1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. İslami Cemaat ve Hareketlerin Devletlerle Olan İlişkilerinde İstik
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslami Cemaat ve Hareketlerin Devletlerle Olan İlişkilerinde İstik

A+A-

Cemaatler ile devletlerin ve beşeri ideolojiler temelinde şekillenmiş örgütlerle devletlerin ilişkisi, her dönemde cari olan kadim bir mevzudur. Bu ilişkilerin neticesi müessir olduğundan ötürü mahiyetinin niteliği ve niceliği de ehemmiyet kazanmaktadır.

Bu ehemmiyete binaen konuya ilişkin görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz.

Devletler ile İslami cemaatler arasındaki temel bir farkın gözden kaçırılmaması, unutulmaması gerekir. Cemaatler doğaları gereği idealisttirler; çünkü değerler manzumesi üzerinden hadiseleri analiz ederler. Devlet olmadıkları ve devlet yönetmedikleri için olayları milli ve ulusal çıkarlar zaviyesinden ele almazlar. Saf ve duru bir bakışları olur. Analizlerine çıkar karışmamıştır, tahlilleri saf ve paktır.

Bütün cemaatler ve hareketlerin çıkar ilişkilerinden uzak durduğunu iddia edemeyiz. Çıkar ilişkilerine bulaşanlar da mutlaka vardır. Devletlerle karşılıklı çıkar ilişkisine giren yapılar, kuşkusuz sözü edilen idealistliği ve duruluğu yitirir. Çıkar ilişkisine karışmış cemaatlerin söylemleri ve icraatları bu durumu ele verir.

Cemaatlere mukabil devletlerde baskın olan yaklaşım, milli ve ulusal çıkarlara dayalı politika üretmektir. Hangi din, ideoloji, mezhep ve etnik temelde olursa olsun, mazideki peygamberlerin ve nadide bazı velilerin devletleri müstesna, geriye kalan tüm devletler böyledir. En iyisi için öne sürülebilecek en iyimser ihtimal, yüzde elli çıkarlarını diğer yüzde elli de değerlerini gözetmesidir. Salt değerler manzumesi üzerinden politika üreten devlet yoktur. Çıkar ilişkilerine bulaşmamış veya bu ilişkiler ağı hakkında doğru bilgi edinememiş cemaat ve şahsiyetlerin önemli bir kısmı bu yargıyı benimsemekte ciddi güçlük çekebilir veya tümden reddedebilir ama, bu reddiyeler hakikati değiştiremez ancak; bu itirazları anlamak mümkün. Zira itiraz edenlerin çok saf ve temiz bir dünyaları var. İdeallerle örülü bir dünyada kalıbını almış, muhayyel devletini de o ideallere göre tasavvur etmiş birisi için tüm devletlerin çıkarlar üzerinden siyaset geliştireceğini kabullenmemesi anlaşılırdır velakin aynı o idealist insanlar da bir gün devlet yönetmek durumunda kalsa, kriterlerinin değişeceği de muhakkaktır.

Milli çıkarlar zaviyesinden bakmak ve buna göre politik duruş belirlemek, devletlerin doğasının gereğidir. Daha iyimser bir tabirle sorumluluklarının gereğidir. Devletlerin sorumluluğu ile cemaatlerin sorumluğu birbirinden önemli ölçüde fark ettiğine göre, bu ikisi arasında yaklaşım farkının olması da doğaldır.

Cemaat ile devletin nitelikleri ve üstlendikleri sorumluluklar arasındaki farkın mahiyeti, cemaatlerin devletler ile çıkar ilişkisi içine girmemesini gerektirir. Temel nedenlerine gelince:

Birincisi: Devletler güçlü, cemaatler zayıftır. Güçlü ile zayıfın kuracağı ilişkiden güçlü karlı çıkar. Zayıfın güçlüyü kullanma ve ondan istifade etme düşüncesi, ham hayalden ibarettir. Zayıfın bu ilişkiden hiçbir şey elde etmeyeceğini savunmuyorum. Zayıfın elde edeceği ile güçlünün elde edeceği arasında çok önemli farklar olacaktır.

