1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. İslam Devletinde Davetin Zorlu
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam Devletinde Davetin Zorlu

A+A-

Bu başlık altında yazacaklarım, ülkemizde davet ve tebliğ faaliyetlerinde bulunan müslümanlar için soyut kaçabilir. Çünkü içinde yaşadıkları koşullar, bahis mevzusunu gözlemlemeye, hissetmeye, dokunmaya, doğrudan yaşamaya imkan vermemektedir.
 
Bir sorunu idrak etmek için onu yaşamak şart değildir. Bir sorunu yaşamadan, sorun kapıya dayanmadan önce de o sorun öngörülebilir veya başkalarının deneyiminden yararlanarak bizi bekleyen sorunlar hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olunabilir, gerekli tedbirler alınabilir.
 
Soyut bir kavram olan devletin içini dolduran insandır. Devleti temsil eden kurumların içini dolduran, onları somut hale getiren insandır. Devlet, insanın düşüncesinde ve icraatında tezahür eder. Devleti abad eden de harab eden de insandır. Hakeza devleti adil yapan da zalim yapan da insandır. Elbette ki paradigmanın, devletin dayandığı değerler manzumesinin etkisi önemlidir ancak değerler manzumesi ne olursa olsun, onu uygulayan, onun içini dolduran veya boşaltan insandır.
 
İnsanın adalet ile zulüm, hak ile batıl, doğru ile yalan, başarı ile başarısızlık arasındaki kaygan zeminde yer aldığı dikkate alınırsa, devlette insan faktörünün önemi anlaşılır.
 
İslam'ın hıfzı ve rüşdü için davet ve tebliğde bulunan, çaba ve gayret içinde olan bir çok kimse, İslam devletinin varlığı halinde davet ve tebliğ koşullarının çok daha iyileşeceğini, devletin imkanlarının bu yönde kullanılacağını, devletin İslami olmasının insanların fevc fevc İslam'a yönelmesini sağlayacağını düşünür. Böyle düşünmeleri doğaldır da.
 
Bu varsayımlar her zaman doğru çıkmayabilir ve hatta bazen aksine netice verebilir.
 
İslam'ın iktidar olmasının yanında dezavantajları da var. Eğer İslam devleti siyasi, ekonomik, sosyal, askeri, kültürel ve uluslar arası ilişkiler bakımından adil ve toplumu razı edici bir devlet oluşturamaz ise, en başta davet ve tebliğ yapma imkanı zorlaşır. Neden mi?
İslam'ın egemen olduğu bir toplumda eğer ekonomik durum kötü olur, halkın alım gücü düşer ve işsizlik artarsa, sıkıntı içinde yaşayan ve ekonomik yetmezlikten ötürü muhtelif sorunlarla uğraşmak zorunda kalan herkes, doğal olarak devleti bu durumun müsebbibi olarak görecektir. Davet ve tebliğcinin anlatacağı İslam'ın misdakı ve somut örneği var olan devlet olacağına göre, ekonomik zorluk içindeki muhataplar açıktan söylemese bile içinden, "senin anlattığın İslam'ın devleti buysa lazım değil" diyecektir ve yapılan davete karşı kapılarını kapatacaktır. Zorluk içinde bulunanlar, genellikle yaşadıkları zorluklarla devlet ve devletin ideolojisi arasında bir bağ kurar. Devlet İslam devleti ise, İslam da bu arada sorgulanır hale gelir. Evinin kirasını ödeyemeyen, evine ekmek götüremeyen, çocuğunun cebine harçlık koyamayan bir baba, bütün bu sorunların kaynağında İslam devletini görür ve İslam'a karşı rezervli hale gelir ve davetçiye de kulak vermez. O, davetçinin ne dediğinden çok akşam eve ne götürebileceğini düşünür.
 
Eğer İslam devletinde sosyal adalet sağlanamamışsa, sınıfsal farklılık artmışsa ve bir zamanın davet ve tebliğcileri zengin yöneticiler arasında yerini almışsa, yoklukla boğuşan insanlar, davetçi, İslam'ı anlattığında muhataplar devlet imkanlarını kullanarak sermaye sahibi olmuş öncü Müslümanları düşünür ve davetçinin söylediklerini anlamsız bulur, anlatılanlara ne kulak verir ne de gönlünü açar. Çünkü somut olan daima soyut olana ağır basar.
 
