1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. İnsanlık Kimliğinin İnşası
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

İnsanlık Kimliğinin İnşası

A+A-

 

Beşer, insan topluluğu anlamına gelen ins, daha ziyade insan türünü ifade etmektedir. Bu türün erkek veya dişi her ferdine verilen insî/enesî yahut insân, Arapça ins kelimesinden türetilmiştir. Sonsuz büyüklükteki evrenin içerisinde sayısı yüz milyarları bulan sonsuz uzaklıklardaki galaksilerin yanı sıra devasa boyuttaki trilyonlarca yıldız, gezegen ve gök cisminin içerisinde zerre miktarı yer kaplayan ve adına ‘Dünya’ dediğimiz bu gezegende halife olarak yaratılan bir canlı türü olan insanın yaratılış amacı, bilimsel ve teolojik bilgiler ışığında tartışılan en önemli konu olmuştur. Bilimsel konular bir yana, insanlığa hidayet ve yol gösterici olarak gönderilen en son kitap olan Kur’an’ın insana dair en önemli beyanı, insanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesiyle ilgilidir. Ağırlıklı yoruma göre hilâfet, esas itibariyle yeryüzünü imar ve ıslah görevi olup, insan bu görevin gerektirdiği güçlerle donatılmıştır. Halife kelimesinin sözlük anlamının da işaret ettiği gibi art arda gelen nesiller boyunca insan bu görevin yükümlülük ve sorumluluğu altındadır. İnsana iyilik ve kötülüğü kavrayıp bunlardan birini seçme yeteneği verilmiştir; bu sebeple insan kendini sorumlu kılmaya yetecek bir özgürlüğe sahiptir.

Yeryüzünde canlı varlıkların soylarının devamı üreme faaliyetine, bu da genel olarak erkek ve dişi olmak üzere iki farklı cinsin ortak faaliyetine bağlıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de varlıkların erkek ve kadın olarak çiftler halinde yaratılmış olduğu, insanların da kadın ve erkek olmak üzere iki ayrı cinste bir çift olarak yaratıldığı değişik ayetlerde ifade edilmektedir. (Ra'd 13; Tâhâ 53; Yâsîn 36; Zâriyât 149; Fâtır 11; Şûrâ 11; Hucurât 13; Necm 45)

Cinsiyet, insan tabiatının en köklü ve ayrılmaz bir özelliğidir. Cinsiyet farklılığı ve bu farktan doğan her şey, hayatın devamı, sürekliliği ve düzeni için zaruridir. Erkek ve kadın olarak ayrılan iki farklı cinsiyet, tek tek ele alındığında birbirinin aynısı olmayıp, aralarında yaratılış farkları vardır. Bu farklılıklar beden yapısında olduğu kadar duygu, düşünce, davranış ve tutumlarda da kendisini gösterir. Kur'ân-ı Kerîm'de insanlar arasında bilgi ve takva dışında bir derecelenmeye yer verilmediği, yapılan iyi işlerin karşılığının erkek-kadın ayırımı gözetilmeksizin aynı ölçülerde verileceği değişik ayetlerde dile getirilir. İnsan olmaları bakımından kadın ve erkek arasında herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Her ikisi de insan cinsine dahil olmaları bakımından eşittirler. Bunun yanında kadın cinsiyetini aşağılayıcı anlayış ve uygulamalar da şiddetle eleştirilip reddedilmektedir. Kur’an’ın apaçık mesajında ne bir cinsin diğerine üstünlüğünü ne de aralarında her yönden tam bir eşitlik bulunduğunu anlamaktayız. Her cinsin kendine has ve diğerinde bulunmayan bazı özellikleri vardır. Dolayısıyla cinsler karşılıklı olarak birbirini tamamlar. Cinsiyetler arasında hem bir bütünleşme ve tamamlayıcılık, hem de ayrım yapılmadan daha çok düşünmeye, çalışmaya, üretmeye ve imar etmeye teşvik edici bir rekabet söz konusudur. Cinsiyetlerin birbiriyle çatışan değil, birbirini bütünleyen özellikler olduğunu gösteren bir insanlık düzeni tavsiye ve teşvik edilmektedir.