İkincisi: Devletler, cemaat ve beşeri ideolojilere dayalı örgütlerle belli çıkarlar muvacehesinde ilişki geliştirir. Bu ilişkiler de hiçbir zaman salt ideolojik ve idealist olmaz. Yani sadece değerler manzumesi üzerinden gelişmez. En ideolojik devlet bile, çıkarlarıyla değerlerini eşit ağırlıklı görür veya çıkarlarını değerleriyle eşitler. Dolayısıyla cemaatler devletler ile ilişki geliştirdiği zaman, bir tür çıkar ilişkisi ağının içine girmiş olur. Çıkar ilişkileri de kaçınılmaz olarak cemaatlerin idealizmini, saflığını, duruluğunu ciddi oranda erezyona uğratır.

Üçüncüsü: Karşılıklı çıkar ekseninde gelişen cemaat-devlet ilişkileri, cemaatlerin istiklalini kaybetmesine neden olur. Çünkü bu tür ilişkiler, cemaatlerin inandıkları gibi konuşmalarını, inandıkları gibi hareket etmelerini engeller. Bu da, istiklalin yitirilmesidir.

Devletler ile çıkar ilişkisi kuran cemaatler, bu ilişkiler sayesinde istikbal bulabilirler. Aldıkları destek ile güçlerini arttırabilirler. Etkinlikleri birkaç kat artabilir. İtibarları yükselebilir. Güç ve güçlenme açısından başarılı bir profil görüntüsü verebilirler. Üye ve sempatizan sayısında önemli bir artışa gidebilirler. Bütün bu kazanımlar bir cemaat veya hareket için istikbal hükmündedir ama neye karşılık? Elbetteki istiklalinin yitirilmesine karşılık. Devletler ile çıkar ilişkisi geliştiren bir hareket, artık bir çok konuda inandığını değil, inanmadığını savunmak durumunda kalabilir. İnandıklarının yanında inanmadıklarını icra etmeyi maslahat ile izah etme durumuna düşebilir. Uluslar arası çıkar saflaşmalarında belli devletlerin politikalarına eklemlenmek zorunda kalır. Bağımsız, özgün ve inandığı değerlerden neşet eden politikalar üretemez ve savunamaz.

Cemaat-devlet, hareket-devlet ve örgüt-devlet ilişkileri denkleminde zayıf konumda olan cemaat ve örgütler devletlerin siyasetlerine eklemlenir. Oysaki İslami cemaatlerin daima birinci derecede korumaları gereken istiklalleridir, istikballeri değil. İstiklalden mahrum bir istikbal, ancak ve ancak zahiri ve dünyevi bir başarıya yol açabilir. İstikbal, istiklal şartıyla güzeldir. İstiklalsiz bir istikbal cemaatleri inhirafa sürükler, mensuplarının ahiretini de tehlikeye atar. İkisi arasında bir tercih gerektiği zaman, tereddütsüz istiklalden yana tercih koymak, İslami cemaatlerin şiarı olmalı. Bu yaklaşımı sergileyebilmek zor ama değerlidir.

İslami cemaatlerin en temel belirleyici ve ayrıt edici özelliği, olaylara sadece ve sadece inandıkları değerler zaviyesinden bakmak ve güçlerinin yettiğini yapmaktır. Devletlerin politikalarına eklemlenmiş cemaatler, kaçınılmaz olarak bu temel özelliklerini büyük ölçüde yitirirler. Cemaatler de hadiselere politik çıkarlar zaviyesinden bakarsa, çıkar ile kirlenmemiş saf değerler manzumesini haykıracak ve hatırlatacak kim kalır geriye? Devletlere ve devlet yöneticilerine hakkı kim söyleyecek o zaman? Bütün cemaatler sultanların arkasından saf tuttuğu zaman sultanların karşısında hakkı haykıracak kim olacak?

Cemaatlerin devletlerle ilişkisi eleştiri, uyarı, ikaz, itiraz ve nasihat temelinde olmalıdır. Cemaatlerin devletleri eleştirebilmesi, onu ikaz edebilmesi, onunla çıkar ilişkisine girmediği zaman mümkün olur. Cemaatlerle her hangi bir devlet arasında inanç, fikir ve ideal birliği veya yakınlığı olsa bile, cemaatlerin devletlerle çıkar ilişkisinden uzak durması zaruridir. Çünkü bütün devletler zaman içinde fasid olur ve kendilerine bağlı cemaatleri de ifsad eder. Cemaatlerin safiyetinin muhafazası, asli görevlerini yerine getirebilmesi, devletlerden uzak durmalarını gerektiriyor.

