1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. İslam Dünyasında İktidar-İnsan-Toplum İlişkileri
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam Dünyasında İktidar-İnsan-Toplum İlişkileri

A+A-

     Suriye ve Mısır'da iktidarı elinde bulunduranların gözlerini kırpmadan kendi halklarını kitleler halinde katletmesi, ülkeler arasındaki savaşlarda verilen kayıplardan daha çok insanın, kendi yöneticileri tarafından öldürülmesi ve bu türden örneklerin birden çok ülkenin sicilinde bulunması, İslam dünyasında iktidar, insan ve toplum kavramlarının ne anlama geldiğini, iktidar felsefesinin nasıl yorumlandığını yeniden ve derinden düşünmeyi gerektiriyor.

     İslam dünyası Osmanlı bakiyesi sayılır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra teşkil edilen devletlerin siyasi sınırları ve muktedirleri o dönemin küresel güçleri tarafından belirlendi. Yeni ihdas edilen devletlerin yönetim şekillerinde ve dayandıkları ideoloji ve ilkelerde halkların belirleyici hiçbir rolü olmadı. Dönemin küresel güçleri, siyasal sınırları ve muktedirleri tayin ederken İslam dünyasının dinamiklerine ve mukteziyatına göre değil, kendi çıkarlarına göre tayin ve taksimde bulundular. Osmanlı bakiyesi üzerinde sağlam binalar değil, gecekondular inşa ettiler.

     İslam dünyasındaki iktidarlar ve dayandıkları fikri temeller halkların tercihiyle oluşmadığı, küresel güçlerin tayiniyle belirlendiği için o günden bugüne devam eden iktidarlar halkları iktidara ortak etmedi, buna gerek de duymadı. İs+lam dünyasındaki iktidar denkleminde halk iradesi denklem dışı tutuldu.Bir asra yakın devam eden bu süreçte devlet, toplum ve insan kavramlarına fiili duruma mütenasib anlamlar yüklendi.

     İslam dünyasında iktidarlar cebr ve hile ile ele geçirilir. Elde edilen iktidara halk iradesi müdahil edilmez. Halkın ekseriyeti, seçim ve sandık, iktidarı tayin edici olamaz. Çünkü iktidar ya bir etnik azınlığın veya dini birekalliyetin ya da belli sınıfların hakkıdır. İktidar, zımnen paylaşılmaz olarak tanımlanmıştır. Toplumun ortak malı olan iktidarın, belli azınlıkların tekelinde olması, İslam dünyasındaki yatışmazyapının, süregiden çatışmaların temelini oluşturmaktadır. İktidara ilişkin zihniyet değişmedikçe gelen gideni aratmaz. Eğer bugünkü iktidarların muhalifleri de bugünün muktedirleri gibi iktidarı algılıyor ve tanımlıyorlarsa, onlar da yarın muktedir olsalar, benzer uygulamalardan uzak durmayacaklardır.

     İslam dünyasındaki karmaşanın ve kanlı hadiselerin temelinde iktidarların meşruiyetini halkın ekseriyetinden almaması ve azınlıkta kalanların da ekseriyeti meşru görmemesinden kaynaklanıyor. Oysaki iktidarlar, meşruiyetini, halkın ekseriyetinden almalı. Ekseriyetin tayin ettiği iktidarlar, muhaliflerin hukukunu gözetmeli. Azınlıkta kalan muhaliflerde ekseriyetin meşruiyetini kabullenmeli. Muhalif ve muktediriyle bir bütün olarak toplum, iktidarı ammeye hizmetle yükümlü anonim bir kurum olarak tanımlamalı. İktidara ilişkin böyle bir anlayış oluşmadığı ve içselleştirilmediği sürece iktidar eksenli iç çatışma ve kaoslar sürüp gidecektir.

