1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. İslam ve Cari Ceza Hukukları Açısından Ferdi ve Siyasi Öldürmeler
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam ve Cari Ceza Hukukları Açısından Ferdi ve Siyasi Öldürmeler

A+A-

     1- İslam ceza hukukunda taammüden yani kasıtlı olarak adam öldürmenin cezası kısastır ve devletin katili af etme veya onu sadece hapis cezasıyla cezalandırma yetkisi yoktur ama maktulun velilerinin katili bağışlama ve diye (tazminat) almakla yetinme hakları vardır. Maktulun velileri katili bağışlamadığında eleştirilemez, ayıplanamaz ve yargılanamaz. Çünkü Allah'ın verdiği bir ceza hakkını kullanmış oluyorlar. Eğer maktulün velileri katili bağışlar ve diye (tazminat) ile yetinirse, Allah'ın verdiği cezayı hafifletmeyi ve merhameti tercih ettikleri için övgüyü hakkederler.

     Bu hükmün şer'i delili Bakara suresinin 178. ayetidir:

     "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. O halde eğer birisi (din) kardeşi tarafından bağışlanırsa iyiliğe uymalıdır, iyilikle ödemelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa elem verici azap onun içindir."

     Bu ayete binaen kısas hükmünün uygulanması katil açısından kesin ve zorunlu, maktulun velileri açısından ihtiyari bir hükümdür. Kan sahipleri, kısas hükmü ile bağışlama arasında tercih hakkına sahiptir. Kısas isterlerse, katil kısas edilir; bağışlasalar ve diye ile yetinseler, katil affedilmiş olur.

     Veliler kısası isterse, sadece kısas uygulanır ve başka bir cezaya tevessül edilemez. Hakeza bağışlanma olursa, ondan sonra maktulun velileri tarafından katile dönük yeni bir cezalandırma veya katilin yeniden intikama kalkışması, elem verici ilahi bir azabı gerektirir, dünyevi cezalardan ayrı olarak.

     2- İslam ceza hukukuna göre zor kullanarak tecavüz suçunu işleyen insanın cezası ölümdür. Tecavüze uğrayanın kadın, erkek, çocuk olması fark etmez. Devletin, mütecavizi bağışlama veya onu sadece hapis cezasıyla cezalandırma hakkı yoktur. Tecavüze uğrayan hiçbir insan da mütecavizini bağışlamayacağına göre, mütecavizin akıbeti kesin ölümdür.

     3- İslam ceza hukukuna göre silahlı gasp ve silahlı yol kesme eylemleriyle toplumun güvenliğini tehlikeye atanların cezası da ölümdür ancak ıslah ve ihya edilme imkanlarının olduğu durumlarda devletin bunları bağışlama imkanı vardır ve bağışlanmaları muraccahtır. Çünkü Kur'an'ın tabiriyle bir insanı diriltmek bütün insanlığı diriltmek kadar büyüktür; hakeza haksız yere bir insanı öldürmek de bütün insanları öldürmek kadar ağırdır.

     4- İslam devletine karşı haksız yere silahlı eyleme kalkışanlar 'muharib' hükmüne girer ve onların da cezası ölümdür. Bu tür eylemler bireysel değil, siyasidir.

     Bu konuda da İslam, devlete belirli koşullarda af yetkisi vermiştir. Yani muharipler devletle savaşmış, devletin güvenlik güçlerini öldürmüş, eylemlerde sivil insanların canı ve malı zarar görmüş olsa bile, ıslahının mümkün olduğu veya onlarla çatışmanın daha büyük can kaybına neden olacağı ama affın onları ıslah edeceği durumlarda, devlet canını ve malını kaybetmiş insanların zararlarını ödeyerek muharipleri bağışlama hakkına sahiptir.

     Burada bir hususun dikkatle üzerinde durulması gerekir:

     İslam ceza hukuku, bireysel suçlarda devletin bağışlama ve cezayı hafifletme hakkını elinden alıyor. Devlet, bireyin bireye karşı işlediği suçlarda cömertçe davranamaz, hafifletme hakkını kullanamaz. İslam hukukunda bu hak, mağdur edilen şahsa veya velilerine verilmiştir. Ama devlete karşı işlenen suçlarda, velev ki işin içinde ölüm de olsa maslahat gereği devlet, af ve hafifletme yetkilerini kullanabilir. Yani devlet kendi hakkı konusunda bağışlayıcı ve yetki sahibi ama bireylerin hakkı konusunda yetkisizdir ve bireylerin hakkı konusunda tasarrufta bulunmaz.