İslami cemaatler ve varsa İslami eğitim sistemleri için en büyük tehlikelerden birisi, devletlerle çıkar ilişkisi kurmaları, devletlerin siyasetlerine eklemlenmeleridir. Bu eklemlenme tamamlandığı zaman, cemaatler artık inandığı hakkı haykıran bir yapı olmaktan uzaklaşır ve devletlerin kullandığı taşeron hükmüne girer. Kullanılan bir araç konumuna düşmek, cemaatler için esef verici bir durum olsa gerek.

İslami cemaatler, iç ve dış meselelerdeki politik duruşlarını kendileri belirlemelidir ve inandıkları değerler manzumesi üzerinden tayin etmelidirler. Karalarını bağımsız alabilmelidirler. İnanmadıklarına hayır, inandıklarına evet diyebilmelidirler. Bu iradeyi ve özgünlüğü de ancak devletlerden bağımsız yapılarını korudukları zaman ortaya koyabilirler.

Cemaatlerin istiklali ve istikbali bağlamında Suriye konusu ile ilgili de bazı mevzulara değinmek gerekiyor.

Ortadoğu'da İslami uyanış olarak nitelendirilen süreç Tunus'ta başladığında ve daha sonra da diğer ülkelere sirayet ettiğinde Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Bahreyn ve Suriye halkları için aynı şeyi sitedik ve istiyoruz. Bu halklardan hiç birini diğerinden ayırmıyoruz. Aynı sürecin parçalarıdırlar. Bütün bu Müslüman halklar, kendi kaderlerini tayin etme ve kendi yönetimlerini ve yönetim şekillerini belirleme hakkına sahiptirler. Hakeza hiçbir devletin kendi halkını ağır savaş araçlarıyla katletme hakkı yoktur olamaz. Hangi devlet bu cinayeti işlerse, kendi halkının düşmanı konumuna düşer, insanlık suçu işlemiş olur, insanlığın düşmanı olur.

Halkların kıyamı süreci Suriye'ye ulaşınca, Suriye'nin jeopolitik konumu ve uluslar arası ilişkilerdeki rolü dolayısıyla uluslar arası sistemde çok farklı bir yaklaşım şekillendi. Suriye farkını doğrusu ne Suriye halkı önceden doğru okuyabildi ne de o sürece destek veren bölge ülkeleri. Uluslar arası sistemi temsil eden ülkelerden Rusya ile Çin koşulsuz olarak küçük bir azınlığa dayanan Baas rejiminin arkasında durdu, Amerika ve Avrupa ise muhalefetin yanında yer almakla beraber nihai tercih için Esed ile muhalefetten hangisinin çıkarlarına daha yakın olduğu konusunda beklemeyi tercih etti.

Bölgesel ülkeler de üstteki bu saflaşmadan kendi çıkarlarına olan tarafta yer aldı. Rusya ve Amerika'nın öncülüğünde bölgesel ülkelerin de katılımıyla iki blok oluştu. Böylece Suriye meselesi, Suriye halkının meselesi olmaktan çıkıp uluslar arası güçlerin çıkar ve nüfuz kavgasının verildiği bir alana, fillerin dövüştüğü bir sahaya dönüştü. Fillerin ayakları altında ezilen ise o müreffeh azınlığın dışındaki masum Suriye halkı oldu.

Rusya ve Amerika'dan hangisi İslamcı? Çin ile Avrupa'dan hangisi Suriye halkının çıkarlarının yanında? Bu dört aktörden hangisi Filistinlilerin yanında? Hangisi mukavamet çizgisinde? Bunların hangisinin böyle bir derdi var? Bu dört aktörün kendi çıkarlarının dışında ne tür bir kaygıları olabilir?

Bu esas aktörler ve onların bölgedeki müttefikleri kendi çıkarlarından hareketle kamplaştılar ve çıkarlarına uygun politikalar ürettiler. Bu iki bloktan hiç birinin tek amacı, Suriye halkının haklarının temini ve uğradıkları mezalimin def'i değildir. Her biri kendi çıkarını koruma amaçlı hareket etmektedir.

Bu tablo karşısında Müslüman camialar ABD ve Rusya öncülüğünde şekillendirilmiş olan iki yoldan birini, iki saftan birini niçin tercih etmek zorunda olsun?

İslami camialar ve şahsiyetler, ulusal çıkarlar ekseninde teşekkül etmiş mevcut iki bloğun dışında üçüncü bir taraf olarak varlık göstermelidirler. ABD ve Rusya'nın başını çektiği çıkar eksenlerine karşılık değerler manzumesi üzerinden hadiseye bakan üçüncü bir taraf olarak sahnede yer almalılar.

Türkiye'de neredeyse tüm İslami cemaat ve camialar ikiye ayrılmış, biri ötekini Natocu ve Amerikancı olmakla suçlarken öteki de berikini Rusyacı ve Esedçi olmakla suçluyor. Daha da ileri gidilip tekfir, tefsik ve küfürler havada uçuşuyor. Bu acı veren görüntünün nedeni, İslami camiaların devletlerin politikalarına eklemlenmelerinin sonucudur. Dönüp sormak gerekmiyor mu daha düne kadar aynı masanın etrafında oturup ortak hedeflerini konuşan camialar neden ve kimin için bugün birbirlerini boğazlayacak konuma geldi? Gelinen nokta, gerçekten bu camiaların kendi özgün siyasetlerinin ve müstakil duruşlarının sonucu mudur yoksa devletlerin politikalarına eklemlenmelerinin sonucu mu? Şu soruyu da sormak gerekiyor:

Devletler arası ilişkiler çıkar eksenli olduğu için bugün karşıt kampta yer alan devletler yarın bir masanın etrafında oturup anlaşır, el sıkışarak dostluk pozları verirse, o devletlerin politikalarına eklemlendiği için birbirlerine küfreden camiaların hali o zaman nasıl olur? Sap gibi ortada kalmazlar mı? Yoksa tabi oldukları devletler dost olunca, onlar da mı dost olacaklar?

Değerler manzumesini esas alan İslami cemaatlerin, çıkarlarını esas alan devletlerle aynı paralelde olması  doğru bir yaklaşım değildir. Baas rejimini destekleyenlerin de karşısında duranların da hesabı, İslami camiaların hesabından farklıdır. Kaygılar da birbirinden çok farklıdır.

İslami camialar ve cemaatler küresel ve bölgesel devletlerin oluşturdukları blokların peşinden gitmek yerine her iki taraftan da uzak durarak her iki tarafın da politik tutumlarını eleştirerek Suriye halkının yanında durmalıdır.

Devletlerin siyasetlerine eklemlenmek, onların payandası olmak İslami cemaat ve hareketlere değer kaybettiriyor, onları inhirafa sürüklüyor. Bunun somut örneklerini hepimiz müşahede etmekteyiz. Daha iki yıl öncesine kadar İslam dünyasında maksimum düzeyde mahbubiyet sahibi bazı hareketlerin Suriye konusunda izlediği bağımlı politikalar sonucu nasıl değer kaybına uğradığını gözlemlemekteyiz.

Küresel güçlerle bölgesel güçlerin Suriye üzerindeki çıkar kavgası tedricen çok daha geniş bir alanda mezhep eksenli çatışmalara dönüştürülmek isteniyor. Bu, çok tehlikeli bir oyundur. Müslümanlar, hamakat ve ilkellik olan mezhep kavgalarının içine çekilmek isteniyor. Irak ve Pakistan'da cari olan mezhep kavgaları Suriye üzerinden daha geniş bir alana dağıtılmak isteniyor. Tekbir sedalarıyla Şii ve Sünni Müslümanların birbirine silah doğrultması, İslam dünyası için çok vahim, küresel güçler içinse eğlenceli bir sahne olacak.

İslam ülkelerinin, bütün Müslüman camiaların ve şahsiyetlerin bu hamakata pirim vermemeleri, bu ilkellik girdabına sürüklenmemeleri yönünde çağrıda bulunuyoruz. .

Biz kendi payımıza geçmişte olduğu gibi bugün de küresel ve bölgesel güçlerin çıkar eksenli siyasetlerine alet olmayacağımızı, devletlerin siyasetlerine eklemlenmeyeceğimizi, hamakat olarak gördüğümüz mezhep eksenli kavgalara fikri düzeyde de olsa taraf ve müdahil olmayacağımızı bir kez daha kamuoyuna deklare ediyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.