1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. İSLAMİ DURUŞ
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

İSLAMİ DURUŞ

A+A-

İnsanlık tarihiyle yaşıt olan İslami söylem ve eylemler yaşam anaforunun çıkmaz sokaklarındaki bulanık havaya karşın hareketli bir mekanizma işlevine sahiptir. Dönüştürme üzerine kurulu olan bu düzenek, aşırılıklardan uzak bir metotla ve mantık ilkeleri çerçevesinde hayatın tüm kategorilerine müdahale ederek, âlemşümul bir duruş tarzı ortaya koymaya çalışır.

İlk insan ve ilk peygamber olan Adem(a.s.)’la başlayıp son peygamber olan Hz. Muhammed’le tekâmüle ulaşan bu din, kan bağının ötesine uzanıp inanç bağını merkezine alan yüce bir dindir. Fiziki yakınlığın ikinci plana itilerek, ruhi yakınlığın ön plana çıkışının en büyük göstergesi ise, bu dinin asli taşıyıcıları olan peygamberlerin örnek yaşantılarında gözlemlenebilmektedir. Nuh peygamberin oğluyla, İbrahim peygamberin babasıyla, Lut peygamberin eşiyle ve Hz. Muhammed’in amcasıyla olan sürtüşmelerinin temel sebebi, zihin tasavvurlarının iki zıt açılıma sahip olmasındandı. Aynı çatı altında yaşamalarına rağmen, aynı havayı teneffüs etmelerine rağmen birbirlerine dipsiz bir kuyu mesafesi kadar uzak durma edimi, dini paradigmanın inançsal boyuttaki keskinliğine işarettir. Mahallilik sınırlarının aşılarak evrensel ölçekte düşünce, duygu ve davranış birlikteliğinin sağlanması her bir Müslüman ferdi aidiyet noktasında yalnızlıktan kurtarıp, kolektif bir yapıya büründürmüştür. Sevincin ve acının küresel boyuttaki bu müşterekliğiyle orantılı olarak ortak bir eylem dili vücuda getirilir. Yakının uzaklaştığı, uzağın ise yakınlaştığı bu tür devinim anlarında inançlı insanlar kozmik düzenin büyüleyici ahengiyle orantılı olarak kendilerini kâinatın önemli bir parçası olarak görmeye başlarlar. Böylelikle çokluktan ibaret olan yeryüzü yatağıyla muazzam nitelikteki gökyüzü dergâhı arasında sıkı bir bağ kurulur.

İçinden çıktıkları toplumun cahili değerlerine karşı tavizsiz bir duruş sergileyen İslami değerler dizgesi, sosyal bazda kamplaşmanın zeminini oluşturur. Hak ve batıl kategorilerinin idealize edilmesiyle yadsınamayacak bir boyuta ulaşan bu sivrileşme durumu, var olan bağları iyice gevşeterek yok edici bir mekanizmaya dönüşür. Peygamberlerin gönderildiği kavimlerin ard arda helak edilmesi bu mekanizmanın ne kadar işlek bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Aynileşme yerine farklılaşmanın, birleşme yerine çatışmanın evrenin işleyişini daimi kıldığını ifade eden yüce yaratıcı, adeta bu aykırılığın devam etmesini arzulamaktadır. Bireyin kendi benliğinden başlayan iyilik ve kötülük çatışması, bireyler üstü alanlara taşınarak tahammül etme sınırı aşındırılmıştır. Bu dinin merkezinde bulunanların, yardımcı unsur işlevi üstlenen salih nitelikli şahısların tıkanan tahammül gücüne deva olmaya çalışmaları, kendilerindeki ilahi ışığın parıltısı sayesinde mümkün olmuştur.  Fakat bazen, bu ilahi ışıltı, Yunus peygamber örneğinde olduğu gibi sekteye uğramıştır. Bu durum, aşkın iradenin mümin kimseler üzerine yüklemiş olduğu mesuliyetin ağırlığını gösterir. Aynı zamanda mesuliyetin artışıyla paralel olarak dayanma ve sabretme gücünün zorluk derecesi artmıştır.

Yeryüzü yatağını şeytanımsı renklerle boyayıp bozgunculuk çıkaranlara karşı bir direniş kültürü oluşturma çabası, İslami biçimlenmenin varlık gerekçesidir. Genelde tüm dünya müstekbirlerinin, özelde ise iç müstekbirlerin rant sağlama kaygısıyla ve nefsi arzularına uyarak yaptıkları yanlış ve zulüm içerikleri yaptırımlara bir karşı koyuş ve meydan okuyuş özelliğine sahip olan bu din, onurlu ve adaletli bir dünya toplumunun oluşumuna ön ayak olmuş ve olmaya da devam edecektir. Sadakatin ve samimiyetin göstergesi olan bu ayrışma tepkisi, bazen idari ve cezai yaptırımlara, bazen de yaşam arenasında yok olmaya neden olmuştur.  Tüm bu olumsuz söylem ve davranışlara karşın, hakkı savunmaktan bir an olsun geri durmayan bu yüce dinin aziz mensupları, tarihin kanla yazılmış kıpkızıl sayfalarından günümüze taşan ve yürüyen bir ruh fonksiyonuna bürünen birer yıldız olmuşlardır. “Cihadın en faziletlisi zalim hükümdar önünde hakkı söylemektir” diyen bu kutlu yolun önderi de, eylemsel bir tavır takınmayı teşvik ederek izzetli bir yaşam tarzının önemine işaret etmiştir. Böylelikle alçalma ile yücelme ikileminde, yücelme tercih edilerek insan oluşun taşıdığı mananın net bir şekilde açılımı vücuda getirilmiştir.

 İslam, sadece haksızlığa uğramış olan dindaşlarına el uzatmayı gerektirmez; aynı zamanda kafa ve yürek birlikteliğine sahip olmadığı; ama aynı insanlık dışı muameleye maruz kalan her türlü farklı kimlik ve düşünce mağdurlarına da el uzatmayı gerektirir. “Mazlumun dini sorulmaz” hadisi gereği, 21. Yüzyılın eşiğinde yaşadığımız şu günlerde, işgal altında bulunan; Kürdistan, Filistin, Çeçenistan, Afganistan, Irak gibi İslam topraklarında uygulanan vahşi uygulamalara karşı çıkış ne kadar sertse, sömürgeleştirilmiş ve kendilerine yanancılaştırılmış Afrika uluslarının içinde bulunduğu içler acısı duruma karşı da aynı sertlikte tepkisini ortaya koyabilmelidir. Bunu yapabildiği sürece, çifte standartçı bir tutuma karşı evrensel temelde ulvi bir mesaja sahip olduğunu kanıtlamış olur. Fakat ne yazık ki, iç çekişmeler, kısır tartışmalar, ego marazlığı gibi olumsuzluklar onların kendi burunlarının ucundaki insanlık dışı yaptırımlara karşı bile sağlıklı ve kesin bir çözüm üretmelerini engellemektedir. Bu durum olması gereken ile olan durum arasındaki farkın büyüklüğünü göstermekle beraber, içsel çürümenin insanlığa örnek olmak amacıyla gönderilmiş bulunan İslam dinine vermiş olduğu büyük zarara da işaret etmektedir.

İslami doktrin, sadist nitelikli kan emicilere karşı üç boyutlu bir direniş çağrısında bulunmaktadır. Peygamber efendimizin “Sizler bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin; elinizle düzeltemiyorsanız dilinizle, bunu da yapamıyorsanız kalbinizle buğzedin” hadisi de sürekli karşı karşıya kalınan ve yüreklerde hissedilen çirkin konuşmalara ve eylemlere karşı takınılması gereken tavra yönelik dindarları bilgilendirmektedir. Bu hadiste dikkati çeken en önemli husus, bütüncül bir ideoloji özelliğine sahip olan İslam’ın sürekli devingen bir karaktere tekâbül etme uğraşı içinde oluşudur. Kendisinde potansiyel olarak bulunan müdahale etme güdüsü ve bu fiil sonucunda müdahaleye maruz kalma durumu, tarihi süreç ile birlikte analiz edildiğinde görülecektir ki, İslami duruş, kalp ile nefret etmeden dil ile uyarıya, oradan da el ile müdahaleye doğru bir seyir izlemiştir. Yani gücün artışıyla paralel olarak takip edilen yol şekil değiştirerek daha da sertleşmiştir. Ayrıca her üç metodu hiyerarşik bir yapılanma şeklinde irdelersek, en tepede elsel tepkinin olduğunu ve bu tepkinin diğer iki metodu içinde barındıran evrensel bir küme olduğunu görürüz. İkinci sırada bulunan dil ile ikaz ise, kalbi rahatsızlığı içinde barındıran ikincil ebatta bir kapsayıcılığa sahiptir. Son sırada bulunan içsel nefret ise, kendisi ile sınırlı olan düşük kaliteli bir tepkidir. Bu hadisin pratiğe aktarımında ise, tolu durumun  pek de etkili olmadığını ve o an mümin kişinin içinde bulunduğu psikolojik duruma göre değişiklik gösterdiğini, tarihin dalgalı ve titrek sayfalarında müşahede etmekteyiz.

Zamanın durmaz akışının dayatmasıyla değişen konjonktürel şartlara uygun olarak, kendini yenileme ve varlık platformunda sorumluluk üstlenebilme endişesi İslami duruşun olmazsa olmaz özellikleri arasındadır. Yeni koşullara uyarlama şeklinde özetleyebileceğimiz yenileme eylemi, geleneksel süreçten modernite sürecine geçişi temsil ettiğinden dolayı, çoğu zaman sancılı bir rotada yol almaktadır. Bir yandan geçmişe duyulan özlem, bir yandan da geleceğe duyulan umut Müslüman bireyin zihnini iki parçaya ayırarak, dengesiz teoriler ve davranışlar ortaya koymasına yol açabilmektedir. Kendini güvenceye alacak kadar gelenekçi, varlığını belli edecek kadar da yenilikçi bir tavır takınmaya çalışma ise, iki dünya arasına sıkışmış olan bilinç burkulmalarına geniş ölçekli olmasa da bir çözüm yolu sunmaktadır. Buna mukabil Dostoyevski’nin “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur” sözü, inançlı bireylerin kendi mücadelelerinde izlemeleri gereken nazariyenin alt yapısını oluşturabilecek niteliğe sahiptir. Bu sözden hareketle, sorumluluğun sadece canlı varlıklara karşı değil, aynı zamanda cansız varlıklara karşı da yapılması gerektiği sonucuna varılır. Mümin bireylerin kâinatta bulunan her türlü varlığın hakkını verebilme gibi ağır bir yükümlülüğün altında bulunmaları aynı zamanda onların olgun bir kişiliğe sahip olmalarını sağlamıştır.

Realite ve idealite arasında ilahi çizginin sınırlarını gözeterek yarınlara umut bahşetme mücadelesi veren inançlı bireyler, zikzaklarla örülü yaşam ağının kompleks yapısına karşı dinamik bir duruş sergilemenin bilinciyle yaşamlarını kanalize ederler. Böylelikle nasıl ve niçin sualleriyle boğuşmaktan yorulan bireylere bir iksir kaynağı olmayı başararak özlerini gürleştirirler.

Önceki ve Sonraki Yazılar