     Şimdi cari hukuka gelelim:

     1- Bireysel olarak haksız yere adam öldürmenin cezası, ölüm değil, hapistir. Devlet, adam öldürmekten cezaevine giren birini bir süre sonra af etme veya cezasını hafifletme yetkisine sahiptir. Oysa devletlerin böyle bir hakkı yoktur. Devletler, bireylerin hakkını ihlal etmektedir. Bu sebeple kimse adam öldürmekten korkmuyor ve haksız yere nice insan hayatını yitiriyor. Toplumda cinayetler ayyuka çıkınca, devlet cezaları arttırma yoluna gitti ama hapis cezası artırımı da cinayetleri minimize edemez. Bir parça azaltabilir fakat asgariye düşüremez. Çünkü hapis cezası ve muhtemel ceza indirimleri canileri yeterince caydıramıyor. Kısas hükmünün uygulanması da adam öldürmeleri sıfırlamaz ama çok caydırıcı olduğu için minimize eder.

     2- Cari hukuk açısından tecavüz suçunun cezası ölüm olmadığı gibi caydırıcı olmayan bir hapistir. Tecavüze uğramış bir insanın mütecavizini hapisle cezalandırmak hiçbir devletin hakkı ve haddi değildir. İnsan fıtratına aykırı bir hükümdür. Her insan, kendi katilini bağışlayabilir ama hiçbir insan kendi mütecavizini bağışlamaz. Mütecaviz insan, yaşama hakkını kaybeder.

     3- Hem tecavüz hem cinayet suçunu işleyen, yani tecavüz ettiğini öldüren insan iki kez ölümü hakkediyor. İki kez ölümü hakkeden bir caniyi hiçbir devletin yaşatma hakkı yoktur.

     Katl, tecavüz ve tecavüz artı katl bireysel ve çok ağır suçlardır. Hiçbir devletin bu türden olan bireysel suçlarda caniyi yaşatma ve bağışlama hakkı yoktur. Bu suçların faillerini yaşatan devletler, ilahi hukuku çiğnemeden ayrı olarak bireylerin hakkına tecavüz etmektedirler. Dünyanın neresinde hangi anne baba çocuğuna karşı bu tür feci ve deni fiilleri işleyen canileri bağışlar? Acaba bu kanunları çıkaranların başına aynı musibet gelse ve kendilerine caniyi bağışlama ve affetme yetkisi verilse, hangisi caniyi bağışlar? Mümkün mü böyle bir şey?

     İslam toplumlarının olduğu beldelerde İslam ceza hukukunu bireyler hakkında işletmeyen devletler gerçekten cinayet işliyor, kendi vatandaşının hakkını paymal ediyor, canileri yaşatarak maktulün velilerine ömür boyu azap çektiriyor.

     4- Şeyh Said kıyamından bu yana Türkiye'deki cari hukuk açısından en ağır suçlar, devlete karşı işlendiği varsayılan siyasi suçlardır. Siyasi nitelik taşıyan her türlü eylem ve fikir, en riskli cürümler kapsamındaydı. Yıllarca 163. madde, aykırı fikir izhar edenlerin üzerinde Demoklesin kılıcı gibi sallandı ve nicelerini senelerce zindanlara tıkadı. Takrir-i Sükun ve Tabi'd kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, emniyetteki Birinci Şube ve daha sonraki Terörle Mücadele Şubeleri siyasi suçları ve suçluları takip eden, haksız yere idam eden, sürgün eden, zindana tıkayan, hayatları karartan kanun dışı değil, hukuk dışı mekanizmalar olarak işleye geldi.

     30 yaşın üzerindekiler iyi hatırlar siyasi bir zanlının işini emniyette, mahkemede takip etmenin zorluklarını. Maznunun siyasi olduğunun anlaşılması durumunda insanların nasıl korktuğunu, yardımcı olmaktan nasıl çekindiğini belli bir yaşın üzerindekilerimiz iyi bilirler. Son yıllardaki iyileşmelere rağmen henüz de azımsanamayacak bir kesim, siyasi zanlı veya mahkum söz konusu olunca ürkmektedirler. Bugün bile çok sayıda hakim, savcı, avukat veya polis siyasi davalarla ilgili biri onlardan yardım istese korkup yardımcı olmaktan imtina ederken adli suçluların en adileriyle ilgili bu türden bir korku taşımazlar. Bunun nedeni, devletin kendine karşı işlenen suçlarda gaddar ama bireysel ve adli suçlarda hoşgörülü ve umursamaz olmasından kaynaklanıyor. Öyle ki, adli suçlular, siyasi suçluların maruz kaldığı muamele ve işkenceyi görünce kendi suçlarıyla övünür hale geliyor. Bu bağlamda çarpıcı bir örnek olarak Orhan Miroğlu'nun Dıjwar-'Onlara Dair Her Şey' adlı anı romanında adli bir suçlu olan ve yer yetmezliğinden ötürü Diyarbakır Cezaevine gönderilen Arap Remo'nun hikayesi okunmaya değerdir.

     Siyasi suçlular ile adli suçluların aynı kefeye konmaması doğal ve gereklidir ama bu aynı kefeye konmama durumu Türkiye'de ve birçok ülkede tersinden işletiliyor.