     İslam dünyasında şekillenmiş olan siyasal düşüncede iktidar asıl, toplum ve insan teferruattır. İktidar için toplum feda edilir, insanlar fevc fevc öldürülür. Saddam Halepçe'de beş bin Müslüman Kürdü bir günde öldürdü. Çünkü iktidar kutsal, insan değersizdir. İktidar değerli görüldüğü için insanlar çer çöp misali ateşe verilir. Oysaki insan ve toplum, devlete mukaddemdir, muraccahtır. Yani insan ve toplum devletten önce gelir ve ona tercih edilir. İktidar, insan ve toplum içindir. Asıl olan insan ve toplumdur, devlet talidir, araçtır ve insanın hizmetinde olması gereken bir kurumdur. Devletin değeri, insanın değerinden neş'et eder. İnsana hizmet ettiği için bir değeri vardır devletin. İnsanı öldüren devlet bir yana, insana hizmet etmeyen devletin bile hiçbir değeri olmaz.

     İslam dünyasında insanın ve toplumun değeri devletin değerinden daha önemli görülmediği sürece insanlar kitleler halinde devletlere feda edilecekler. Esed rejimi Suriye'de iki küsur yıl içinde yüz bini aşkın insan öldürdü. Bu da yetmemiş olacak ki, şimdi de kimyasal silahlar kullanmaya başladı. Bir günde iki bine yakın insan katledildi. Mısır'da iki gün içinde iki bin iki yüz insan öldürüldü. İktidar ile insan değeri arasındaki fark, ürkütücü boyutlardadır. Öyle bir iktidar anlayışı hakim ki, iktidar için yüz binler, milyonlar tereddütsüz feda edilebilmektedir.

     Değerler ters yüz olmuş durumdadır. Olması gereken, insan için onlarca iktidarın feda edilmesidir; iktidar için insanın değil. İslam dünyasında iktidarı insan için feda edecek bir zihniyete ve düşünceye ulaşılmadıkça iktidarlar için insanlar feda edilecektir. 15 Hordat 1342 yani 1963 yılında İran'daki halk ayaklanmasında Şahlık rejimi bir günde tam 15 bin insanı katletti. Korkunç bir rakam. İktidar için bir günde bu kadar insan öldürülebiliyorsa, böylesi bir dünyada iktidar, insan ve toplum kavramlarının anlamı ters yüz olmuş demektir. Böyle bir dünyanın iktidar ve insan ilişkilerine dair düşünsel bir devrime ihtiyacı var her şeyden önce.

     Mısır'daki askeri darbeyi ve katliamı kayıtsız şartsız destekleyen, maddi ve manevi yardımı esirgemeyen rejim, şeriat ile yönetilen Suud-i Arabistan oldu. Suriye'de yüz bin insanı öldüren, iki milyon insanı çevre ülkelere göç ettiren, dört milyon insanı yerinden eden, yedi milyon insanı acil yardıma muhtaç hale getiren ve en son da kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan rejimi kayıtsız şartsız destekleyen, İran oldu. Bu durum, İslam dünyasında iktidar felsefesine ilişkin ürkütücü bir anlayışın hakim olduğunu göstermektedir. Sağcısından solcusuna, İslamcısından gayri İslamcısına uzanan çizgide iktidara talip tüm unsurlar ve fiili muktedirler, zahiri olarak birbirlerine zıt ideolojilere dayansalar da iktidar felsefeleri neredeyse birbirinin aynısıdır. İktidar için, milyonlar feda edilir.

     İslam dünyasının, iktidar için insanın değil, insan için iktidarların feda edileceği bir zihniyete, bir düşünsel devrime esastan ihtiyacı vardır. Aksi halde, milyonlar halinde kurban edilmeye devam edeceğiz.

     Ortadoğu'da iktidar eksenli katliam ve kaoslara Batı'nın müdahale etmemesinden şikayet ediyoruz. İslam dünyasının İslamcıları bu katliamları alenen desteklerken Batı'dan ne bekleyebiliriz? Niye müdahale etsinler ki? Onların da işine geliyor. Zaten Batı'nın demokrasi ve insan hakları görüşü, sadece kendileri içindir. Diğerleri söz konusu olunca, sadece ve sadece onların çıkarları geçer akçedir.

