1. HABERLER

  2. KAVRAMLAR

  3. İslam ve Laiklik
İslam ve Laiklik

İslam ve Laiklik

A+A-

Raşid el-Gannuşi*

İslam’da dünyevi olanla rasyonel olanın önemli bir yer tuttuğu ve gökyüzü (metafizik) adına konuşabilecek herhangi bir kurumun olmamasını göz önüne alarak İslam’la laiklik arasında iç içe geçmiş bir ilişki mi vardır ya da bu ilişki aslında bir çelişkiye indirgenebilir mi?

1- Laiklik kavramı, siyasi, sosyal ve felsefi açıdan en müphem/belirsiz kavramlardan biridir. Avrupa kökenli geçmişine bakarak laikliği, kralların otoritesiyle din adamlarının otoritesi arasında asırlar süren yıkıcı çatışmadan sonra Batı coğrafyasında çözülmesi son derece güç sorunları çözmek için geliştirilmiş bir dizi pratik önlemlerin sonucu olarak görmek mümkündür. Laiklik, Kitab-ı Mukaddes dışında başka hiçbir hakikati kabul etmeyen Kilise otoritesinin temsil ettiği vesayet bağına karşı aklın son derece seçkin bir yere sahip olduğu Yunan ve İslam eserlerinin tercümelerden esinlenerek özgür düşünce kaleleri oluşturan hareketlerle demin bahsi geçen kilise otoritesi arasındaki çekişmenin bir ürünü olarak da görülebilir.

Söz konusu süreç, bilim adamlarına yönelik diri diri yakma ve susturma düzeyine ulaşan baskı ve çatışmalara neden olmuştur.

Faşist bir karakter arz eden din savaşlarına engel olup halkın özgürce kendi yöneticilerini seçmesine imkân tanıyacak, düşünce düzeyinde mutlak anlamda aklın özgürlüğüne imkân verme ya da toplumsal ve siyasi boyutta iç barışı ve ulusal birliği sağlamak için verilen özgür düşünce savaşımı, din adamları duvarına çarpmaktadır.

Laiklik, aklı bütün vesayetlerden, bağlardan özgürleştirmek, önündeki bütün engelleri kaldırmak için alınmış bir dizi pratik çözümü temsil etmekteydi. Kamusal alanı, bütün kutsallıklardan arındırılmış, bütün görüşlerin üzerinde rahatlıkla serdedilebildiği rasyonel bir alan olarak tanımlayarak Kiliselerin toplumsal hayata müdahalesi hakkını sınırlandırmaktaydı. Kilise otoritesi sadece ruhi meselelere hasredilerek demokratik bir sistem vücuda getirilebilmişti.

2. Ancak laik çözüm, bu pratik çözümü aşarak her açıdan dini yok sayan felsefi bir düşünüş haline geldi, ilk baştaki sınırlandırmayla yetinmedi. Fransa gibi özgürlük yanlılarıyla kilise ve müttefiklerinin karşılıklı atışmalarının şiddetli ve sert olduğu bazı Batı ülkelerinde çatışmanın şiddeti, Devrimci Jakobenlerin “Son kral yanlılarına varana kadar idam edin, son ruhban kalana kadar yok edin!” cümlesini sarf etmelerine neden oluyordu.

Radikal laiklik yanlıları ve ateistler –ki bunun en uç noktası Marx’tır- halkların afyonu olarak dine karşı savaş açmış, sonra da Komünist imparatorluk ateizm üzerine kurulu bir devlet yaratmış ancak bu, imparatorlukların en kısa ömürlüsü olmuştur.

Nietzche’ye gelince o, Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş, Sartre’ın varoluşçuluğu ise özgürlükle iman arasında tam bir çatışmanın olduğunu savunarak “Ya özgür olurum ya da Allah vardır.” demiştir.

Laiklik burada akıl özgürlüğü ve dinle devleti birbirinden ayırma noktasındaki pratik önlemin dışına çıkarak felsefi bir düşünüş seviyesine, üstat merhum Abdulvehhab el-Messiri’nin ifadesiyle kapsamlı laiklik seviyesine ulaşmıştır.

Bu kapsamlı laiklik, her şeyi kutsallığından soyutlama, kutsalı bu dünyadan ve her türlü siyasi/toplumsal faaliyetten uzaklaştırma ile bu dünyada olan her şeyi araçsal düzeye indirgeme noktasına kadar gelmiştir.

Biz burada mutlak anlamda bir Darwinist dünyayla karşı karşıyayız. Bu bakış açısına göre güç, çıkar ve makam tek başına değerli olandır, her türlü değer buradan sudur eder. Burada sadece din, ahlak, hak, adalet ve Allah’ın zatı değil insanın kendisi de yok olmakta, Muhsin el-Mili’nin de dediği gibi laiklik tam olarak ‘İnsanın ölüm felsefesi’ne dönüşmektedir.