     Siyasi  suçluların cezası da onlara yapılan uygulamalar da adli suçlularınkinden daha hafif ve daha saygılı olması gerekiyor. Çünkü adli maznun veya mahkum ya kendi kişisel ihtirası için veya kendi kişisel çıkarını ve hakkını korumak için bir eylemde bulunmuşken siyasi maznun veya mahkum kendi çıkarı ve ihtirası için değil, aksine kendi bireysel varlığının sınırlarını aşarak ait olduğu toplumun faydasına yönelik bir eylemde bulunmuş ve bir bakıma kendisini ait olduğu topluma feda etmiştir. Siyasi maznun veya mahkumun benimsediği ideolojinin, belirlediği hedeflerin ve takip ettiği yöntemin yanlışlığı bu gerçeği değiştirmez. İdeolojisi tutarsız, hedefleri imkansız, yöntemi zararlı da olsa o insan kendisi için değil, toplumu için suç sayılan eylemi yapmıştır. Bu yönüyle siyasi suçlular her bakımdan adli suçlulara nisbetle pozitif bir farkı taşır. Aralarındaki bir diğer fark da adli mahkum için 'ceza'nın,   siyasiler için 'ikna' ve 'ıslah'ın öncelikli olmasıdır.

     Cari hukuk açısından siyasi suçlu olarak tanımlanan biri, ya yaptığı eylemde haklıdır veya yanılmıştır. Haklı ise, ıslahı gereken siyasi suçlu değil, devletin kendisidir. Eğer yanılmışsa, devletin görevi onu ikna ve ıslah etmektir; onu en ağır şekilde cezalandırmak değil.

     İşte bu sebeplerle İslam ceza hukuku, bireysel suçlarda af ve hafifletme yetkisini mağdura vererek devleti cezalandıran konumdan çıkarıyor ama siyasi suçlarda devletin hoşgörülü olmasını salık veriyor ve elini açık tutuyor.

     Çözüm süreciyle ilgili atılması gereken adımlar bağlamında birkaç kez Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eylemlere katılmış PKK gerillaları için, yapabileceğimiz bir şey yok, maktullerin hakkını bağışlayamayız kabilinden konuşmalar yaptığını gördük. Eğer sayın Başbakan, bir Müslüman olarak İslam ceza hukukuna atıfla böyle bir görüş beyan ettiyse ki, cari hukuk açısından bu söz fazla anlamlı değildir, yanılıyordur. İslam ceza hukuku açısından devletin elinin bağlı olduğu konular, bireysel suçlardır, bireysel öldürmelerdir. Siyasi davalar bu hüküm kapsamına girmez. Özellikle de çözüm süreci ve Kürd meselesi hiç girmez.

     Bir defa dağa çıkan ve silahlı eylemler yapan insanları o noktaya devletin yanlış ve haksız politikaları getirdi. Müsebbip devletin kendisidir. Eğer silahlı kalkışma suç ise, bu suçun zeminini ve sebeplerini işleyen devlet de bir o kadar suçludur. Bu, bir.

     İkincisi, mesele siyasi olduğu ve karşı taraf da haklı sebeplere sahip olduğu ve de çatışmanın devamının daha büyük zararlara yol açması kesin olduğu için devletin yanlış politikalardan vazgeçmesi gerektiği gibi, bu çatışmalarda ölen ve maddi zarar gören insanların tazminatlarını (diyelerini) devlet ödeyerek bizzat silahlı eylemlere katılmış ve bunun emrini vermiş insanların hakkındaki davaları kaldırabilir. İslam ceza hukuku açısından bu mümkün, ve maslahat açısından gereklidir. Cari hukuk açısından ise, cari hukuk beşeri olduğu için anayasa değişikliğiyle böyle bir adım rahatlıkla atılabilir. Tabi ki, bu af veya cezaların kaldırılması, dünyevi olan kısmıyla ilgilidir. Uhrevi hesab Allah'a aittir ve herkes orda yaptıklarının hesabını verecektir.

     Eylem yapan gerillaları ve bu eylemlerin kararlarını verenleri af yetkimiz yoktur sözü, İslam ceza hukuku açısından doğru değil, cari hukuk açısından da böyle bir af imkansız değil. Yol açıktır. Ortak akıl ve maslahat da sorunun çözümü için bu yönde bir karar alınmasını iktiza etmektedir.

     İslam ceza hukukuyla uygulanmakta olan ceza hukukuna ilişkin bu muhtasar mukayeseden sonra sonuç yerine birkaç soru:

     İslam ceza hukuku mu adil yoksa uygulanan hukuk mu?

     İslam ceza hukuk mu insan fıtratına uygun yoksa uygulanan hukuk mu?

     İslam ceza hukuk mu akla uygun yoksa uygulanan hukuk mu?


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum