1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. İSİMLENDİRME HAKKINA SAHİP OLMAK
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

İSİMLENDİRME HAKKINA SAHİP OLMAK

A+A-

 

İsimlendirme, mahiyet itibariyle bir etiketten ibaret olacak kadar basit bir durum değildir. İsimlendirme hak ve yetkisi, bazı koşulları gerektiren bir hak ve yetkidir. İsimlendirme bir ehliyet, bir liyakat ve en önemlisi de bir tanıma ve tasarrufta bulunma işidir. Bunlarla birlikte isimlendirilecek olan durum, nesne, olay yani canlı/cansız her ne ise, yapısı ve konumu bakımından bilinmelidir. Bilinmeyen bir şey hakkında hem tasarrufta bulunmak ve hem de isimlendirmede bulunmak mümkün değildir.

Tasarrufta bulunmak için bir bilgi, güç, kuvvet ve beceri sahibi olmak gerekir. Zilyetlikte olduğu gibi, yani taşınır veya taşınmaz bir mal üzerindeki fiili hâkimiyette olduğu gibi, bir hakka sahip olmayı gerektirir. Ayrıca bir tasarrufun gerçekten tasarruf olabilmesi için, tasarrufta bulunanın özgür ve bağımsız olması gerekir. Yani tasarruf sahibini hariçten etkileyecek faktörlere karşı müstağni olması gerekir. Kendi koşullarını kendisi oluşturabilmelidir. Başkalarının oluşturduğu koşullara mahkûm olan bir kimse, o koşullar kalktığı zaman, kendisi de işlevsiz ve iş göremez duruma gelir.

Bütün bu söz konusu ettiğim ölçütler çerçevesinde, gerçekten tasarrufta bulunabilen bir yaratılmışa rastlamak mümkün müdür? İnsan için belirlenmiş bir zaman ve mekân olup –ki biz buna dünya diyoruz- bu zaman ve mekânda kısmen de olsa bir tasarruf yetkisi verilmiştir. Ama bu tasarruf yetkisi mutlak bir tasarruf yetkisi değildir. Bütünüyle insanın uhdesinde/sorumluluğunda olan mutlak bir tasarrufu gerektirecek bir yetki mevzubahis değildir. İnsanın, belli kayıt ve şartlarla sınırlandırılmış tasarruf yetkisini istismar ederek, mutlak bir tasarruf yetkisi gibi kullanması durumu, hem gerçekçi değil hem de haddini aşmaktır. Tarih, haddini aşmış zavallıların çöplüğü gibidir.

Bütün yetki ye sorumlulukların nesnesi olan maddi ve manevi olanaklara, ancak emanet penceresinden bakıldığı zaman bir anlam kazanabilir. Bu şekilde bakıldığı zaman, mecburen bir hesap verme bilinci ile hareket edileceğinden, insanın ihtiraslarına gem vurması da mümkün olacaktır. Zira emanet olgusunda, emanetin konusu olan her ne varsa, onların tevdi edilmesi gerekeceği için, emanetin muhafazası bakımından insanın, emanetin sahibi tarafından sorguya çekilmesi de elzem olacaktır. Gözü, kulağı, aklı ve gönlü açık her insanın böyle bir neticeye varması oldukça kolay olmalıdır.

Mutlak anlamda tasarruf sahibi olmanın bütün koşullarına sahip olan tek varlık Allah’tır. Bu anlamda O, bir ve tek’tir. Bu sebeptendir ki, İslam’ın giriş kapısının anahtarını, “O’ndan başka ilah olmadığı, O’nun tek ilah olduğu” anlamındaki yargı cümlesi oluşturmaktadır. Herhangi bir kişinin/öznenin bu anahtarı kullanması için akletmesi gerekmektedir. Zaten bir kimsenin özne olduğunun ifadesi, akletme ve iradesini kullanma ile ilgili bir durumdur. Aksi takdirde insan, atalardan verasetle intikal eden lâfzî/şekli bir söylemle, tevhid anahtarını kullanma imkânına sahip değildir.

Tasarrufla ilgili yaptığım bütün bu vurgulamalar, tasarrufun isimlendirmeyle ilgisine dikkat çekmek içindir. Buradan da rahatça anlaşılacağı üzere, isimlendirmede mutlak hak sahibinin Allah olduğu görülmektedir. Zira her şeyi yaratan, her şeyde emeği olan, her şeyin sahibi, maliki Allah olduğu için, isimlendirme hakkı da O’nundur. İsimlendirmenin peşi sıra bizi karşılaştırdığı durum bilgi ve hikmettir. Yani varlıkların ne olduğu ve ne için yaratıldığı ile ilgili olarak, hakiki bilgiye muhatap olmak için, Allah’ın bizi haberdar etmesine gereksinim vardır. Elbette bizim de insan olarak, kimi bilgiler elde etmek için, akıl ve yeteneklerimizi kullanmak şeklinde sahip olduğumuz imkânlar vardır. Ama bu imkânlarımızı aşan bilgiler için Rabbimizin bilgilendirmesine muhtacız.

Allah, Hz. Âdem’i yaratırken kendisine eşyanın isimlerini de öğretmişti. Öğrettiği bu isimlerin içeriğini, tıpkı ana-babaların çocuklarına öğrettiği gibi, şunun ismi ‘taş’, bunun ismi ‘elma’ şeklinde bir formasyonla verilmemiş olmalıdır. İsimler öğretilirken, isimlerin ne gibi içerik ve mahiyetlerinin de olduğu öğretiliyor olmalıdır. Mesela şunun ismi ‘ateş’tir dendiği zaman, ateşin aydınlatıcı ve yakıcı özelliklerinin de öğretiliyor olması gerekir.

Allah, insanı, sağlıklı bir şehadeti/şehitliği gerçekleştirmesi için, fizikötesi ile ilgili konularda yeterli olacak, merakını giderecek kadar bilgilendirmiştir. Fizik âlem ile ilgili ise insanın kendi çabası ile gidebildiği kadar gidecek imkânları emrine vermiştir. İnsan, gerek akıl ve duyu organlarıyla ve gerekse de yapacağı deney ve gözlemler vasıtasıyla keşfettiği yasalarla, hem varlık ve hem de Allah’ın şanı ile ilgili şahitliklerde bulunmak suretiyle hayranlık ve hayret sahibi olur.

Toplumsal hayat ve dolayısıyla tarih hakkında insanların içinde bulundukları iki ana gidişin/tarzın olduğunu Kerim kitabımız Kur’an’dan öğrenmek mümkündür. Bunun bir tarafında bütün doğruları içine alan Hakk’ın tarafı, diğer tarafta ise bütün yanlışları kapsayan Batılın tarafı yer almaktadır.

Şu noktada yanlışa düşmemek gerekir: Hakka ve doğruya talip olanların her yaptıklarının hakka ve doğruya uygun olduğunu söylemekle, Batıla mensup olan insanların da her yaptıklarının yanlış ve batıl olduğunu söylemek doğru değildir. İnsanın olduğu her yerde, doğrular da yanlışlar da olacaktır. Önemli olan tutulan istikamettir.

Her insan kendisini nasıl isimlendiriyorsa, isimlendirdiğinin bilincinde olması oldukça büyük bir önemi haizdir. Zaten insanın varlık-yokluk sorunu da bu konu ile doğrudan ilgili bir konudur. Eğer bir kimse müslüman olduğunu söylüyorsa ve fakat İslam’ın ileri sürdüğü vasıf ve özelliklerden uzak ise, o kimsenin müslüman olarak var olduğunu söylemek de mümkün değildir.

Şimdi burada berraklaşmasını beklediğim konu isimlendirme konusudur. Dünyaya vaziyet edenlerin, insanlık tarihinde isimlendirme yetki ve erkine sahip olanlar olduğunu görmekteyiz. Bu konu ile ilgili ‘Hilafeti Hatırlamak’ adlı kitabında Salman Sayyıd şu görüşlere yer vermektedir: “Bir isim, zaten orada var olan bir şeye basitçe iliştirilebilen bir etiket değildir sadece: O, farklı unsurların bir araya getirilerek, bu unsurların isimlendirilen şeyin içsel özellikleri halini almasının bir vasıtasıdır. Bir araya getirilen bütün bu özelliklerin ortak noktası, ismin kendisinden başka bir şey değildir. (…) İsimlendirme eylemi, tarih yapmanın alıştırmasıdır; sadece isimleri olanlar kendi tarihlerini yazabilir; sadece isimleri olanlar kendilerine bir kader tayin edebilirler. Keza dünyanın, bir isme sahip Batı ile isimsiz Batı-dışı arasında bölünmesi, kendi tarihine sahip halklar ile tarihsiz halklar arasındaki bir bölünme halini alır. İslam ismiyle müslümanlar tarihe (mü)dâhil olmuş, isminin hatırlanmadığı şartlarda müslümanlar bir “tarihsiz halk” (people without history) haline gelmiş ve bu sebeple bir halk olma özelliğini bile kaybetmişlerdir. İnsanlar bir geçmişleri olmadığı için değil, paradoksal olarak geleceğe kendilerini hikâye edemedikleri için tarihsizleşirler. Tarihsiz halklar ise ya isimsizdirler (ve dolayısıyla gerçekte bir halk değildirler) ya da başkaları tarafından isimlendirilmişlerdir.” (s.21-22)

Günümüz dünyasında Batılılar tarafından oluşturulan bir ‘küresel tahakküm sistemi’ hüküm sürmektedir. Müslümanların isimleriyle hayatları arasında büyük bir tezat oluşmuştur. Müslümanların sahip olduğu yaşam tarzı, Batılı değer ve hedefler doğrultusunda sürmektedir. İslam’ın değerleri, birtakım folklorik özelliklere indirgenmiş vaziyettedir. Onun için müslümanlar, dünyada söyleyecek sözü olmayan müflis ve müfliç kadavralar durumuna gelmiştir. İlahi Vahyi anlama ve hayata aktarma sorumluluğumuzu unuttuğumuz günden beri, başkaları tarafından uyuşturucu verilmiş gibi hayattan da soyutlandık. Böylece bizimle ilgili isimlendirmeleri, bizimle ilgili kararları ve bizimle ilgili rolleri başkaları tayin eder duruma gelmiştir.

Bizim yeniden hayata dönmemiz için, kendimizle ilgili isimlendirme hakkına sahip olmalıyız. Bunun için de sahip olduğumuz değerlere doğru, hem zihnen hem de bedenen ciddi ve kararlı bir yolculuğu başlatmalıyız. Unutmayalım ki, hem bizden öncekilere ve hem de bize isim olarak ‘Müslüman’ ismini veren Rabbimiz, Peygamberi bize rol model olarak göstermiştir. Böylece, bu gidiş, bu tarz için Peygamber bize ve biz de diğer insanlara tanıklık yapma konumuna geliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.