1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. İnsanın Hilkati ve Bilgi Kuramı
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

İnsanın Hilkati ve Bilgi Kuramı

A+A-

 

İnsanın hilkati ve hilafeti ile ilgili olan ilk iki konuda halife ve müstahlefün anh mevzuları Bakara otuzuncu ayet muvacehesinde değerlendirilmişti.

Bu yazıda da aynı temel konuyu işlemeye devam eden Bakar otuz birinci ayetteki meselelerden biri ele alınacaktır.

"Allah Ademe bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: 'Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi." (Bakara:31)

İnsanın halife olarak yaratılacağı bildirilen ayetten sonraki üç ayet, insanın halife olarak yaratılmasının sırrını, insanın hilafete neden layık görüldüğünü ve meleklerin de neden bu sorumluluğu üstlenemeyeceği konularına açıklık getiriyor.

İnsanın hilafete layık görülmesinin sırrı, meleklerin idrak etmeye güçlerinin yetmediği bir konuyu insanın bilmesi ve taşıyabilmesidir ve o konu, esma-i ilahi hakkındaki bilgidir. Yani alemlerin gaybi hakikatlerini bilmesidir. Bu bilgi, insanı meleklere karşı imtiyazlı bir konuma getirmiştir.

Ruhani alemde ta'lim/öğretmek, maddi alemdeki tedristen/ders vermekten farklıdır. Maddi alemde öğretmek, her zaman karşı tarafın öğrendiği anlamına gelmez. Öğretmen öğretir ama talebenin konuyu anlamamış olması, kavramamış olması da muhtemeldir. Hakeza öğretmenin de konuyu tam olarak, doğru olarak sunamaması da mümkündür. Ruhani alemde öğretmek öyle değildir. Ruhani alemde علم öğretmek fiili, öğretilen hakikatlerin öğrencinin varlığında karar kılmasını ifade eder. Dolayısıyla maddi alemde tedris, manevi alemde ta'lim söz konusudur. Bu anlamıyla maddi alemde ta'limden söz edilemez.

"Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" cümlesi, Ademin hiçbir unutkanlık, yanlışlık ve eksiklik olmadan Allah'ın verdiklerinin tümünü aldığı anlamına gelir. Tabiat ötesi alemde öğretici Allah u Teala olduğu için, öğreticide hiçbir eksiklik yoktur, kemal sıfatları ile muttasıftır. Ta'lim eden muallim Allahl olunca, ta'lim alan mütallim (öğrenci) de kamil olarak hakikatleri alır.

Ta'lim ve taallüm yani öğretmek ve öğrenmek, bazen bir vasıta aracılığıyla bazen de vasıtasız olur. Vasıtasız olarak edinilen ilme, 'huzuri ilim', vasıta aracılığı ile edinilen ilme de 'husuli ilim' denir.

İsimlerin Ademe öğretilmesinde meleklerin vasıta olmadığı açıktır. Allah, vasıtasız olarak Adem'e isimleri öğretmiştir. İlim ve hakikatleri birinden diğerine aktaran, bu işe vasıta olanların aktardıkları konularda ilim sahibi olması gerekir. İlim ve hakikat intikali, eşya intikali gibi değildir. Bir paket, onun içinde ne olduğu bilinmeden bir yerden bir yere intikal ettirilebilir. Ama ilmi ve hakikati, hiçbir varlık bu şekliyle intikal ettiremez.

Meleklerin Ademe öğretilen isimlerin hakkında bilgi sahibi olmadıklarını görüyoruz. Öyleyse bilgi sahibi olmadıkları hakikatleri insana aktarmaları veya öğretmeleri mümkün olamaz. Sonraki ayetten sarahaten anlaşılıyor ki, melekler Adem vasıtasıyla o isimler hakkında bilgi ediniyorlar. Allah u Teala önce Ademe öğretiyor, sonra da melekler Ademden işitiyor.

Allahu Tela'nın Ademe isimleri öğretmesi, doğrudan vahiy ile yani arada melekler olmaksızın bir öğretme şeklidir. Meleklerin taşıdığı bir vahiy ile değil, doğrudan bir vahiydir.

Şura suresi 51. ayette Allah u Teala, insanlara üç şekilde mesajını ileteceğini bildiriyor:"Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini  vahyeder."

Allah'ın Ademe isimleri öğretmesi vahiy yoluyla olmuştur. Perde arkasından veya elçi vasıtasıyla değil. Doğrudan bir öğretidir. Yani muallim, Allah; mutallim, insan; öğretilen şey de alemlerin hakikati. Allah doğrudan insana alemlerin hakikatini öğretiyor. Burada insana büyük bir makam ve paye verilmiştir. Bu makam, çok yüce bir makamdır. Meleklerden de üstün bir makamdır. Ne yazık ki, insanoğlunun çoğu, kendi kıymetini idrak edememektedir. Alemlerdeki konumunun farkında değildir.

"Allah Adem'e bütün isimleri öğretti." İsimden maksat, varlığa ilişkin hakikatlerdir ki, bunlar Allah'ın varlığına işaretler hükmündedir. Gerçekliği ve müsemmaları olan isimlerdir. Bu hakikatler ile aşina olmak, bu hakikatleri ifade eden ve onların ismi olan soyut kavramlara aşina olmayı gerektirir. Soyut kavramlar da telaffuz edilen kelimelere ihtiyaç duyar.

Bazı müfessirler ise, isimden maksadın alemlerin hakikatine ilişkin soyut kavramlar olmadığı görüşündedirler. Onlara göre Allah Ademe alemde var olanları göstermiş, ona varlıkların isimlerini, durumlarını, maddi ve manevi yönlerini öğretmiştir.

Ancak Ademe öğretilen şey, 'esmaüllah/Allah'ın isimleri' diye ifade edilen yüce hakikatlerdir. Gayb ve şühud alemindeki tüm hakikatler Ademe gösterilmiştir.

Allah, Ademe isimleri öyle bir şekilde öğretmiştir ki, Adem bu hakikatleri melekler için tek tek tahlil edip açıklayabilir, onları isimlendirebilir.

Öğretilen isimlerden maksat, lafızlar ve kelimeler değildir. Zira kelime ve kavramlar, ifade ettikleri hakikatlerin aksine zaman içinde değişebilen ve unutulabilen şeylerdir. Kelime ve kavramlar itibaridir. Salt kelime ve kavramlar, insana halife olma gibi büyük bir imtiyaz sağlamaz.

Eğer isimlerden maksat kelime ve kavramlar olsaydı, Ademin onlar hakkında meleklere bilgi vermesinden sonra melekler de öğrenmiş olur ve bir şekilde insan ile eşit konuma gelmiş olurlardı.

Hilkat esnasındaki öğretilen isimlerden ayrı olarak ve isimlerden sonra insana ilk öğretilen şey de beyan gücüdür. Allah insana beyan gücünü de öğretmiştir. "İnsanı yarattı, ona açıklamayı (beyanı) öğretti." (Rahman:3) Beyan gücü, tanım yapma, eşyayı ve hakikatleri tanımlayıp isimlendirme ve bunları kelimelerle ifade etmeyi içerir.

Eğer Ademe öğretilen isimler gayb ve şühud alemindeki hakikatler ise, halifenin kim olduğu konusunda ariflerin görüşü öne çıkar. Geçen yazıda halifenin kime/kimlere tekabül ettiğini işlerken ariflerin görüşünü tafsilatıyla sunmanın umuma hitap etmeyeceğini düşünerek zikretmemiştim ama burada öz olarak zikretmek durumundayım. Arifler "Muhakkak ki ben yer yüzünde bir halife yaratacağım" ayetindeki halifeden maksadın Hz. Muhammed'in (sav) ruhu olduğu ve beşerin babası olan Adem'in o yüce ruhun alemdeki ilk tezahürü olduğu kanısındadırlar. Gerçek ve kamil halife Hz. Muhammed Mustafa'dır (sav), diğer insanlar da kendi güçleri nisbetinde, hakikate yaklaştıkları oranda hilafeti temsil ederler. Daha doğrusu, diğer insanlar halifenin farklı derecedeki halifeleridirler.

İsimlerden maksat, gayb ve şühud alemindeki hakikatler ise, bu hakikatlere kamil manada vakıf tek insan, Hz. Muhammed Mustafa 'dır.

"Allah Ademe bütün isimleri öğretti" cümlesi, felsefenin kadim konularından olan epistemoloji/bilgi kuramının, 'bilginin kaynağı veya kökeni nedir' şeklindeki sorularının cevaplarını da içeriyor. Hakeza felsefe tarihinin bilgiye olanak tanıyacak kaynak arayışına da önemli ölçüde ışık tutuyor.

Bu ayet, bilginin kaynağı sorusuna cevap ararken ileri sürülen 'deneycilik' ve 'usçuluk' görüşleri ile bilgi kuramlarının bilgiyi 'algı' temelinde, 'sezgi' temelinde, 'us' temelinde ve 'bellek' temelinde kurma çabalarına da çok daha farklı bir zaviyeden bakma imkanı veriyor insana.

Bu ayetten şöyle bir çıkarımda bulunmak mümkündür: Evrene ilişkin, fizik ve metafizik alemlere dair ilk ve gerçek bilginin kaynağı, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın halife olarak yarattığı ilk ve kamil insana vahiy yoluyla öğrettikleridir. İnsana verilen bu bilgiden melekler bile mahrumdur. Kamil insan ve halife olan Hz. Muhammed, varlığa ilişkin bilgiye ve hakikate vakıf idi. Diğer tüm insanlar da vahyin öncülüğünde gerçek bilgiye kendi çapında ulaşma istidadına sahiptir. Bu istidat, insan türünün özüne yerleştirilmiştir.

Hakikatlere ilişkin doğru bilginin en temel  kaynaklarından biri vahiydir. İnsan da ilk gerçek bilgiyi vahiy yoluyla almıştır. Allah Ademe bütün isimleri öğretti.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.