1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. İslâmî İnşa ve Nebevî Gelenek-2/Arş.Gör. Erkan Baysal
İslâmî İnşa ve Nebevî Gelenek-2/Arş.Gör. Erkan Baysal

İslâmî İnşa ve Nebevî Gelenek-2/Arş.Gör. Erkan Baysal

A+A-

 

 

Biri genel diğeri özel olmak üzere İslam’ın iki anlamı vardır. Genel anlama göre İslam, ilk Peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği dinleri ifade eder. Farklı zaman ve zeminlerde insanlığın ihtiyacına binaen nazil olan bu dinler ve vahiyler, dini pratik ve hukukta farklı olsalar da inanç ilkelerinde hepsi ortaktır. Zaten inanç ilkelerinde farklı olmaları vahyin özü ve doğruluğu ile çelişmektedir. Çünkü hangi zamanda olursa olsun semavi dinler ve ilahi vahiy, Allah’ın zat ve sıfatları, ahiret ve diğer haberlerde farklı şeyleri dile getirmiş olsalardı bu durum, onların doğruluklarına halel getirmiş olacaktı. Buna karşılık dini pratik ve hukuk konuları ise inşâî hususlardır. Bu konularda ilahi irade farklı şekillerde tecelli edebilir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in şeriatında haram olan bir şeyin başka bir peygamberin şeriatında helal olması veya tam aksi bir durumun da olması vahyin amacı açısından gayet doğaldır. Kuşkusuz bu da vahyin özü ve onun doğruluk sıfatına bir halel getirmemektedir. Vahyin amacına bakıldığı takdirde bunun böyle olması da gerekir. Çünkü farklı zaman ve zeminlerde nazil olan vahyin bir amacı da muhatap kitlenin ihtiyacına binaen hukuk ve dini pratiklerde yeni hükümler koyma ve bir kısım eski hükümleri değiştirmektir. Bu ayet; “(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın” (Maide, 48) ve Hz. Peygamberin; “Peygamberler babaları bir kardeşler gibidir, anaları ayrı ayrıdır, dinleri birdir” sözü,  peygamberler arasında başta tevhit olmak üzere akide birliğini ifade etmektedir.  Özel anlama göre ise İslam,  son Peygamber Hz. Muhammed’in getirdiği ve Kur’an’da somutlaşan dini ifade etmektedir.

Nebevi gelenek hakkında konuşurken yukarıda ifade ettiğimiz Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’le son bulan İslam’ın genel anlamını kastediyoruz. Tarihsel olarak İslâmî inşanın en temel dinamiği kuşkusuz nebevi gelenektir. İlk Peygamber Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar oluşmuş dini geleneğe “nebevî gelenek” diyebiliriz. Kur’an ve Hz. Muhammed’in model şahsiyeti ile oluşmuş İslâmî inşanın en önemli hususlarından birisi bu geleneğin tarihi, kahramanları, insanlık üzerindeki etkisi, farklı medeniyetlerdeki izdüşümü ve ilkeleridir. Kur’an’ın neredeyse üçte biri bu geleneğe değinir. Buna açıktan veya zımnen değinmeyen bir sure nerdeyse yoktur. Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Yusuf gibi bu geleneğin kahramanları, onların kavimleri ile mücadeleleri, toplumlara yönelik hidayet ve ıslah çabaları sürekli vurgulanır. İman, İslam ve ahlak eksenli bir toplumun inşasında bir geleneğe referansta bulunmak zorunludur. Çünkü her din, ideoloji ve düşünce, mutlaka daha önce insanlık tarihi boyunca oluşmuş bir geleneğe referansta bulunarak inşasını tamamlar. Bu yüzden Kur’an’ın büyük bir kısmı, Müslümanlara sürekli söz konusu nebevi geleneği hatırlatır. Daha açık bir ifadeyle bir felsefe veya düşünce tarihi eserinde filozof, kuram ve düşünceler yer aldığı gibi Kur’an’da da farklı zaman ve zeminlerde insanlığa hitap eden peygamberler,  onların şeriatları ve örnek şahsiyetleri yer alıyor.

