata dayalı büyüme stratejisinin yeniden ele alınması ve bu kararların ülke ekonomisine net faydası üzerinde çalışmalar-tartışmalar yapılmalıdır. Yerli üretimin artırılması ve dışa bağımlılığın azaltılması belirtilmesi gereken konulardır. Doğrudan yabancı yatırımların ülke ekonomisine zarar vermeyecek şekilde üretim yapmaları ve inanç, kültür gibi değerlere doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermelerinin önüne geçilmelidir. Her tür işletmeye karşı çalışan hakları güvence altına alınmalı, iş kazalarının önüne geçilmeli ve çalışma saatlerinde düzenlemeler sağlanmalı ki çalışanların ilim, ibadet, aile ve sanatla ilgilenmeye vakit bulmaları sağlanabilsin. Burada amaç boş zaman oluşturmak değil kişileri sadece bir üretim aracı olarak görmenin önüne geçmektir. Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde oldukça iyi yansıtılan bu durumda kişiler değersizleşmekte ve sadece kazanç sağlama görevi olan robotlara dönüşmektedirler. Yine belirtmek gerekir ki emek faktörüyle alakalı konuda daha geniş analizlerin yapılması gerekir. Yeni çözümlerden kaçınmadan ve her bir kişinin hak ettiği kazancı elde etmesine olanak verecek düzenlemeler bulunabilir. Ayrıca İslam

topraklarında tüm kaynakların en verimli olacak şekilde değerlendirilmeleri ile işsizlik sorunu da aşılabilecektir. Ek olarak haram ve yasak olan malların kazancını sağlayan, uyuşturucu gibi zararlı maddelerle kişi ve topluma zarar verenlerin en ağır caydırıcı cezalar almaları ile her tür kötü işler engellenmelidir.

Hz. Peygamber A.S’ ın vefatından kısa bir süre sonra Hz. Ebubekir’in zekat vermeyenlere savaş açtığı bilinmektedir. Kur’an da zekat vazifesi namazla eşdeğer görülmüştür. Zekat uygulandığında sadece devlet, sivil toplum kuruluşları ve yardımsever kişilerin yüklendiği bu sorumluluk, imkanı olan her kişinin vermesiyle toplumdaki ihtiyaç sahipleri,; yetimler, dul kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çalışma imkanı olamayanlar ile geliri düşük olanların yaşam kaliteleri iyileştirilmiş olacaktır. Böylece gelir seviyeleri arasındaki farkın azalmasının yanı sıra toplumsal gelişim ve refah sağlanacaktır. Bu konuya dahil edilmesi gereken bir husus ta ihtiyaç sahibi olmayanların doğrudan veya direkt olarak kişilerden dilenmeleri ve dolandırmalarının önüne geçmek gereğidir. Dolayısıyla devlet gelen zekatın her bir kuruşunu ehemmiyetle muhafaza ederek, titizlikle araştırdığı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmalıdır. Devletin her bir kurumda olduğu gibi zekat için de muhasebe kayıtları tutulurken kontrol ve denetim sürdürülmeli, istismara açık alan bırakılmamalıdır.

Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber A.S.’ın ifadesiyle faizin haram olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. Faiz konusunda yapılması gereken bankaların kamulaştırılmasıdır. Tasarruf sahiplerinin verdikleri para ve benzeri araçların ancak devlet eliyle muhafaza edilip karşılık alınmadan zaruri derecede ihtiyacı olanlara borç verilmesi en uygun seçenek olarak görülmektedir. Bir alternatif olarak sunulan kalkınma bankalarının faiz getirisi elde edecek veya elde ettirecek her türlü tutumuna önlem alınabilirse meşru olabilir. Kalkınma bankaları sadece aracı statüsünde ihtiyaçları karşılayacak işlevlerde bulunmalıdır ve kar dışında kazanç sağlayacak nakdi borç verme eyleminden uzak durmalıdır. Faizin varlığı ülke ve borç sahibi kişiler için borç yükünü artırmakta ve zarar edilmesine sebep olmaktadır. Ayrıca emek harcamayan kişilerin haksız kazanç sağlamalarına etki etmektedir. Bunun yanı sıra özellikle 21. yüzyıl kırılgan ekonomilerinde faizden kaynaklanan krizler döviz kuru, enflasyon gibi değişkenleri etkilemekte bunun sonucunda ithalat, ihracat, işsizlik, cari açık, üretim gibi birçok faktör olumsuz etkilenmektedir. Tıpkı domino taşlarından birinin hareketiyle tüm taşların değişmesi gibi faiz problemi finans ve reel sektörü olumsuz etkileyecek birçok değişkeni harekete geçirir. Alkollü içeceğin bir şişesinin de bir zerresinin de haram olması gibi faizin ulusal olanı da kişiler arasında uygulanan en küçük sayılabilecek miktarının da haram olması aynı düzeydedir. Allah insanların iyi olmasını, kurtuluşu ve ıslah olunmasını ister. Kur’an yasalarının varlığı kişi ve toplumun faydası içindir. Emirleri çiğnemek ise azap gerektirir çünkü her kişinin eylemi hem itaatsizlik hem de toplumsal suçtur.