Hiçbir devlet bütün kadrolarını seçkin insanlardan oluşturamaz. Devlet kadro ihtiyacını toplumdan karşılar ama devlet memuru ve amiri olan her ferd, bir bakıma devleti temsil eder. Bu kural, İslam devletinde de geçerlidir. Toplumda ekonomik bir sorun varsa, bu durum devlet kadrolarına da başta rüşvet ve yolsuzluk olarak yansır. Vatandaş gittiği devlet dairelerinde işini rüşvet vermeden yapamaz ise veya süründürülür ise, onun için İslam devleti kendisinden rüşvet alan veya işini görmeyip onu süründüren görevlidir. Devlet dairesinde mağdur edilmiş insana İslam'ı anlattığın zaman, o, İslam devletinden gördüğü muameleyi düşünür. Söz ile amel çelişiyorsa, ameli esas kabul edip sözün bir aldatmaca olduğunu neticesine ulaşır. "İslam buysa istemez" der.
 
Mahkemede İslam hukukunu okumuş hakimin rüşvet veya torpil ile kendi hakkını zayi ettiğini gören insan, bir davetçinin davetine muhatap olduğunda, anlatılandan çok mahkemedeki mağduriyetini düşünür. "Eğer İslam buysa istemem" der.
 
Sorguda haksız yere işkence gören birisi, davet ve tebliğle karşılaştığında, kendisine sunulandan çok sorguda yaşadıklarını düşünür ve ona göre tepki verir. Onun için söz değil, yaşadıkları ölçüdür.
 
Bir gariban bankadan üç beş kuruş kredi alamadığında ve öte yandan bir zamanın veya şimdiki zamanın İslamcılarının bankalardan milyon Dolarlar düzeyinde krediler çektiğini gördüğünde, ister devletin radyo ve televizyonundan isterse sıradan bir davetçiden İslami mesajlarla karşılaştığında tepkisi ya radyo ve televizyonu kapatmak olur, davet canlıysa ya meclisten çıkar veya davetçiye itiraz eder ya da kulaklarını tıkar anlatılanlara. Bu minvalde akla gelebilecek onlarca örneği herkes sıralayabilir.
 
İslam devletinde kötü ekonomi olmaz, rüşvete yol verilmez, torpil işlemez, sorguda işkence yapılmaz, her hakim adalete riayet eder, herkes bankadan kredi alabilir demeyin. İslam devletini yönetenler melekler değil, insanlar olacaktır ve insanların arasında her türden kişilik sahibi olanlar var. Ayrıca devlet mekanizması iyi işlemez ise, devletin memurları da iyi çalışmaz, iyi şeyler yapmaz. Baştakiler kokarsa, alttakilere kurt düşer.
 
İslam devleti, bütün devlet mekanizmalarına insan alırken mütedeyyin olma, İslami ölçülere riayet etme türünden koşullar ileri sürerse, bu kez ameli nifak denen daha kötü bir durum ortaya çıkar. İşe girebilmek için zahiren Müslüman gözüken ama iş sırasında her türlü çirkinliği yapan insanların sayısı hızla artar. Devlet memuru olabilmek, devletle iş tutmak ve devletten nemalanmak isteyen ama gerçek hayatında mütedeyyin olmayan herkes zahiri olarak İslam'a yönelecek, örneğin sakal bırakacak, eline tespih alacak, İslam devletini savunacak ama hem görev sırasında hem de özel hayatında bir sürü pisliğe bulaşmaktan kaçınmayacak. Böyle bir grubun şekillenişi ve icraatları halk tarafından gözlemlenebileceği için bu durum da ayrı bir olumsuzluk kaynağı olacak ve insanların davet ve tebliğe karşı rezervlerini arttıracaktır.
 
Devlet ideolojik olduğu ve ideolojik tercihte bulunduğu zaman, kendi münafığını üretmekten kurtulamaz. Kemalizmin münafığı, sosyalizmin münafığı, İslam'ın münafığı gibi. Bir din veya beşeri bir ideoloji devlet gücüne ulaşıp kendi dinini veya ideolojisini uyguladığı zaman nifak için uygun zemin kendiliğinden oluşur.
 
Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım türden bir İslam devletindeki davetçi ve tebliğciler ne yapacak? Nasıl bir yol ve yöntem izleyecek? Çözüm nedir?
 