İmana dayalı bir toplum ve mümin bir bireyin yetişmesinde en önemli faktörlerden birisi, nebevi geleneğin hakkıyla idrak edilmesidir. Bu idrak evren, toplum ve insanın yorumlanmasında vazgeçilmez bir önemi haizdir. Çünkü insanlar, kurulu bir dünyada gözlerini hayata açarlar. Onlardan önce yeryüzünde tarihin seyrini değiştiren ve yeni oluşumlara neden olan sayısızca hâdise meydana gelmiştir. Onları yorumlamak ve nedenlerini anlamak için mutlaka bir gelenekten istifade edilmesi gerekir. Bu konuda ana hatlarıyla tarih boyunca iki büyük gelenek söz konusudur. Birincisi; başta evrenin ortaya çıkışı olmak üzere tarihte vuku bulan olay ve oluşumları, maddi/seküler/dünyevi bir gözle okumaktır. Bu okuma tarzının her zaman farklı şekillerde var olduğu bilinmektedir. Kâfirler Peygamberleri inkâr ederken; "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir" (Casiye, 24), “Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz (Mü’minun 37)”. İkincisi ise başta evrenin yaratılışı olmak üzere meydana gelen olayları yorumlarken ilahi iradeyi ihmal etmeyen, hatta çoğu zaman onu merkeze koyan açıklama tarzıdır.

Bu iki gelenek arasında esasta çok önemli farklar vardır. Hepsini detaylıca ele almak, dinler tarihi ile felsefe tarihi açısından oldukça güçtür. Ancak İslâmî inşada iki gelenek arasındaki farkların ana hatlarıyla çok iyi kavranması ve onun bu esaslar ekseninde oluşması gerekir. Bu açıdan Kur’an’ın tamamına bakıldığı zaman nebevî geleneği, dünyevî/dehrî gelenekten ayıran dört temel özellik vardır:

Birincisi; nebevî gelenek Allah, insan ve evren hakkında külli bir bakış açısına sahiptir. Seküler/dehrî gelenekler; Allah, evren ve insan arasında çoğu zaman ayrım koydukları halde nebevî gelenek bunları bir bütün ve yekpare olarak görür. Bu geleneğe göre evrende mutlak olarak bir abes veya yokluk söz konusu değildir. Ruhlar âleminde başlayan süreç; dünya, berzah ve kıyamet olarak devam eder. Başta dünya olmak üzere evrenin tamamı ilahi iradenin bir eseridir. Dumanın ateşe, ışığı güneşe ve ıslaklığını suya delalet ettiği gibi evren de Allah’ın varlığı ve birliğine delalet eder. Bunun dışında onun mutlak olarak mesken edinmesi veya Allah’a karşıt bir şekilde konumlandırılması söz konusu değildir. İslam düşüncesinde evrenin bu konumuna bazen “halk/yaratma”, bazen “sudur/taşma”, ve bazen de “işrak/aydınlanma” olarak işaret edilmiştir. Bu ifadeler ve onların işaret ettiği metafizik gelenekler arasında ciddi farklar olmakla birlikte hepsinde de evren Allah’a bağlı, bağımlı ve O’na karşı ikincil bir konumdadır. Dolayısıyla evren Allah tarafından yaratılarak insanın hizmetine sunulmuş ve ona emanet edilmiş bir varlıktır. Onun ilahi iradeden bağımsız meydana gelmesi veya varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bu gelenekte insanın konumu Allah ile evren arasında bir durumu ifade etmektedir. İnsana düşen görev ise kendisine tevdi edilen bu emanete hakkıyla sahip çıkmak, onunla Allah’ın isim ve sıfatlarına istidlalde bulunmak, yeryüzünü imar etmek, adaleti ikame etmek ve evrenin doğal olarak Allah’a ibadet ettiği gibi insanın da aynısını iradi olarak ortaya koymasıdır. Allah şöyle buyurur; “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyyat, 56) “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor" (Ahzap, 72), “Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız. Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (Yunus, 13, 14)”.