Vergi düzenlemeleri ise adalet çerçevesinde yürütülmelidir. Artan oranlı verginin şeklinin en makul olduğu görülmektedir. Yapılması gereken yeni düzenlemelerin adil olması önem arz etmektedir ki tüketicilerden alınan vergilerle alakalı sorunlar vardır. Gelir seviyesi düşük kişilerden, zaruri ihtiyaç olan mal ve hizmetlerden vergi almaktan kaçınılmalı ve sosyal devlet ilkesine uygun olmalıdır. İbn_i Haldun Mukaddime eserinde vergi konusunu ele almıştır. Vergilendirme yöntemi kadar önemli olan konu verginin nereye nasıl harcanacağıdır. Bu düzlemde kamu maliyesi alanında yeniliklere ihtiyaç vardır.

İslam ekonomisin uygulandığı bir ülkede öncelikle İslam Hukukunun geçerli olması gerekmektedir. Hakeza yukarıda ifade edilen meselelerde ticaret hukuku, vergi hukuku, şirketler hukuku ve anayasa hukukunun değiştirilmeye ihtiyacı olduğundan söz edilmiştir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin şartsız uygulanabilmesi ancak bu koşulda geçerli olabilir. Kur’an’ın

anayasa olduğu toplumda kişiler devlet çalışanı olma ayrıcalığına sahip olmayacak ve kurallar en büyük şirketler dahil toplumun tüm kesimine ayırt etmeksizin uygulanabilecektir. Bu hususlara dikkat edilmediği takdirde yani sadece nispeten fayda sağlama amacı güdüldüğünde ise yeni düzen asla bir İslam Ekonomisi Sistemi olmayacaktır. Burada hatırlatılması gereken bir örnek müşriklerin Hz. Peygamber A.S’ a gelerek bir döngü şeklinde dinlerini ortak yaşayabileceklerini ifade etmeleridir. Kur’an Allah’ın otoritesinin en üstte ve tek olduğunu defalarca vurgular. Daha önce belirtildiği gibi tüm Peygamberlerin ortak amacı Tevhidi tebliğ etmek olmuştur. Müşriklere cevap Kafirun Suresi ile gelir. Herkes ve her toplum kendi inandığını yaşar, yaşamalıdır. Daha bir asır önce bu topraklara gelip işgal etmeye ve sömürmeye çalışanlara benzeyerek ya da verdikleri reçeteleri kullanarak hatta bunu Kur’an ile sentezlemeye çalışarak iyi bir ekonomik sistem oluşturmak asla mümkün değildir. İslam Ekonomisi orijinal, kolaylaştıran, adil ve özgün olandır.

Liyakat olgusunun önemi ayrıca ele alınması gereken bir husustur. Her iş ehline verilmeli ve her türlü haksız kazanç önlenmelidir. Toplumda en kritik sorunlardan biri olan genç işsizliğin çözümüne dair reel sektörde hareket oluşturacak yatırımlar oluşturulmalıdır. Bunun dışında medyada gereksiz ve ahlaki olmayan yayınlardan elde edilen kazançların önüne geçilmelidir. Fuhuş, her türlü kumar ve bahis, fal ve büyü gibi işlerden kazanç sağlanamaması yönünde her türlü tedbir alınmalıdır. Bu tür gayriahlaki işlerde hem yasalar yoluyla hem de toplam talebi azaltma yönünde eğitici eylemler gereklidir. İslam Ekonomisi Sistemi baskı dayatma aracı değildir ancak daha adil ve iyi işlerin oluşabilmesi için öncelikle toplumdaki çirkin, haksız işlere son verilmesi gereği Tevhit akidesinin bir öğretisidir.

Peygamber A.S’ ın ümmete emanet ettiği ve bizzat eliyle yetiştirdiği Ehl-i Beytten Hz. Ali’nin halifelik makamında iken diğer halifeler gibi hassasiyet gösterdiği meseleler üzerinde durulması gereken konulardandır. Ümmete yönetici olan İmamın tüm zamanını çalışmaya ayırdığı, idarecileri tayin ederken ki tarafsız ve adil tutumu, en küçük bebeğin hakkını teslim etmedeki hassasiyeti ve kamu malının israfının, gasp edilmesinin önündeki duruşu söz konusu dönemde yaşanan tartışmalara nokta koyacak tavırlardır. İslami bir yönetim, idare, ekonomi nasıl olmalıdır sorusunun cevabını barındırmaktadır. Diğer halifeler döneminde problemlerin bu boyuta gelmemesi münasebetiyle bu meseleye değinilmiştir. Yine İslam Ekonomisinin nasıl olması gerektiğine dair bir örnek Hz. Hasan ve Hüseyin’in kararlı duruşlarıdır. Yezid modeli yöneticiliği halkı sömürme, israf etme, haksızlıklar ve torpil mekanizmasını üst seviyede kullanma aracı olarak kullanan her türlü yönetim sistemine başkaldırıyı yapanlar Peygamber’in en yakınları olmuştur. İslam Ekonomisi Sisteminin uygulanışında hiçbir kimsenin din ya da kamu adına ümmete ait olanı almasına müsaade edilemez.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.