3. Laikliğin bugünkü dünyada uluslararası siyasette, ekonomide ve sanatta icra edilen biçimiyle radikal bir felsefe hale dönüşerek kapsamlı bir form kazanmış şekli, sadece İslam’la değil aynı zamanda her türlü ahlaki değerle çatışma halindedir, insani olan ne varsa onunla ilişkili olan her şeye ciddi bir tehdit teşkil etmektedir: Çevre ve insanlığın geleceğine de…

Radikal laiklik, materyalist bir felsefi çözümle olup insanı sadece güdülerden, şehvetten ve itkilerden ibaret gören ve sadece doyumla kendisi arasındaki mesafeyi kaldırmak için mücadeleye mahkûm olan bir varlığa indirgemektedir. Bunun dışında bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Ebu Gureyb’deki mahkûmlara işkence etmekten zevk alan, işgal altındaki Filistin’de insanları soğukkanlı bir şekilde öldüren, Çeçenistan’da koca bir şehri yakıp yıkabilen ya da Hiroşima’da insanoğlunu atom bombasına maruz bırakabilen anlayış işte materyalist bakış açısına sahip bu radikal laik felsefenin sonucudur.

4. Bu yüzden farklı dinlerin müntesibi olan insanların, insanlığın kendisinden neşet ettiği ve insan ruhunun teşekkül ettiği aileden başlayarak her türlü insani ve toplumsal bağı tehdit eden bu vebanın taşıyıcısı devlet ve gruplara karşı bir araya gelerek ortak bir cephe oluşturmalarında şaşılacak bir şey yoktur.

BM’nin düzenlediği nüfus konferanslarında dünya iki kampa bölünmüştü. Dini kamp ve bunun karşısında radikal laikliği savunan kamp: Birincisi bilindiği şekliyle aileyi ve evlilik-iffet ilişkisini savunmaktaydı. Ezher âlimleri ve İslami Hareket temsilcileri, Katolik din adamlarıyla omuz omuza, bireysel özgürlüklerin dışında cinsel arzuların sınırsız bir şekilde serbestiyetini savunan ve kürtajdan sapkın ilişkilere kadar aileyi yıkıma uğratacak her türlü yolu meşru sayan liberal felsefe yanlısı ikinci kampa karşı mücadele etmekteydi.

Nitekim birçok parlamento, bu sapkın ilişkileri yasal hale getirmekte gecikmedi. Sadece insan davranışları ve aklı üzerinde yoğunlaşan (sadece bu ikisini değerlendirmeye layık gören), bu felsefi bakış açısı Allah’ı kabul etmediği, insan davranışlarına yön verecek yüce ahlaki değerlerin otoritesini kabule yanaşmadığı sürece bunun böyle olmasında şaşırılacak bir yön yoktur.

Birinci husus: Merhum düşünür Abdülvehhab el-Messiri’nin yaptığı gibi kısmi laiklikle kapsamlı laiklik arasında bir ayrıma gitmek bu anlamda pratik ve yararlı bir ayrımdır, çünkü ilk bakışta tek bir şey gibi görünen ancak daha yakından bakıldığında farklı anlamlara sahip olduğu görünen bir kavrama çok genel bir hükümle yaklaşmaktan bizleri alıkoyar. Hatta bu çerçevede Messiri, inanan ve kısmi laiklikten yana olan bakış açısını kabul etmektedir.

İkinci husus: Aklın zaruri gördüğü metodolojik sınırlamalar ve insanın insanlık onuruna saygı dışında aklın ve tecrübenin üzerinde hiç sınırlama olmadığı, hakikati özgürce araştırma gayreti olarak laiklik, İslam’ın temel kaynaklarıyla çatışma halinde değildir.

Kur'an-ı Kerim, insana, hayata ve kainata bakmaya çağıran bir kitaptır. Çünkü bunu, büyük yaratıcının tecellisi, ona ibadete ve onu bilmeye götüren bir yol olarak görür. Filozof İbn-i Rüşd’ün söylediği gibi “Sanat hakkında bilgi artışı Sani hakkındaki bilgiyi de artırır.”

Bu nedenle Kuran’da akletme ve düşünceye iman, ahirette naim cennetleriyle bağlantılandırılırken, bilgi kaynakları olarak duyu organlarının ve aklın göz ardı edilmesi/işlevsiz bırakılması küfürle nitelendirilmiş ve cezayı hak eden bir davranış olarak görülmüştür. Kuran, Cehennem ehlinin son derece büyük bir üzüntü ve pişmanlık içerisinde “Şayet işitip akletseydik cehennem ehli olmazdık” "وقالوا لو كنا نسمع أو نعقل ما كنا في أصحاب السعير". dediklerini aktarır.