İkincisi, nebevî gelenek, insanlık tarihini değiştiren olayları diğer geleneklerden farklı bir şekilde yorumlar. O, devletlerin ortaya çıkması, kurulması ve yıkılması, ümmetlerin tarih sahnesine çıkması, güçlenmesi ve kaybolması gibi tarihi olay ve dönüm noktalarını tespit ederken ilahi iradeyi dikkate alır. Bu açıdan modern seküler tarih anlayışlarından farklı olarak Kur’an; tarihin birçok belirleyici hadiseleri nübüvvetle ilişkilendirir. Hz. Nuh kavminin helaki ve Firavun’un suda boğulması gibi insanlık tarihinin en büyük hadiselerini insanlığın, Allah ve Peygambere karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmemesi gibi Allah’ın evrendeki iradesi ile ilişkilendirir. Ancak modern seküler tarih anlayışlarında nübüvvet ve enbiyanın yeri olmadığı gibi böyle bir yorum tarzının da olması söz konusu değildir. Allah şöyle buyurmaktadır; “Şüphesiz biz, bu memleket halkı üzerine, fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz. Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavm için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık. Medyen'e de kardeşleri Şu'ayb'ı peygamber olarak gönderdik. Şu'ayb, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Ahiret gününe ümit besleyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" dedi. Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Âd ve Semûd kavimlerini de helâk ettik. Bu, onların (harap olmuş) yurtlarından size besbelli olmuştur. Şeytan, onlara işlerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Hâlbuki onlar gözü açık kimselerdi. Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı”, “Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı” (Ankebut, 34-40).

Üçüncüsü; nebevi geleneğin kahramanları; sultan, kral ve imparatorlar değil peygamberler, sahabe, salih kullar ve havarilerdir. Kral olan peygamberlerin de krallık vasıfları değil daha çok nübüvvet vasıfları ön plandadır. İslâmî inşada birey ve toplumların örnek aldıkları model şahsiyetler ve kahramanlar oldukça önemlidir. Çünkü tarihte kahramanları olmayan bir millet ve toplum yoktur. Hatta çoğu zaman kahramanların değişimi bizatihi toplumsal değerlerin değişimini beraberinde getirir. Bu yüzden Müslüman âlimlerin kahir ekseriyeti, peygamberler gibi sahabeyi de tartışma konusu yapmamışlardır. Günümüzde İslam’a savaş açan kişilerin öncelikli olarak İslam tarihinin tamamını, sahabe ve âlimleri değersiz kılmalarının nedenlerinden biri de budur. Kur’an’a bakıldığı zaman insanlık tarihinin kahramanları olarak Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yusuf ve diğer peygamberler zikredilir. Allah şöyle buyurmaktadır: “Kitap'ta İbrahim'i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi” (Meryem, 41), “Kitap'ta, Mûsâ'yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resûl, bir nebî idi (Meryem, 51) ”, Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebî idi (Meryem, 56) ”, “ (Ey Muhammed!) Nûh'u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık (Enbiya, 76), “Dâvûd ile Süleyman'ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk” (Enbiya, 76), “Eyyûb'u da hatırla. Hani o Rabbine, "Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti” (Enbiya, 83), “İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi. Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi” (Enbiya 85,86), “Zünnûn'u da hatırla “Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” (Enbiya, 87), “Zekeriya'yı da hatırla. Hani o, Rabbine, "Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın" diye dua etmişti” (Enbiya, 89), “Irzını korumuş olan kadını da (Meryem'i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık” (Enbiya, 91), “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107).

Dördüncüsü; nebevî geleneğin en bariz özelliği bilgi kaynaklarında ortaya çıkar. Hatta bu özellik nebevî geleneğin en temel özelliği ve özünü ifade eder. Çünkü nebevî gelenek vahiy eksenli oluşur. Vahiy de Yüce Allah’ın bir peygamber aracılığıyla insanlara aktardığı farklı bilgileri, emir ve yasakları içerir. Burada nebevî geleneği farklı kılan en önemli husus, insanlık tarihi boyunca genel olarak kabul edilen duyu verileri ve akla yeni bir kaynak eklemesidir. İnsanlık tarihi boyunca merak konusu olan birçok soru ve sorun nebevî gelenekte bu kaynakla çözüme kavuşturulmaktadır. Kuşkusuz bunun başında Allah, O’nun zat ve sıfatları, âlemle ilişkisi, mebde ve meâd konuları yer alır. Böylelikle tecrübe ile ortaya çıkan, ancak nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen birçok tecrübi bilgi metafizik eksenli ilahi irade ve fıtratla ilişkilendirilerek açıklanır.

Metafizik, felsefe ve düşünce tarihini bilenler, vahyin bilgi boyutunun ne denli önemli olduğunu kavrarlar. En popüler bilimsel teoriler olan Newton mekâniği, Kuantum teorisi, Kartezyen anlayışı ve izafiyet teorisi gibi bilimsel kuramların; organizma, dil ve muhakemeyi açıklamakta yetersiz olmaları vahye dayalı bilginin doldurduğu boşluğun önemini daha da arttırmaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman vahiy, sadece metafizik âlemden bilgi aktaran bir araç değil aynı zamanda metafizikle fizik arasında dengeyi kuran, materyalizm ve spiritüalizmde olduğu gibi birisini diğerine heba etmeyen bir misyonu da icra eder. Kur’an, Allah varlığına istidlal ederken özellikle “dil”, “renk” “kalem” ve “beyân/ifade etmeden” bahsetmesinin bir nedeni de bunların fizik kuralları içerisinde açıklanamıyor olması muhtemeldir. Allah şöyle buyurmaktadır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti”(Allak, 1-5),“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır” (Rum, 22), “Rahmân Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti” (Rahman, 1-4).  Dolayısıyla onların Allah’a delaleti daha güçlü ve daha kolaydır. İçinde “hak”, “doğruluk”, “ilim” ve “hikmet” gibi ifadelerin yer aldığı ayetlerin çoğu vahyin bu boyutu ile ilgilidir. Allah şöyle buyurmaktadır: “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Resulünü hidayet (doğru inanç) ve hak din (İslam) ile gönderen O’dur. Fiili şahit olarak Allah yeter” (Fetih, 28), “Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Ali İmran 164).

Tarihi objektif bir şekilde okuyanlar, dünyanın farklı yerlerinde peygamber olarak bilinen ve peygamberlerin vasıflarını taşıyan birçok ismin bilim, kültür, medeniyet ve sanata katkıda bulunduklarını görecektir. Buna örnek olarak Hz. Âdem (ziraatçılık), Hz. Şid (dokumacılık, örücülük ve mensucatçılık), Hz. İdris (İğnenin icadı, delinmesi ve terzilik), Hz. Nuh (marangozluk), Hz. Yusuf (saatin icadı ve toprak mahsulleri), Hz. Davud (demircilik ve zırh icadı), Hz. Süleyman (bakır madenciliği), Hz. İlyas (dokumacılık ve iplikçilik), Hz. Üzeyir (bahçıvanlık), Hz. Lokman (hekimlik ve eczacılık), Hz. Zekeriya (marangozluk) ve Hz. İsa gibi peygamberler verilebilir. İslam medeniyetinin banisi olan Hz. Muhammed’in birey, toplum ve insanlığa kazandırdığı şeyler oldukça fazladır. Gerek Doğu gerekse Batı’da bu konuda yapılmış önemli çalışmalar vardır. Bununla birlikte Buda ve Sokrat gibi peygamber olmadıkları bilinen bazı büyük filozof ve düşünürlerin hayatları da onların peygamber olabileceklerini güçlü bir şekilde akla getirmektedir. Dolayısıyla nebevî geleneğin iman, amel ve ahlakla birlikte insanlık tarihinde bilim ve kültür gibi konularda da öncülük ettiği görülmektedir.  Bu da onun bilgi boyutu ile ilgili bir durumdur. Bu bilgilerin bir kısmı Kur’ân’da bir kısmı da diğer semavi kitaplar ve dini kaynaklar da yer alır.  Yüce Allah bir kısmına işaret ederek şöyle buyurmaktadır; "Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır. (Nûh) gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: "Bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz." (Hud, 37,38), “Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik. "Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin" dedik ve "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik. Süleyman'ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız” (Sebe, 10-12).

İfade ettiğimiz; “Allah, insan ve evrene dair külli bakış açısı”, “tarihsel olaylar ve oluşumları yorumlama tarzı”, “model şahsiyet/kahramanlar”, “metafizik-fizik etkileşimi” ve “bilginin inşasında” konularında nebevî gelenek, diğer geleneklerden esastan ayrılır. Bu ayrımın basit bir ayrım olmadığını bilmek gerekir. Çünkü bunun, hayatın her sahasında izdüşümleri ve sonuçları vardır. Seküler bir hayat ve evren yorumu karşısında şaşkına dönmüş Müslüman bireylerin, ilk yapmaları gereken şeylerden birisi de Allah, evren ve insan hakkındaki nebevi geleneğin tutumu ve yorumunu kavramalarıdır. Çünkü bu geleneğin hakkıyla kavranması, dünyevî/dehrî/maddi anlayışlar ile İslâmî anlayışın birey ve topluma sunduğu model de tam olarak kavranmış olacaktır.

Aynı zamanda bu geleneğin yanlış anlaşılması, yorumlanması, tahrif edilmesi ve Allah, insan ile evren konularında bir sapmanın yaşanması; Yahudilik, Hristiyanlık ve bir kısım İslâmi fırkalarda olduğu gibi akide, ahlak ve amel açısından büyük eksen kaymalarına neden olur. Tevhit eksenli bir din şirke ve Allah’a kulluk eksenli bir anlayış da insana kul olma tarzına dönüşebilir.  Her şeyin mutlak hâkimi ve otoritesi olan Allah yerine bir nebi, veli veya idareci rab edinebilir. Kur’an’ın bu konudaki uyarıları çok fazladır.  


       

YAZARIN YAYINLADIĞIMIZ DİĞER MAKALELERİ:

İslâmî İnşa -1/Arş.Gör. Erkan Baysal

İslam ve İnşa/Arş.Gör. Erkan Baysal

DİNÎ RADİKALİZM VE YIKIM/Arş.Gör. Erkan Baysal

İLİTAM, İLTİÂM, İLLET-İ TÂM/ Arş.Gör. Erkan Baysal

Endülüs’te Medeniyetimizi Suriye’de İnsanlığımızı Kaybettik/ Arş.Gör. Erkan Baysal

Ramazan’ın Misyonu/ Arş. Gör. Erkan BAYSAL

MUHAKKİK VE RABBÂNİ BİR ÂLİMİN (MUHAMMED SALİH EKİNCİ) MECLİSİNDEN      NOTLAR/ Arş. Gör. Erkan BAYSAL

Bediüzzaman/Ğaribüzzaman (Said’e Bin Selam Olsun)/ Arş.Gör. Erkan Baysal

TEKFİR VEYA IŞİDÇİLİK/ Arş.Gör. Erkan Baysal

Hadis Usulü "Yalan Uydurma" Usulü müdür?/ Arş.Gör. Erkan Baysal

SURİYE SAVAŞI VE COĞRAFYAMIZIN GELECEĞİ / Arş.Gör. Erkan Baysal

KUR'AN LAFZI ALLAH'A AİT DEĞİL Mİ?/Arş.Gör. Erkan Baysal

Eş'ârî "Değer Anlayışını" Eleştirirken Ne Kadar Mutezile veya Mâtürîdî’yiz?/Arş.Gör. Erkan Baysal

Politik, Toplumsal ve Epistemolojik Sünnilik/Arş.Gör. Erkan Baysal

 

Etiketler : , ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.