Eğer davetçiler devletten kaynaklanan eksiklikleri kabul etmese, İslam devletinde rüşvet olmaz, yolsuzluk yapılmaz, adam kayrılmaz, işkence edilmez, faili meçhul cinayet işlenmez ve ila ahir derse, Demirel'in, "kimse bana devlet adam öldürttü dedirtemez" konumuna düşer. Devletin yanlışlarını savunan davetçi, bir davetçiden çok devletin resmi görevlisi konumuna düşer veya devletten nemalanan biri seviyesine iner.
 
Davetçi İslam devletinin yanlışlarını savunmasa, eleştirse ve bu devlet gerçek İslam devleti değil dese, o zaman gerçek İslam devleti hangisidir ve kim onu getirecek sorusunun cevabı boşlukta kalacak.
 
Devletin İslam devleti olduğunu ama eksikliklerinin olduğunu, yanlışların bireysel olduğunu ifade edip durumu kurtarmaya çalışsa, muhatabı tatmin edici olmayacak.
 
Davetçi, benim siyasetle, devletle işim yok dese ve hiç siyasete ve siyasi sorunlara değinmese, İslam'ın ibadet, ahlak ve itikadi konularını işlese, bu durumda da toplumsal sorunlara bigane kalmış olacak. Öte yandan da İslam devletine destek vermediği için iktidarda olan İslamcılar tarafından sorumluluktan kaçmakla eleştirilecek. Çünkü ulema ve davetçilerden bir kısmının devletten uzak durması, devletin meşruiyetini toplum nezdinde sorgular hale getirir. Bütün devletler meşruiyetlerine önem verir. Devletin meşruiyetini pekiştiren en önemli unsurlardan biri din ve din adamlarıdır. Bu sebepten dolayı en din dışı devletler bile bir şekilde ulemanın doğrudan veya dolaylı desteğini almak için çaba gösterir.
 
Dikkat edilirse tasvir edilen koşullarda davetçinin önündeki tüm seçenekler sıkıntılı ve moral bozucudur. Mevcut seçeneklerden en makul gözükeni, hem İslam devletini kabullenmek hem de eksiklikleri gizlemeden ve savunmadan eleştirmektir. Ne var ki, her devlette olduğu gibi İslam devletlerinde de eleştiri yapanlar en basitinden devlet açısından sevimsiz insanlardırlar.
 
İlginç gelecek ama devletten ve resmiyetten uzak duran ulema ve davetçiler, İslam devletinde de halkın daha çok teveccüh ettiği ve güvendiği insanlardır. Siyasi bir alim ile siyasetin dışında duran bir alimin konumu halk nezdinde farklıdır. Siyasi alime bir tür siyasetçi gözüyle bakılır. Dini konularda siyasetin dışında duran alimin sözü, siyasetin içinde olan alimin sözünden daha müessirdir. Mezhep imamlarının neredeyse tümünün devletten ve siyasetten uzak duran kimseler olmaları, bu gerçeği doğrulayan en önemli kanıtlardan biridir. Uzun asırlar halkların taklit mercii olmuş müçtehitler, devlet ve siyasetten uzak duran alimlerdir.
 
İslam devletinde davetin zorluğu gibi bir konuyu gündeme getirmemin iki temel nedeni vardır:
 
Birincisi, İslam devleti sürecini tecrübe etmemiş davetçi ve tebliğcilerin en azından bir kısmı İslam devletini kendi zihninde idealize edebilir, Medine-i fazıla olarak tasavvur edebilir, devletin İslam'ın hıfzına ve rüşdüne çok önemli katkılar sunacağını düşünebilir. Bu tasavvurların her zaman için mümkün olmayacağını, aksinin olabileceğini de düşünmeleri, olaya sadece pozitif yönden değil negatif yönden de bakabilmeleri için gündeme getirdim. Sadece bizi bekleyen güzellikleri değil, bizi bekleyen zorlukları da bilmek ve ona göre hareket etmek durumundayız. Sadece güzellikleri bekleyenler hayal kırıklığıyla, her şeye hazır olanlar ise gerçeklerle karşılaşır.
 
İkincisi, davet ve tebliğcilerin yine en azından bir kısmı İslam devletinde davet ve tebliğ için çok daha elverişli koşulların olduğunu düşünebilir. Oysaki bu elverişli koşullar, ideal İslam devleti için geçerlidir. Eğer İslam devleti sorunlar yumağıyla boğuşuyorsa orada davet ve tebliğ koşulları İslami olmayan bir devlete oranla daha zor olabilir. Hatta genel olarak İslam'ın egemen olmadığı bir beldede davet ve tebliğ için çok daha uygun şartların olduğu söylenebilir. En azından kimse somut bir örnek üzerinden eleştiri yapamaz. Dolayısıyla hiçbirimizin içinde bulunduğu koşulların İslami davet ve tebliğe uygun olmadığı bahanesinin arkasına saklanmaması gerekir. Gerçek bir davetçi, her koşulda ve özellikle de İslam'ın egemen olmadığı bir beldede çok daha verimli ve etkin çalışmalarda bulunabilir.
 
İslam'ın devamı, devletlerden çok Müslümanların bireysel ve kolektif çalışmalarına ihtiyaç duymaktadır. İslam'ın rüşdü ve gelecek kuşaklara intikali de hakeza böyledir. Devletler iyi olursa bu yöndeki çalışmalara olumlu katkıda bulunur, kötü olursa olumsuz etki edebilir. Asıl olan Müslüman birey, cemaat ve teşekküllerin samimi, doğru ve müessir çaba ve faaliyetleridir.
 
İslam devleti iyi idare edilemez ise, devlet eliyle sunulan İslam'a karşı halkın rezervi maksimum düzeye çıkar. Devlete ait radyo, televizyon ve gazeteler aracılığıyla sunulan İslam'a itibar edilmez. Devletin eğitim kurumlarında sunulan İslam'a da hakeza kulak asılmaz. İmkan çok, sunum çok ama dinleyen ve amel eden yok. Bunun birinci nedeni devletin iyi yönetilmemesi, ikincisi de genel olarak toplumların devletten çok devlet dışındaki kurum ve şahsiyetlerden dini öğrenmeye mütemayil olmasıdır. Devlet eliyle sunulan İslam resmi İslam'dır ve biraz resmi ideolojiye benzer. Toplumlar genel olarak tepeden sunulan, devlet eliyle sunulan düşünce, ideoloji ve dine karşı mesafelidir. Çünkü devletlerin doğasında siyasi maslahatçılık vardır, siyasi çıkarcılık vardır. Din ve düşünce çıkardan uzak bir samimiyeti ve samimi bir sunumu gerektirir. Devletlerde bu samimiyet minimum düzeydedir.
 
Hangi koşullarda İslam namına daha verimli ve kalıcı faaliyetler yapılır diye bir soru sorulsa adalet ve özgürlüğün egemen olduğu, Müslümanlara örgütlenme, cemaatleşme, İslami ilimleri tedris, tedvin ve neşretme hakkının tanındığı koşullardır diye cevap verilebilir. Böylesi koşullarda toplumun, halkın Müslümanlaşması daha kolaydır ve daha önemlisi gerçek Müslüman kişilikler bu tür koşullarda yetişir ve toplum sadık ve samimi bir mahiyette İslam'a yönelir.
 
Toplumun Müslümanlaşması ile devletin Müslümanlaşması birbiriyle ilişkili ama birbirinden farklı iki olaydır. Bu ikisi arasında her zaman doğru orantılı bir ilişki bulunmayabilir. İnanılması güçtür ama bazen ters orantı hasıl olabilir. İslam devletinde en azından zahiren devlet İslamileşir ama toplumun ne kadar sağlıklı bir İslam toplumu olacağı bir dizi koşula bağlıdır. İslam devleti iyi yönetilemez ise İslam devleti Müslüman halksız kalabilir. Öbür tarafta da Müslüman bir halk İslami devletsiz olabilir. Hangisi önemli sorusuna İslam'ın hedeflerine bakarak cevap vermek gerekir. Amaç toplumun İslamileşmesi ise cevap bellidir. Amaç devletin zahiren İslamlaşması ise hakeza. Denilebilir ki, devlet İslami ise halk da Müslümanlaşır. Unutulmamalı ki, bu yargı, ideal İslam devleti için geçerlidir.
 
Muhtasar olarak değinilen konular dikkate alınırsa, İslam'ın hıfzı ve rüşdüne ilişkin sorumluluklarımızdan kaçmak için içinde bulunduğumuz koşulları bahane etmek yerine daha çok çalışmamız gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.