Üçüncü olarak: Bu anlamıyla aklın kavrayabildiği kadar ‘der’i mefasid ve celbi mesalih’ (bozuklukları giderme ve maslahatı gerçekleştirme) çerçevesinde algılanan, dünyevi bir iş olan siyasi alanla dini (ya da daha doğru bir ifadeyle bütün külliyatında ve cüziyyatında vahye tabi olan ibadet) alanı arasında ayrımı kabul eden İslam düşüncesinde cüz’i laikliğe yer vardır.

Bu dediklerimiz, gerek vürud gerekse delalet bakımından nassla sabit olmuş hususlardır. Bu nedenle fakihler ve usülcüler, herhangi bir neden aramaksızın nasslara tabi olmayı gerektiren ibadetler alanıyla illet, maksatlar ve üst ilkelerin araştırılmasının asıl olduğu muamelat alanı arasında ayrım yapmışlardır. Çünkü hüküm illetle birlikte gerçekleşir.

‘Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz’ şeklinde ifade edilen sahih hadis de bu kabilden olup tamamen teknik bir iş olan tarımla ilgilidir. Peygamberler insanoğluna ziraat tekniklerini, savaş taktiklerini, iletişim yollarını, mahkeme düzenlemelerini ve devlet yönetimini öğrenmeleri için gönderilmemişlerdir. Bu saydıklarımızı yapsalar bile risaletlerinin özü bunlarla ilgili olmamıştır.

Bu nedenle usulcüler Peygamberin tebliği ve risalet göreviyle kadı, savaşçı, müftü ve koca olarak aktivitelerinden çıkan sonuçları birbirinden ayırmışlardır.

Müslümanları bağlayıcı olan birinci yöndür. İkinci yön ise içtihat ya da siyaset içerisine girer. Sahabeler bir konu hakkında şüpheye düştüklerinde “Bu vahiy mi senin görüşün mü (yani siyasi görüşün mü?)” diye sorarlardı.

Birincisi olduğunda ‘İşittik ve itaat ettik’ derlerdi. Ama ikinci kategorideki işler için “Peygamber efendimizin görüşüne muhalefet etse bile görüşlerinizi beyan etmeye çalışın” denirdi. Bu iki alan arasındaki ayrım ne anlama geliyordu? Önemi neydi?

Birincisi: Peygamber efendimizin hayatında meydana gelmiş bütün eylem, söz ve ikrarlar Müslümanları bağlayıcı ve teşrii yönü olan hususlar değildir. Bu hususlardan bağlayıcı olanlar sadece Peygamber efendimizin mübelliğ vasfıyla bize ilettikleridir. Bu hususta ulema yetki sahibidir.

İkincisi: Bu ayrım, İslam tarihi boyunca iki kurumun billurlaşmasına izin vermiştir. Birincisi siyasi olan yani devlet, ikincisi ise ulemanın metinlerin tefsiriyle uğraştığı, fetva için çalıştığı, eğitim ve vakıf gibi hususlarla bu işi kalıcı hale getirdikleri dini boyut.

Üçüncüsü: Devletin tarafsızlığı durumu, devletin insanlara metinleri nasıl yorumlayacakları anlamında dine müdahalesini engeller. Bu, İmam ibni Hanbel’in Müslümanlara itikadi bir tasavvuru ya da mezhebi zorla dayatan ve diğerlerine savaş açan Me’mun yönetimine karşı başkaldırısının arka planını oluşturan husustur.

Ortaçağ’da belirli bir dini anlayışı benimseyerek Endülüs’te olduğu gibi kendi yönetimleri altında başka dinlere müsamaha göstermeyeceklerini ilan ederek onları yok etmeye yönelen Avrupa ülkelerinin ve Batılı devletlerin tarih boyunca düştükleri vartaya İslam devletleri düşmekten sürekli imtina etmişler ve bir mezhebi ya da düşünceyi insanlara dayatmaktan kaçınmışlardır. Avrupalıların bu dayatmacı tutumu, kısmi ve ileride göreceğimiz gibi tehlikeli de olsa laikliği kaçınılmaz bir yol olarak karşımıza çıkarmıştır.

Dördüncüsü: Bu ayrım, bir devlet içerisinde birbirinden çok farklı mezhepleri ve bu mezheplerin gerektirdiği şekilde çoğulcu bir hukuk anlayışını mümkün kılmakla kalmamış aynı zamanda İslam’ın çeşitli mezheplerinin barış içerisinde bir arada yaşamasına izin verirken aynı zamanda başka din mensuplarına ve hatta İslam’ın sert tavrına rağmen bazı durumlarda putperestliğe de hoşgörü ve tolerans göstermesine neden olmuştur.