 

Tarihi süreç içerisinde şekillenen ve ilk iki yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız “kadın - erkek ayrımı, çatışması, kadın hakları, kadının toplumsal rolü” vb hususların nasıl şekillendiği ile ilgili değişik araştırmalar yapılmış, çeşitli görüş ve öneriler neşredilmiştir. Bunlarla ilgili Peter Berger ve Thomas Luckmann tarafından dile getirilmiştir;

“Kimliği sosyal süreçler oluşturur. Kimlik bir kez somutlaştığında, sosyal ilişkiler tarafından idame ettirilir, değiştirilir, hatta yeniden biçimlendirilir. Kimliğin hem oluşumunu hem de idâmesini içeren sosyal süreçler, sosyal yapı tarafından biçimlendirilir. Bunun tam tersine, organizmanın, bireysel bilincin ve sosyal yapının karşılıklı etkileşimi tarafından üretilen kimlikler, belirli bir sosyal yapı üzerinde, onu idâme ettirmek, onu değiştirmek, hatta onu biçimlendirmek suretiyle etkide bulunurlar. Her toplumun, gerçekliği algılama ve tanımlamada kendine has bir yolu vardır; bu onun dünyasıdır, evrenidir. Kimlik de bu dünyanın içerisinde üretilir ve içselleştirilir. Kimliğin kazanılmasında en önemli etkiyi anlamlı ötekiler (significant others) yapar ve “her birey, kendi kimliğini ve pozisyonunu da içine alan dünyasının devamlı olarak onaylanmasını ister… Kimliğin çoğu aslî toplumsallaşma aşamasında oluşur ve çocuk, kimliğini genelde özdeşleştirme ile kazanır. Çocuğun bilme süreci toplumsallaşma süreci içerisinde gerçekleşir. Kimliğin oluşumunu sağlayan ise büyük oranda aslî toplumsallaşmadır. Çocuk, aslî toplumsallaşma sürecinde anlamlı ötekilerle kendilerini özdeşleştirir ve onların rol ve tutumlarını içselleştirir. Bu özdeşleşme ile de bir kimlik edinmeye başlar. Çocuğun kimliğinin aslî toplumsallaşma içerisinde oluşmasının ana sebebi bu özdeşleştirmedir. Çünkü anlamlı ötekinin tek olduğu yerde (anne ya da baba), kendisiyle özdeşleşilen kimlik tek gerçekliktir ve sorgulanmaz. Bir kız çocuğunun anlamlı ötekileri ebeveyni, kardeşleri, yakın akrabaları ve bir ihtimal de komşularıdır. Bu çocuk, aslî toplumsallaşma aşamasında anlamlı ötekilerinin rollerini bilir, fakat kendisini annesi başta olmak üzere hemcinsleriyle özdeşleştirir. Ona göre tüm kadınlar annesi gibi, tüm erkekler de babası gibidir. Kendisini annesiyle özdeşleştirirken, oğlan kardeşinin de babasıyla özdeşleşmesi gerektiğini bilir. Bunun yanında kendisinin annesi gibi bir ‘karı’, evlendiği oğlanın da babası gibi bir ‘koca’ olacağının da farkındadır. Bu kimlikler, o kız çocuğu için gerçektirler; o doğmadan önce bu gerçeklik vardı ve o öldükten sonra da devam edecektir. Farklı gerçekliklerle karşılaşmadığı sürece (ki karşılaşsa bile muhtemelen bu gerçeklikler onun toplumsallaşma filtresinden geçemeyecektir) bu gerçeklik onun için mutlaktır. Hatta çoğu durumda farklı gerçekliklerin olabileceğini dahi tahayyül edemez. Gündelik hayatın bu gerçekliği, özne olarak seçtiğimiz kız çocuğunun annesi ve diğer anneler (ki onların da bir dönem, o kız çocuğunun yaşamış olduğu süreçlerden geçtiklerini göz önünde tutmamız lazım) tarafından içselleştirilmiştir. Bu annelerin kendi rollerini ve kimliklerini dışsallaştırmaları ile tarih içerisinde kadının rolü ve kimliği kurumlaşmıştır. Kimliğin kurumlaşması için kadının o kimliği kabul etmesi ve yaşaması yeterlidir; zaten bir kimliğin dışsallaştırılması, o kimliğin yaşanmasıyla eştir...” (Peter Berger, Thomas Luckmann, Gerçekliğin Sosyal İnşâsı, Bir Bilgi Sosyolojisi İncelemesi, çev: Vefa Saygın Öğütle, İstanbul, Paradigma Yayınları, 2008)

 

Yukarıdaki açıklamalar ışığında kadın ve erkek arasındaki farklılıkların nereden kaynaklandığı sorusuna verilen cevaplar aynı zamanda biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımı da ifade eder. Günümüzde sıksa kullanılan toplumsal cinsiyet kavramını iyi bir şekilde tahlil etmek zorundayız. Biyolojik cinsiyet biyolojiyle bağlantılıdır, toplumsal cinsiyet kavramı ise kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal ve kültürel olarak inşa edilmiş farklılıkları ifade eder. Toplumsal cinsiyet kavramlaştırmasına göre insan, kadın doğmaz sonradan olur. İnsan dişisinin toplum içerisindeki görünüşünü belirleyen biyolojik, ruhsal ve iktisadi bir yazgı yoktur. Ancak başkasının araya girişi bir bireyi öteki varlık haline getirebilir. Toplumsallaşma, yaşamın her döneminde aile, arkadaşlar, okul ve iş yeri, çevre ve medya gibi aracılarla ömür boyu devam eden bir süreçtir. Bu süreçte toplumun kültürüne, norm ve değerine göre toplumsal cinsiyetin rol ve davranışları öğrenilir, pekiştirilir ve içselleştirilebilir. Genel anlamda toplum kadın ve erkeklere cinsiyete dayalı farklı sorumluluklar yükler ve farklı beklentiler taşır. Aile büyükleri, anne/babalar, öğretmenler ve televizyon programları cinsiyete göre hangi tutum ve durumun uygun olduğunu nasıl davranılması gerektiğini konusunda kız ve oğlan çocuklarını eğitir, teşvik eder ve destekler. (“Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar, daha sonra anne, baba ve toplum onu farklı biçimde değiştirir.” sözü daha bir anlam kazanır.) Bunların karşısında cinsiyetlerine uygun rol ve davranış göstermeyen çocuklarla alay edilir. Çocuklar uyarılır veya dışlanır. Doğum ile başlayan toplumsallaşma süreci bilgi ve beceriler yapılan işler, seçilen meslekler gibi ayrımlarla aile, eğitim ve çalışma gibi yaşamın her alanında devam eder. Bu beklentiler çerçevesinde ebeveynler oğlan çocuğunu “erkek” olarak, kız çocuğunu da “kadın” olarak yetiştirir. Daha bebeklik döneminde çocuklarla tanıştırılan oyuncaklar en önemli gösterge olarak karşımızda durmaktadır. Oğlan çocuğu için araba ve silah gibi, güç ve mevki sembolü olan oyuncaklar alınırken, kız çocuğu için, ondan ilerisi için beklenen annelik rolüne ithafen, oyuncak bebekler vb şeyler alınır. Bu çocukların giysileri de yine toplumsal olarak kodlanmıştır; elbisenin şekli bir yana, oğlan çocuğuna mavi elbise giydirilirken, kız çocuğu pembe ağırlıklı giydirilmektedir. Yine erkek çocuklar için en önemli ve içerisine dini ritüeller de eklenerek yapılan sünnet merasimlerini de es geçmemeliyiz. Erkek çocuk için cinsel organı adeta kutsallaşarak hayatının en önemli ve ayrılmaz parçası haline getirilir. Bu vesileye erkeğin insanlığa, fıtrata, ahlaka aile yapısına aykırı yaptığı her şey başarı kabul edilirken, kadın için ise, utanma, aşağılanma, dışlanma ve ölüm gibi seçenekler bırakılır. Yine çocukluk döneminde oğlan çocuklar doktor, vali gibi meslek hayalleriyle büyütülürken, kız çocuklar için öğretmenlik, hemşirelik gibi meslekler uygun görülmektedir. Yani daha çocukken ileriye dair toplumsal konumlar belirlenmektedir. Bu aile içi meşrulaştırma sürecinden sonra eğitim içerisindeki meşrulaştırma süreci başlamaktadır. İlkokula daha yeni adımını atmış olan çocuklara sistematik olarak nasıl “kadın” ve “erkek” olacakları öğretiliyor. Ders kitaplarında (özellikle az gelişmiş ülkelerde) erkekler kamusal alanda üretken olmaya yönlendirilirken; kadınlar, eşleri, çocukları ve ev işleriyle sınırlandırılacak uygulamalara teşvik edilir.

 

“Kadınlar duygusallık, şefkat, merhamet ile özdeşleştirilirken, erkekler sertlik ve güç ile özdeşleştirilir. Bununla birlikte kız çocuğu annesinin annelik psikolojisini de içselleştirir. Diğer yandan ebeveynler tarafından kız çocuk daha bağımlı yetiştirilirken, erkek çocuk bağımsız olarak yetiştirilir; bunun yansıması kız çocuğuna daha fazla müdahale edilmesi, hayatının daha fazla kodlanmış olmasıdır. Bu kodlar toplum tarafından da bir beklenti haline gelir, “belirli bir toplumda kadın ve erkeklerin özelliklerini yansıttığı varsayılan bu beklentilere ‘cinsiyete ilişkin toplumsal kalıp yargılar’ (gender streotypes) denilir”. (Olcay İmamoğlu; “Aile İçinde Kadın-Erkek Rolleri”, Türk Aile Ansiklopedisi, Ankara, TC. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları, 1991, cilt 3, s. 832.)

 

Sonuç olarak özetleyecek olursak; insanlar arasında bilgi, birikim, yetenek ve buluş dışında bir derecelenmeye yer verilmemesi gerektiği, yapılan iyi işlere göre insanların kategorize edileceği, doğuştan verilen farklı cinsel kimlikler ile insanların birbirine üstünlük sağlayamayacaklarını ve erkek-kadın ayırımının Kur’an mesajını gereği gibi anlayamayan toplumlara has olduğunu görmekteyiz. Allah’ın mesajında, yeryüzünde insanlık dışında herhangi bir kimliğin inşa edilmediğini, erkeğin kadına karşı biyolojik cinsiyet nedeniyle herhangi bir üstünlüğünün olmadığını öğreniyoruz. Bir toplumun yarısı kadınlardan oluştuğuna göre bu yarım kısmın aktif olarak sosyokültürel ve çalışma hayatında yerini almadan bir toplumun kalkınması imkânsızdır. Dünyanın en geri kalmış ülke toplumları kadın konusunda yeterince bilinçli olmayan toplumlardır. Okuma yazma oranın en düşük olduğu yerler yine buralardır. Günümüzde kadınların okuma yazma oranının %5’in altında olan ülkeler (halkı Müslüman olan ülkelerde de bu durum ne yazık ki görülmektedir.) bulunmaktadır. Durumun böyle olmasında ‘kadınlarınıza okuma-yazma öğretmeyin’ türü gerçek dışı rivayetlerin rolü büyüktür. Açlık ve sefaletin, çocuk ölümlerinin en fazla olduğu yerler hep kadınların haklarının ellerinden alındığı, horlandığı toplumlardır. Kadın düşmanlığı ile uydurulmuş birkaç hadis ve fetvadan yola çıkarak olaylara bakarsak, uygarlık yolunda Allah’ın bizden istediği gayreti göstermemiş oluruz. Kur’an’ın ilk emri olan ‘Oku! emri kadın erkek her Müslümana farz olan bir sorumluluktur. Biyolojik cinsiyet gerekçesiyle toplumun yarısını oluşturan kadınları ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutarsak insanlık adına en büyük ihaneti yapmış olacağımızı unutmamamız gerekir. İnsanlık adına öncü ve sözü dinlenilen medeniyet olabilmemiz için, Allah’ın emirlerini insanlık fıtratına uygun bir şekilde anlamamız gerekiyor. Unutmayalım ki kadınların sosyokültürel olarak toplumda yerini aldığı dönemler, Müslüman toplumların en güçlü olduğu dönemlerdir. Wesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.