     Mısır'daki kanlı askeri darbeye karşı en insani ve İslami tavrı gösteren ülke Türkiye, orada katledilen Müslümanlara göz yaşı döken tek devlet adamı da R. Tayyip Erdoğan oldu.

     Suud, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri darbeyi açıktan desteklerken bir çoğu da bu darbeye sessiz kaldı. İslam dünyası bu haldeyken Batı'dan yardım beklemek ne kadar anlamlı olur?

     Örnekler Şahlık rejimi, Saddam rejimi, Esed rejimi, Sisi rejimi, Suud rejimiyle sınırlı değil. Daha niceleri… TC'nin bidayesindeki kıyamlar sırasında işlenen toplu kıyımlar da bugünkü hadiselerden geride değildir. Eğer Türkiye'de toplu kıyımlar ilk yıllar ile sınırlı kaldıysa, bu, Türkiye'deki ekseriyetin, kendi hakkını aramada ayaklanmayı tercih etmemesindendir. 1980 darbesinden ve 28 Şubat post modern darbelerinden sonra eğer halk meydanlara çıksaydı, bugün Mısır'da yaşanandan farklı sahneler yaşanmazdı. Balyoz darbe planında halkın nasıl tepeleneceğini gösteren belgeler zihinlerdeki tazeliğini koruyor. Türkiye halklarının, hukuk ihlalleri karşısında sabır ve sandık yolunu tercih etmesi hem büyük katliamların önüne geçti hem de muktedirleri çoğunluğa tabi olma noktasına getirdi. Son on yılda halk iradesinin iktidara yansımasına darbeci geleneğe sahip ordunun kerhen de olsa razı olmasını sağladı. Askerin elindeki vesayetin alınması ve onlarca generalin ağır cezalarla hapse mahkum edilmesine karşılık ordu darbe yapmadı. Bu durum, Türkiye toplumunun kendi sorunlarını büyük çatışmalar içine girmeden çözme konusunda İslam dünyasının diğer ülkelerine göre bir hayli ileri düzeye ulaştığını göstermektedir.

     Türkiye'deki olumlu ilerlemelere karşılık Ortadoğu'da güç ve kudreti taksim konularında dehşet verici bir kaos dönemi tecrübe edilmektedir. Yaşanan fecaat ve vahşetin temelinde muktedirlerin iktidarı paylaşılmaz olarak tanımlamaları, iktidarın meşruiyetini ekseriyetin tercihine dayandırmamaları, devleti insana ve topluma hizmet eden, onların temel ihtiyaçlarını karşılayan anonim bir araç olarak nitelememeleri, insanı ve toplumu devletten değerli görmemeleri gibi iktidara ilişkin korkutucu bir zihniyete sahip olmaları bulunmaktadır. Bu türden bir iktidar algısına sahip muktedirler, "eğer biz iktidarda olmayacaksak, hayatı herkese cehennem edeceğiz" düşüncesindedirler. Bu düşüncelerini alenen beyan ettikleri gibi amelen de sabit etmektedirler. Esed, iktidara ilişkin bu düşüncelerini önce açıkça dile getirdi ve arkasından gelen süreçte ifade ettiklerini adım adım uyguladı.

     Bu türden iktidar felsefesine sahip bir dünyada ya zillet ya da dehşet hakim olur. Ekseriyet ya zillete boyun eğecek ya da vahşete maruz kalacak. Ancak iktidar felsefesi değişmediği zaman, asıl büyük tehlike, korkunç bedellerden sonra muhalif ve mazlumların sahip olacağı iktidarların da  benzer bir çizgide ilerleme ihtimalidir. Tecrübeler bize bir çok yerde mazlumların kendi zalimlerini taklit ettiğini göstermiştir; dünün mazlumu bugünün zalimi olmuştur. Bu tehlikenin tekrarını önlemek, iktidar felsefesine ilişkin bir zihniyet devrimiyle ve bu devrimin yaygınlık kazanması, içselleştirilmesiyle mümkün olur. Aksi halde gelen, gideni aratabilir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum