1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. İşgalciler Neyi Çözüyorlar?
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

İşgalciler Neyi Çözüyorlar?

A+A-

İşgalciler Neyi Çözüyorlar?

Kürtler'i mi yoksa sorunlarını mı?


     Kürtlerin Kürdistan havzasındaki ömürlerini tam olarak kestirmek tarihçilerin bilimsel alanlarına giren biraz zor bir mesele ama somut olan bir şey var elimizde. O da şudur: Kürtler bu topraklarda bir gerçek olarak bin yıllardır vardırlar. Başka bir gerçek de bu topraklara, yani Kürdistan’a bir başka yerden bir göç sonucu veya başka bir yol ile gelmiş olmayıp bir var oluş hakikati olarak buralarda zuhur edip varlıklarını sürdürmeleridir. Yani mezopotamyanın kadim halklarından oluşlarıdır.

     Bu kısa girişten yola çıkarak şunu rahatlıkla diyebiliriz ki Kürtler Milattan önce de bu topraklarda var idiler. Yani Hanif dinlerin inişlerinde mesela Zerdüştiliğin İseviliğin, Museviliğin ve Müslümanlığın inişi dönemlerinde de yine vardılar…

     Ve o günlerden bu güne kadar bütün imha, inkâr, asimilasyon, imha ve diğer olumsuz faktörlerin dayatmalarına rağmen hala varlar. Ve varlıkları ciddi bir sorun haline gelse de varlıklarını büyük ölçüde koruyarak sürdürmeye çalışıyorlar.

     Ama bu son kulvarda, yani yirminci yüzyılın son çeyreğinde imhacı ve katı asimilasyonist politikalara sahip işgalcilerinin dayatmaları, yeni nesilleri ciddi bir şekilde tehdit eder hale gelmiş…

     Böyle giderse yakın gelecekte, özellikle Türkiye parçasında Kürtlerin hem fiziki hem de kültürel varlıkları ciddi bir tartışma konusu olabilir. Çünkü asimilasyon imha eden bir canavar gibi kürt çocuklarını yutuyor. Özellikle görsel medya, iletişim ve okullar aracılığıyla Türkçe en ücra köşelere, dağ başlarındaki Kürt köylerine kadar Kürt çocuklarının beynini alıp Kürtçeleriyle yer değiştiriyor. Bu gün it uğramaz, kervan geçmez bir Kürt köyüne bile yolunuz düştüğünde o köyün çocukları sizi Kürtçeden kırılma bir Türkçe ile karşılıyor… Türkçe bilmedikleri her hallerinden anlaşılan yeni nesil Kürt anaları ve gencecik kızları kanıksanmış bir zorlamayla iletişim dili olarak kırma bir Türkçe konuşuyor. İşte bir milletin asimilasyon yoluyla imhaya uğraması tam da budur.… Özellikle Kürtler adına siyaset yapma iddiası olan siyasetmedar, başkan, parlamenter sıfatlı Kürtlerimizin bu konuya acilen ve büyük bir titizlikle eğilmeleri gerekiyor.

     Peki, varlıkları bu topraklarda ne zaman sorun haline geldi… Veya adına Kürt sorunu dediğimiz sorun nedir? Ne zaman gelişti.

     Kürtler, bir tarım ve hayvancılığa bağlı bir millet, bir toplum olarak yaşamlarını sürdürürlerken batıda gelişen, Rönesans, Reforum, bilim ve sanayideki gelişmeler onları doğu toplumlarının kaynaklarını ve zenginliklerini sömürmeye itti. Bunun içinde çeşitli düşünce akımları geliştirdiler. Bunlardan bir tanesi de imhacı, inkârcı faşizm ve sömürücü ötekileştirici milliyetçilik akımlarıdır. Bu akımlar doğu toplumlarını çok kötü bir olumsuzlukla etkileyerek, deyim yerinde ise adeta darma dağın etti.

     Tam da bu karmaşada Kürtler 19’uncu yüzyılın başlarına hala Osmanlının bir tebaası olarak girdiler. Osmanlının dağılması Kürtlerin parçalanmasını doğurdu. Osmanlının bir devamı olarak Türkiye Cumhuriyetini kuran Turancı ittihat ve terakki kadroları, Kürdistan sorunundan temelli kurtulmak için şeytanın bile aklına gelmeyecek bütün plan, strateji ve hilelerini sergilediler. Kemalist cumhuriyetçi kadro İngilizlerle işbirliği yaparak Güney Kürdistan topraklarını İngilizlere sattılar. Doğu Kürdistan zaten kasrı şirin anlaşmasından beri iranın kontrolünde idi. Geri kalan kısımda kendi kontrollerinde idi. Böylece Kürtler hem toprak olarak hem de nüfus olarak darmadağın edildiler. Her parça kendi koşullarında çok ciddi bir imha ve asimilasyona tabi tutuldu. Ve hemen her parçada Kürtlerin isyan, kavga, savaş, toplu katliam, idam, göç, yoksulluk ve sefalet süreçleri başlamış oldu.

     Peki, bu işgalciler bunu niçin yaptılar? Çünkü bunların faşizan, ötekileştirici ırkçı zihinlerinin yaptıkları hesaplama ve analizlere göre Anadolu’da Türk nüfusun çok az olduğunu görüyorlar. Kürdistan’ın hem nüfus hem coğrafya olarak çok büyük olduğunu ve adına Türkiye cumhuriyeti dedikleri sanal bir devleti Kürdistan toprakları üzerinde hile ve zorbalıkla kurduklarını çok iyi biliyorlardı. Ve Kürdistan hem nüfus hem toprak olarak bir arada kalırsa ileride büyük bir devlete dönüşüp başlarına çok büyük belalar açacaklarını, belki de bu zorba ve sanal devletlerini de ortadan kaldırabileceklerini çok iyi hesapladılar. İlginçtir arap ve Farslarında Kürtlere reva gördükleri insanlık dışı muamelelerin temelinde aynı gerekçeler vardı. Aşağıda konumuzla ilgili kısmını alıntıladığımız röportaj, bu yazıdaki meramımızı çok daha iyi ortaya koyup özetliyor aslında.

     “ Anadolu’nun yüzde üçü Türk…”

     29 Mart 2010-Pazartesi- Taraf Gazetesi- neseduzel@gmail.com

     NEŞE DÜZEL: Anadolu’yu biz anayurt olarak görürüz. Ama buraya geleli daha bin yıl bile olmadı. Biz buraya geldiğimizde Anadolu’da kimler vardı?

     SELİM DERİNGİL: Bizans İmparatorluğu Anadolu’da o sırada kimleri yönetiyorsa, onlar vardı. Yüksek sayıda Rum ve Ermeni vardı. Kürtler vardı. Araplar, Süryaniler, Keldaniler, Nasturiler, Yahudiler vardı... Mesela Karaim denen Yahudiler Bizans zamanında İstanbul’da yaşıyorlardı. Rumlar, Ermeniler, Kürtler her taraftaydılar. Rumlar özellikle İstanbul, Karadeniz ve Ege sahillerinde, Ermeniler de daha çok Doğu Anadolu’daydılar. Bunların hepsi iç içe geçmiş nüfuslardı.

Türkler Anadolu’da yaşayan diğer kavimleri nasıl yönetimleri ve etkileri altına aldılar?

     Orta Asya’dan gelenlerin doğrudan doğruya ahfadı (torunları, soyu) olanların oranı, bugünkü Türk nüfus içinde herhalde çok düşüktür. Anlamadım... Türk kökenli nüfus mu çok düşük?

     Evet... Türkiye’de bugün kendine Türk diyen nüfus... “Orta Asya’dan geldik” diyoruz ya... Bugün artık genetik araştırmalar yapmak mümkün. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bugün, TC’nin nüfusu içinde, damarlarında gerçekten “Orta Asya’dan” denebilecek genleri taşıyanların oranı yüzde üç gibi çok küçük bir oran.

     Yüzde üç...

     Çünkü Orta Asya’dan gelen insanlar, Anadolu’da buldukları nüfusla karışmışlar. Anadolu’daki yerli nüfus zamanla Müslümanlaşmış. Yani anlayacağınız şimdiki Anadolu ahalisi, çok uzun bir süreçte oluşmuş. Ben demograf değilim ama... Özellikle 19. yüzyılda yoğun göç alma ve göç verme olaylarıyla birlikte Anadolu’nun nüfusu çok ciddi bir değişim gösteriyor. Osmanlı’nın toprak kaybının giderek hızlanması sonucunda, 1870’lerden itibaren Anadolu’ya çok yoğun bir nüfus akışı oluyor. Balkanlar kademe kademe elden gidiyor ve sınır sonunda Edirne’nin biraz ilerisine dayanıyor.

     Eğer zorlama yoksa Anadolu’da insanlar hangi nedenlerle din değiştirdiler?

     Tanzimat’a dek, Osmanlı’da askerî sınıfa dahil olmanın, yani devlete ve yönetici sınıfa girmenin tek yolu Müslüman olmaktı. Bu yüzden Müslümanlaşma, soyluların Osmanlı yönetici sınıfına girmeyi istemesiyle de yaşandı. Bir de gayrımüslim nüfus cizye diye bir vergi veriyordu ve bu vergi kriz dönemlerinde çok ağır olabiliyordu. Cizye yükünden kurtulmak için de Müslümanlaşanlar oldu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrımüslimler üzerinde birtakım kısıtlamalar vardı.

     Abdülhamit, Sünni Hanefiliği, bir devlet dini olarak yerleştirme politikasını neden izledi?

     Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnileştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi.

     Abdülhamit döneminde “iptidai mektepler” denen ilkokullar ülke çapında yaygınlaştırılmaya çalışıldı. İlkokullar yoluyla devletin değerleri, genç dimağlara öğretilmek ve dayatılmak istendi. Bugün Türk devletinin de yaptığı çok farklı bir şey değil. Abdülhamit döneminde Hanefilik bu okullar yoluyla dayatıldı. Mesela Şafiler, Hanefileştirilmeye çalışıldı.

     Kürtlerin büyük bölümü Şafi’dir. Kürtleri mi Hanefileştirmeye çalıştılar?

     Aynen öyle. O okullara giden Kürt çocukların Hanefi Müslüman olarak yetişecekleri umuluyor. Ayrıca İstanbul’da da Mekteb-i Aşiret diye bir okul var. Kürt, Arap ve Arnavut aşiret reislerinin oğullarını eğiten bir nevi elit akademi bu. Amaç şu... Burada okuyan çocuklar muhtemelen Hanefileşecekler ve sonra bölgelerine dönüp birer Hanefi yönetici olacaklar.

     Abdülhamit, Sünni Hanefiliği yerleştirirken, Alevilerin durumu ne oldu?

     Alevilere yönelik de çalışmalar var. Mesela o dönemde de Sivas hedefleniyor. Ama bugün baktığınızda, o bölge kitlesel olarak Sünnileştirilemediğine ve orada hâlâ Aleviler olduğuna göre, bütün o çalışmaların başarılı olmadığını anlıyorsunuz.

     Abdülhamit döneminde Alevi yönetici var mıydı devlette?

     Herhalde yoktu. Hıristiyan yönetici olur ama Alevi yönetici olmaz. Oysa Osmanlı’da Ermeni maliye nazırları var, Rum hariciye nazırı var. Çünkü Tanzimat’tan sonra devlete girmek için Müslüman olmak gerekmiyor.

     Bardakçı’nın yayımladığı kara kaplı defterde, tehcire tâbi tutulan Ermeni nüfus 900 bin. Her bir ferdi gönderemediklerine göre, Ermenilerin toplam nüfusu çok daha fazla Anadolu’da. Abdülhamit Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdu.

     Hamidiye Alayları bugünkü koruculuk sistemine mi benziyordu?

     Hamidiye Alayları koruculuktan daha beter. Koruculuk, Kürt nüfusu yok etmek için kurulmadı. Hamid ise bu alaylara “İstediğiniz kadar Ermeni kesin, mallarını yağmalayın, helaldir. Yeter ki bunu benim söylediğim zaman yapın” dedi. Hamidiye Alayları bu topraklarda 1915’teki tehcirden önce çok büyük bir Ermeni katliamı yaptı.

     Niye?

     Kürtler sürekli Ermeni kadınlarını kaçırıp evleniyorlar. Bunun birkaç sebebi var. Köylerde yaşayan Ermeniler Kürtler göre çok daha az silahlı olduklarından savunmasızlar. Kürtler ise aşiret hayatı sürüyorlar. Birbirleriyle savaşarak, birbirlerini soyarak yaşıyorlar. Sonra işte Hamidiye Alayları kuruluyor ve bunlara silah ve üniforma veriliyor.

     Devletin resmî politikası nedir o sırada?

     Müslümanlaşmak hemen öyle kolayca olmuyor. Bu ihtidayı devletin kabul etmesi lazım. Devlet, kitlesel ihtidaları yani topluca Müslümanlaşma isteklerini kabul ediyor. “Bunlar, Kürtlerden korktukları için şimdi Müslüman oluyorlar. Yarın yabancı devletlerin temsilciliklerine gidip bizi şikâyet ederler” diye korkuyor. Müslüman olmak Hıristiyanlık gibi onaya dayanan bir süreç değildir ki. Kelime-i Şahadet getirirsiniz ve Müslüman olursunuz.

     Kişiyle Allah arasına nasıl girilebiliyor?

     Tanzimat döneminden itibaren bu böyle. Devlet, Müslüman olmayla ilgili büyük bir bürokrasi yaratıyor. Kadı huzurunda şahitle Müslüman olunuyor. Hatta Tanzimat sonrası mahalli meclisler kuruluyor, Müslümanlığa geçişin oralarda kabul edilmesi gerekiyor.

     Ermeni kadınlarla evlenen Müslüman çok mu?

     Oldukça yaygın bu. Irza geçildikten sonra kız istese de ailesine geri dönemiyor. Çocuklar oluyor... Bir de Kürtler, başlık parası vermemek için de Ermeni kızlarını tercih ediyorlar. Aslında Ermenilerle Kürtler çok karışmış iki halk. Zaten Kürdefon olan Ermeniler var. Yani ilk dili Kürtçe olan Ermeniler var. Mesela Hrant Dink’in hanımı Rakel Dink. Birçok Ermeni aşiret yerleşik değil o sırada. Bunlar göçerler. Kürtçe konuşuyorlar ama Hıristiyanlar. Kürtler ve Ermeniler birbirlerine o kadar karışmışlar ki... Biz...

     Evet...

     Biz, şimdiki ulus-devlet koşullanmasıyla, insanların illa tek bir şey olmasını bekliyoruz. İnsanlar birden fazla bir şey olamıyorlar ulus devlet koşullandırmasında. Oysa bu topraklarda insanlar birden fazla şeyler. İnsanların pekala birden fazla kimliği olabiliyor. Doğu’da Kürt, Ermeni karışımı çok fazla. Yani Kürt-Ermeni çok fazla.

     Anadolu’nun Müslümanlaştırılmasını konuştuk. Anadolu’da Türkleştirme hareketleri ne zaman yoğunlaştı peki?

     Buna, Anadolu’yu “gayrımüslimsizleştirme” diyelim... İnsanları Türk yapmak Cumhuriyet’le oldu. İnsanlar önce isimlerini değiştirdiler sonra daha fazla direnemeyip Müslüman oldular. O ayrı bir araştırma konusu. Anadolu’yu gayrımüslimsizleştirmeye gelince... Bu, Abdülhamit döneminde yoğunlaştı ve İttihatçılar döneminde zirveye ulaştı. Bu arada unutmayalım ki, Anadolu bu dönemde Rumeli’den yoğun Müslüman göç aldı. Bunlar bir yerlere yerleştirilecek.

     Siz bu hukuksuzluğu nasıl açıklıyorsunuz?

     Cumhuriyet tamamen etnik kökenlere dayalı bir oluşum. Eşitlik falan hikâye. Vatandaşlık da hikâye. 1934’te İskân Kanunu’yla Anadolu’daki Ermenilerin tekrar sürülmesiyle ilgili benim tahminim şu. Bence, “Kürtleri zaman içinde Türkleştireceğiz. Ermeniler burada olmasın” diye düşünüldü.

     Kürtleri Türkleştirme girişimi oldu mu Osmanlı döneminde?

     Asla. Osmanlı döneminde Kürt diye bir kavram yok. Bunlar, Müslüman sonuçta. Başta söylediğim gibi Abdülhamit döneminde Şafi Kürtleri bir miktar Hanefileştirme çabaları var. Bir de Hamidiye Alaylarına Alevi Kürtleri almıyorlar.

     Kürtlerden kurulan Hamidiye Alayları, Alevi Kürtleri de mi katlediyor?

     Tabii. Bir de şimdi Musul’un yukarısında kalan Yezidiler var. Onların Şafi olanlarını Hamidiye Alaylarına alıyorlar. Müslümanlaştıramadıklarını, Yezidi inancında kalanları katliama tâbi tutuyorlar…”

     Röportajda da görüldüğü gibi Kürdistan’ı işgal eden devletlerin öncüsü olan Osmanlının farklılıklara bakışı ortadadır. Ondan sonra gelenler dinden biraz daha uzaklaştıkları için yöntemleri çok daha katı, çok daha kanlıdır. Ve u işgalciler hiç bir zaman kürdün hiçbir şeyine na yaşam hakkı tanıdılar. Ne de saygı duydular.

     Bu konuda bütün parçalardaki Türk, Arap ve Farslardan müteşekkil bu işgalcilerin Kürtlere karşı genel tutumları hep aynı olmuştur. Plan ve politikalarında hiçbir fark yoktur. Sadece konjuktüre bağlı olarak taktiksel davranmışlardır. Şartları neyi el vermişse, onu devreye sokmuşlardır.

     An olmuş en ağır silahları, uçakları, güçlü imha ordularını kullanmışlar. An olmuş barış ve çözüm senaryolarıyla küçük kırıntılarla Kürtleri oyalamaya uğraşmışlar. An olmuş müzakere ve politik ayak oyunlarıyla kendilerine nefes aldırmışlar. Ama temel davranışları Kürtlere hiçbir şey vermemek, onlara insani hiçbir şeyi layık görmemek. Vermek zorunda kaldıklarında ise en az bir kırıntıyla zevahiri kurtarmaya çalışmak olmuştur… Burada acı olan kullanılan bu yöntemler konusunda Kürtlerin, ya meselenin iç yüzünü kavramayıp ya da kısmi bazı kişisel veya grupsal menfaatler karşılığında ihtilafa düşüp işgalcilerin safında birbirlerine karşı düşmanca davranır hale gelmeleridir.

     Bu bağlamda bütün parçalarda olduğu gibi her kavga sonrasında barış ve çözüm arayışları görüşmeleri olmuştur. Türkiyede de en sonuncusu 1980’lerde başlamış olan PKK hareketi liderliğindeki silahlı isyan yaklaşık kırk yıllık bir zamandır süre gelmektedir. Bilânçonun detaylarına girmeyeceğiz. Hemen herkes olan bitenden haberdar artık. Ama nedense sorun bir türlü çözülemiyor. Çünkü Kürtlerin çözümden anladığı ile işgalcilerin anladığı bir türlü örtüşmüyor.

     Bu çerçevede gün bu gündür başa gelen bütün hükümetler bu isyanı bir şekilde sona erdirmek için mesailerinin çoğunu buna harcadılar diyebiliriz. En son AKP iktidarları bu işe el attı. Konu çok farklı tanımlama ve süreçlerden gelerek özellikle son iki yıldır bu konuda yoğunlaşılmış... Sonuç daha önce yapılanlardan pek farklı olmayacak gibi duruyor. Çünkü ortada Kürtlerin genelini memnun edecek hiçbir şey görünmüyor. Sadece kırıntılarla uğraşılıyor. Meselenin aslı yan sorunlarıyla dağ gibi ortada duruyor.

     Kürtlerin en büyük şanssızlıkları topraklarına ve yaşamlarına tecavüz eden işgalcilerinin sözüm ona Müslüman olmaları. Bu vicdansız ve merhametsiz işgalciler mazlum Kürdistan ve Kürt halkına karşı kâfirlerin bile yapamayacağı her türlü toplu katliam, idam, sürgün, hapis, temel insani ve yaşam haklarından mahrumiyeti gözlerini kırpmadan Kürtlere uygularlar. Ardından Kurândan birkaç ayet ve peygamberden birkaç hadis, israiliyattan devşirme uçan-kaçan türü birkaç menkıbe, birkaç Kürt büyüğü şeyh ismini anarak, bayramlarda, cumalarda camilerde görünerek saf, temiz bir dindarlıkla Allah bağlanmış, ilmin ve yaşamın özünden mahrum bırakılmış, ümmi Kürt kitlelerini her açıdan kendilerine bağlarlar. Sadaka türünden rüşvet türü birkaç yardım ve bir iki hizmetçi kadrosu da kendilerine tahsis edildi mi işlem tamamdır artık.

     Buna dini literatürde kitleleri Allahın adıyla, Allah’ta boğma denir. Yani başka bir deyimle Allahın kitlelere vermiş olduğu meşru haklardan, Allahın adını kullanarak, onları o haklardan mahrum bıraktırma sahtekârlığı, yani din tüccarlığı denir.

     Kaldı ki kendileri, Allahın herkese adil olarak vermiş olduğu hakların her türlü konforunu yaşarlar. Devlet, parlamento, hükümet gibi bir millet için olmazsa olamaz, bütün kurumları mevcut. Zulümlerini sürdürmek için en ağır silah-araç gereçlerle donanmış güçlü ordulara kurarlar. Dil ve kültürleri cami,okul,..eğlence yerlerine kadar yaşamlarının bütün alanlarında yer edinerek oturmuş. Irklarını hatta kabilelerini sembolize eden yerel, Milli bayrak ve sınırları vardır… Hasılı kelam var oğlu var.

     Ama iş bunlardan biri veya bir kaçını isteyen Kürtlere sıra geldiğinde Kurânda, hadiste olan olmayan, özellikle dinin özüyle hiçbir alakası olmayan “üretilmiş bir dini literatür” devreye sokularak bunların haramlığı yani Kürtlere haramlığı büyük bir gayret ve eforla ispatlanıp, tescillenmeye çalışıyorlar. Kusura bakılmasın ama böyle bir din algısına ancak akli melekelerini yitirmiş meczuplar ve kalplerinde hiçbir kötülük taşımayan çocuklar inanırlar. Eminiz ki Kürtler her iki sınıfa da girmiyordur.

     İşte tam da bu noktada şunu rahatlıkla iddia ediyoruz ve ispatımız da hiç zor değil. Bu gün Kürdistan’ın toprakları ABD, İngiliz, Alman veya Fransızların işgaline uğramış olsaydı. Bundan çok eminiz ki Kürtler din farkı faktöründen dolayı aşkın bir cihad ruhuyla bu zillet ve zulümden çok daha çabuk kurtulurdu. Çünkü bu işgalcilerin ellerinde din, yani sürekli çarpıtılan Müslümanlık gibi güçlü bir silahları olmayacaktı.

     Son sözler niyetine. Yaklaşık yüz yıldır Kürdistan’ı işgal eden Devletler, Kürdistan ve Kürtlere yönelik derin asimilasyon ve imha politikalarının resmi icracıları olan hükümetler, Kürdistan’ın ve Kürtlerin sorunlarını değil Kürtlerin toplumsal birliğini bozarak, aralarına her türlü ahlaksızlık, çatışma ve fitneleri salıp onların toplumsal mukavemat, birlik ve beraberliklerini kırarak onları ekarte etmeye, başka bir deyimle onları çözmeye çalışıyorlar. Onların hükmi varlıklarını yok ederek kendileri için sorun olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar… Bu işgalcilerin barış ve çözümden anladıkları budur. Hikâyelerinin özeti budur... .Kendi kendimizi kandırmanın âlemi yok.

     Onların çözüm ve barıştan anladıkları ile Kürtlerin çözüm ve barıştan anladıkları bir değildir. Bu yüzden de bu sorunun çözümü öyle birilerinin iddia ettiği gibi kolay değildir. Kürdistanın ve Kürtlerin bütün meşru taleplerini içermeyen bir çözüm ve barış zaten çözüm değildir. Sadece traji komik bir trajedidir.

     Kürtlerin bu trajediye karşı hem fiziki hem kültürel olarak kendilerini, varlıklarını korumalarının yegâne silahı bütün parçalarıyla, bütün dini, mezhebi, meşrebi ve siyasi kesimleriyle ortak bir şemsiye altında kürdistani bir ruh etrafında geleceklerini şekillendirecek bir birlik oluşturmalarıdır. Yoksa yakın gelecekte, Allah muhafaza, varlıklarını zor korurlar.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.