Devlet burada tebasıyla olan ilişkisinde onları; kanunları ve diğer aygıtları aracılığıyla tek bir alana hapseden bir çerçeve çizmeyerek kendi içerisindeki yaşamlarını düzenleyebilecek, kendilerine ait mahkemeleri, okulları ve iletişim ağları olan, kültürel, dini ve etnik topluluklar olarak görmüştür.

Bu, özellikle de Osmanlı hilafetinde ‘milletler sistemi’ olarak ortaya çıkan şeydir. Halbuki Batılıların devlet anlayışında ve hatta kanunu devletin iradesi olarak gören demokratik laiklikte bile milyonlarca Müslüman’ın durumu; ırkçılığın sürekli kışkırtıldığı, farklı din ve milletlerden olanların toplu olarak sürülmelerinin istendiği, sürekli üzerinde oynanan ve kaşınan bir husus olarak durmaktadır. Müslümanlara karşı hoşgörülü olan liberaller bile devletin devasa aygıtlarıyla onları eritmeye, adaptaye ve entegreye uğraşmaktalar.

Hayatın her alanını kuşatan daraltıcı bir yönetim tasavvuru anlamında otoriter bir devlet içerisinde İslami bir yargının varlığı nasıl mümkün olacaktır? Bu devlet anlayışı, sayıları sürekli artan ve Batılı toplumların temel dinamiği olmaya aday, buralarda yaşayan milyonlarca Müslüman’ın özel hayatını düzenlemeye kalkmaktadır. Bu saydığımız hususlar geleneksel Batılı devletin, yönetimle yasama gücü arasındaki bağı koparma noktasında İslami tecrübeden yararlanmasını gerekli kılmaktadır.

Devlet, kanunun icracısı olan otoritedir. Kanun ise toplumdaki uzlaşmaları (anayasa gibi genel kanunlar) ve anlaşmazlıkları (aile ve mali hukuk) yansıtan temel metinlerdir.

Anglikan Kilisesi’nin üst düzey yetkilileri de bu yüzden İngiliz hukukunun Şeriat’tan yararlanması gerektiğini söylemektedirler. İngiltere’de Hıristiyan din adamları ve Kilise yetkilileri, Müslümanların faizli borç almaya gerek kalmadan taksitli ev sahibi olabilmelerine imkân tanıma gibi çeşitli şekillerde kendi toplumsal yaşamlarını düzenleme hakkına sahip olmaları yönünde çağrıda bulunduğunda müthiş tepki almışlardı.

Fransa’nın derin bir geçmişe sahip olan laikliği, Müslüman bayanların örtünme hakkına bile müdahale ederken evlilik, boşanma, miras ve vasiyet gibi ahval-i şahsiye ilgili hususlarda Müslümanların toplumsal yaşamlarını düzenlemelerine toleransla yaklaşması düşünülemez bile.
Eşlerden birinin akit şartlarını ihlali sebebiyle evli çiftler arasındaki akdin fesholması bile Fransa toplumunda büyük gürültülerin çıkmasına neden olmuş ve bunun üzerine Adalet Bakanı, eşin boşanma isteğinin en doğal hakkı olduğu yönündeki kanaatinden geri adım atmıştır.

Beşincisi: Dini olanla siyasi olan arasındaki bu ayrım, İslam tarihi boyunca devletin icraatlarında doğru ya da yanlış işler işleyecek bir yapı olması nedeniyle devlete karşı muhalefete izin vermiştir.

Ancak en büyük kusuru, Şura’yı silahlı bir isyan ya da başkaldırıya gerek kalmadan muhalefetin ve eleştirinin yapılabildiği alanla ilgili sivil bir düzenleme alanı olarak görme eksikliği şeklinde olmuştur.

Şura’nın sivil formuyla düzenlenmesi, Batılı aklın demokratik mekanizmalarla üstesinden gelebildiği en önemli başarı olmuştur. Tek bir damla kan dökmeden insanların önemli bir bölümünü kölelikten piramidin en tepesine çıkarmayı başaran devasa değişim gücünden yararlanmak mümkün ve hatta zorunludur.

Şura sistemindeki gecikme, İslam toplumunun Hulefa-i Raşidin’den sonra ideal siyasi bir sisteme dönüşmesini engellemiş, İslam dinini sadece bir öğütler silsilesi haline getirmiştir. Demokrasi hakkındaki bu akim ve uzun tartışma daha da uzayıp gidecek midir? Ya da demokrasi, üstünkörü bir şekilde laiklikle ilintilendirilerek diktatörlüğe hizmet mi edecektir?


*Nahda Hareketi lideri, Tunuslu düşünür-yazar.


Bu makale İslam Özkan tarafından timeturk.com için tercüme edilmiştir.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.