1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. İNSAN OLMA MESLEĞİ
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

İNSAN OLMA MESLEĞİ

A+A-

 

İnsanoğlu tabiatta “sıra dışı olan ne varsa” onu yaparak hayatta kalmak zorunda olan bir canlı. Zayıf bedeni, sayısız düşmanları, dünyanın doğal ekosistemleri ile uyumsuzluğu, sürdürülebilirlikten uzak yaşam ve tüketim tarzı, devamlı çoğalan ve yayılan bir topluluk karakteri göstermesi gibi özellikleri, insanı diğer canlılar arasında sıra dışı bir çizgiye yerleştiriyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran en genel ve en önemli fark yaratıcılığıdır. Biyolojik, sosyal ve kültürel sınırlarını sürekli zorlamak, yapılmayanı yapmak, yenilikçi ve devrimci fikir ve işler üretmek zorunda olan bir tuhaf canlı…

Yeryüzünde kısacık bir dönem geçiren insan, yaptıklarıyla tüm evrende radikal değişim ve dönüşümlere sebep olmaktadır. Kâinatın ve dünyanın ömrüyle kıyaslanınca, kısacık bir tarihi geçmişe sahip olan insanlığın, günümüz şartları ve imkânları düşünülünce belki de medeniyet ve gelişmişlik noktasında zirveyi yaşadığını söyleyebiliriz. Tarihi geçmişi içerisinde sayısız medeniyet inşa eden insanoğlu 21. yüzyılda akla hayale gelmeyen bambaşka bir uygarlık inşa etmiş durumda. Bir yanda küresel bir köy konumuna gelen dünya, diğer tarafta bu dünyanın içerisine zihinsel ve biyolojik olarak sıkışmış bir insanlık var. Günümüz insanı, her ne kadar akla hayale gelmeyen zirve bir medeniyet inşa etmiş olsa bile, kendisiyle ve biyolojik geçmişiyle pek de uyumlu olmayan bir “medeniyet” var etti diyebiliriz. Şöyle bir çevremize bakacak olursak, âdeta kendi tasarımı olan bu dünyanın içinde sıkışmış durumda. İnsanın tarihsel olarak çözmeye çalıştığı sorunların büyük bir kısmı aslında bizzat insanın tercihlerinden oluşan ve adına medeniyet dediğimiz organizasyon biçimlerinin yarattığı yapay sorunlardır. Yani insan, kendi yarattığı sorunları çözebilmek için çok ciddi bir çaba ve mesai harcıyor. Diğer tüm canlılar kendi ekosistemlerine uyumlu bedensel ve zihinsel donanımlarıyla çevrelerindeki her şeyle uyum içinde bir yaşam sürebilirken insanın böyle bir lüksü hiç olmadı. Bu dünyada var olmaya başladığı günden beri yaşayabilmek adına kendisi dışında her şeyi değiştirmeye, etrafını kendine göre şekillendirmeye uğraştı. Bunda da başarılı oldu aslında. İnsan; sayısız düşman, uyumsuz bir beden, son derece olumsuz ve çeşitli çevre koşulları gibi birçok aleyhte duruma rağmen yüz binlerce yıldır hayatta kalmaya muvaffak olmuş istisna bir canlıdır.

İnsan denilen bu canlı bugün insanları aya götürebiliyor, diğer canlıların genetiğini değiştirebiliyor, organ nakli yapabiliyor, internet yoluyla dünyanın en ücra köşelerine bile ulaşmak suretiyle herkesle görüşebiliyor hatta ölüme bile geçici bir hayat rengi verebiliyor. Ancak; şöyle bir tarihe baktığımızda da, tarih öncesi devirlerde insanın hayatta kalabilmek için diğer canlı türlerini nasıl yok ettiğini ve birbirleriyle nasıl savaştıklarını bilimsel bilgiler ışığında görüyor ve tahmin edebiliyoruz. Yakın dönemde orta çağda Avrupalı sömürgecilerin zenginleşmek uğruna Amerika yerlilerini, Afrika kabilelerini nasıl yok ettiklerini bilmeyen yoktur. Mezhep, görüş ayrılıkları ve iktidarın nimetlerinden pay almak uğruna aynı din ve inançtan insanların birbirlerinin kanına nasıl girdiklerini, Almanların Yahudileri, İsrail’in Filistinlileri, Sırpların Boşnakları, Hindu Rahiplerinin Müslümanları, Ortadoğu ve Afrika devletlerinin kendi halkları veya komşu halkları nasıl katlettiklerini dehşet ve ibretle görmekteyiz.

Bu tür katliamları yapan insan, yaptıklarından dolayı herhangi bir pişmanlık duyması bir yana, tarihi süreç içerisinde geçmişte yaşanmış örneklerden de ne yazık ki ders ve ibret almamakta. Bu tür katliamların müsebbiplerinin en korkunç yönlerinden biri, insani duygulardan uzaklaşma (dehümanizasyon) halidir. Kendileri dışındaki insanları, insandan aşağı bir yaratık olarak görmeye başladıklarında, onlara yönelttikleri düşmanlık, esas olarak,

bir böceği ezmekten farklı olmamış/olmayacaktır. Bu durum, her zaman her yerde görülebilen bir şeydir.

Dünyada yaşanan bunca acı ve ıstırabın en büyük sebebi başta güç ve iktidarı ele geçirmenin yanında kişilerin empati duygularından mahrum, önyargılı tutum ve duymak bilmeyen arzu ve ihtiraslarından kaynaklanmakta. Her ne kadar bu durumu kabul etmeyen, fikir ve düşünce özgürlüğüne önem veren liberal ve demokratik toplumlarda yaşayan insanların bir kısmı bu tür uygulamaları kabul etmediklerini sözleri ve eylemleri ile göstermiş olsalar da çok etkili olduklarını söyleyemeyiz. Bu az sayıdaki erdemli kişiler, kendileri dışındaki halklara, toplumlara, karşı gösterilen dışlanmışlığı, ötekileştirmeyi ve önyargıyı hoş olmayan ve insana yakışmayan bir davranış olarak görüp, “ırkçı” ve “yobaz” gibi yakıştırmaları hakaret olarak değerlendirirler. Tüm bu dış faktörlerin yanında bir de yaşadığımız toplumda da, şu ya da bu biçimde, ne yazık ki önyargılarla iç içe yaşamak zorunda kalıyoruz. Önyargı, toplumsal açıdan hoş görülmeyen bir davranış olsa da toplumsal hayatımızın her alanına maalesef sızmış durumdadır. Bireysel yaşamımızdan, içerisinde bulunulan sosyal çevre, ait olunan ırk, inanç, konuşulan dile kadar bu tür ön yargılı muameleler farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Özellikle sosyal hayatta, içerisinde bulunulan sosyal grupların diğer gruplardan güçlü ve yetkin olması bu tür davranışları arttırmaktadır. Güçlü olanın sözünün haklı olanın önünde olması bir realite olarak karşımızda durmaktadır. İçerisinde yer aldığı grubun en iyi olduğuna inanma, grup içi önyargı ve tarafgirlik, dış gruplarla rekabet ve onlara yönelik ayrımcılık veya ortadan kaldırma gibi uygulamalarla sık sık karşılaşmaktayız. İnsanları kategorize etmenin en yaygın yolu, dünyayı bizden olanlar ve olmayanlar şeklinde algılamaktır. Bizden olanlar, yani bizim de üyesi olduğumuz grup en iyi grup olarak bilinir ve ona inanılır. Bizden olmayan, üyesi olmadığımız gruplar ise benimsenmez, onlara değer verilmez ve hatta onların ortadan kaldırılmaları gerektiğine inanılır.

Bu tür grup düşmanlıklarının sonucu, diğer grup üyelerine yönelik ayrımcılıkları ortaya çıkarır. Uzunca bir süre bu tür ayrımcılığa maruz kalan bu tür grupların, kendilerine atfedilen özellikleri paylaştıkları ve ona göre yaşadıklarını görüyoruz. Bu tür hâkim olmayan grupların baştan kendilerini yenik, kaybetmeye mahkûm hissetmelerine ve beklenti düzeylerinin düşmesine neden olabilmektedir. Bir grubu, topluluğu ve milleti topyekûn bir şekilde değerlendirmek hataların en ağırı ve en anlamsızıdır. “Bütün Yahudiler lanetlidir”, “bütün gençler başıboş gezer”, “ bütün kadınlar cehennemliktir.” gibi basmakalıp söz ve yargılar o toplum içerisindeki üretken, masum ve adaletli bireyi de birey olmaktan çıkarıp, toplumun sıradan, kötü ve pasif bir ferdi olarak görme anlayışını doğurur. Bu tür genellemeler, topluluğun her bir bireyi için geçerli olsun ya da olmasın, o topluluğun tamamını aynı pota içerisine hapseder. Önyargı (veya peşin hüküm) kavramı; “belirli bir grubun üyelerine, salt bu gruba aidiyetleri nedeniyle ve toptan gösterilen olumsuz tutum” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu kişilere karşı kuşku, korku veya nefret şeklinde davranışlar ortaya çıkar. Psikolojik olarak bu tür ön yargılarda muhakeme etmeden, konuyu yeterince bilmeden, akıl süzgecinden geçirmeden oluşmuş katı bir anlayış söz konusudur. Egemen grup üyeleri kendilerinden olmayan bu insanlara kişisel niteliklerinden ziyade, onların sosyal rollerini ve etnik grubunu betimleyen hazır klişelerle bakarlar. Düşmanca duygular besleyerek bunların yok edilmeleri gereken alt türler olarak algılarlar. En açık örneğini de yakın dönemde yaşanılan II. Dünya savaşında Hitler’in Yahudi ve diğer milletlere uyguladıkları soykırımda görüyoruz.

Tarihi süreç içerisinde bu anlayışla hareket eden insanoğlu farkına varmadan aslında kendi türünün ve dünyanın sonunu getirdiğini bilemez. Konvansiyonel savaşların yerini, dijital, ekonomik ve biyolojik savaşlar almış durumda, Geçmişte yaşanılan savaşlar yerel düzeyde kalırken, gelinen noktada küresel boyutlu savaşların tüm insanlığı ve gezegeni yok olmayla karşı karşıya getirdiğini görüyoruz. Bunu aşmak için de egemen zulüm güçleri yaşamak için her ne kadar başka gezegenler arıyorsa da şimdilik Dünya ve Güneş dışında bir yaşam alanı henüz keşfedilmiş değil. Güneş ışığı yeşil bitkilerce yakalanıp şekere dönüştürülmezse bizim beslenmek için başvurabileceğimiz başka bir kaynak yok. Yeryüzündeki bitkileri, onların üremesini sağlayan böcekleri yahut bu besin ve oksijen üretiminin çok büyük bir kısmını sağlayan deniz ve okyanuslarımızı kaybedersek ne kadar çözüm üreten ve yaratıcı bir canlı olursak olalım, kendimize yeni bir yaşam alanı yaratamayacağız. Günümüzde insanı en çok meşgul eden ve zorlayan sorunlar, kendi elimizle ürettiğimiz sorunlardır. Küresel ölçekte yaşanan çatışma ve savaşlardan, aşırı beslenme ve çevre sorunlarına kadar hemen her şey insan faaliyetinin ürünüdür. Dolayısıyla düşünmeden hareket edince, bilgelik kaynaklarının öğütlerine kulaklarımızı tıkadıkça dünyayı kendimiz için cehenneme çeviriyoruz. Yavaş yavaş gerçekleşen bu süreç, bugünkü işaretlere bakınca kolaylıkla görebileceğimiz gibi günden güne hızlanmakta. Hatta bu yoldan tamamen dönmemiz mümkün değil ama düşünebilenlerin, akledebilenlerin, davranışlarını doğru yönde düzenleyebilenlerin sayıları arttıkça insanoğlu olarak daha doğru bir yöne gidebileceğiz. Geleceğin ne getireceği tam olarak belli olmasa da insanın üstün uyum sağlama yeteneğinin, birçok sorunu aşmamızda temel itici gücümüz olacaktır.

İnsanoğlu, düşünülmeyeni düşünmek, denenmemişi denemek ve yapılmayanı yapmak konusunda rakibi olmayan bir varlık. Geleceğin en önemli avantajı, yaratıcı düşünce olacak. Hayatın her alanının dijitalleştiği, her şeyin makinelere devredileceği bir gelecekte, insanların en azından bir kısmı, şimdiye kadar kimsenin aklına gelmeyen, son derece çizgi dışı ve akıl durdurucu kimi meşgaleler, çözümler bulacaktır. Kullandığımız teknolojileri, benimsediğimiz eğitim modellerimizi daha önce kimsenin kullanmadığı şekilde kullanmayı akıl edecek kimseler elbette olacaktır. Muhtemelen o zamana kadar “çözümsüz” addedilen birçok soruna bambaşka açılardan yaklaşmak ve belki de insanlık olarak varlığımızı tehdit eden en temel ve küresel sorunlara son derece çarpıcı ve yenilikçi yaklaşımlar üretmek mümkün olacaktır. Bunları gerçekleştirebilenlerin sayısı elbette çok fazla olmayacaktır. Zira insanların büyük kısmı, içinde yaşadığı rutinden -ne kadar şikayetçi olursa olsun- çıkamayacak kadar konfor alanına bağımlı olmaya devam edecek. Fakat az sayıda devrimci zihin, şimdiye kadar her dönemde olduğu gibi, aşılmaz diye düşünülen nice engeli aşacak, yapılamaz diye düşünülen nice girişimleri gerçekleştirmeye cesaret edecektir. Sorun, bu az sayıda insanın yaratacağı yenilikçi anlayışın insanlığın tamamına ulaşıp ulaşamayacağı meselesidir. Önümüzdeki dönemlerde eğer hayatta kalmak ve çocuklarımıza mutlu olacakları bir dünya bırakmak istiyorsak, öncelikle duygu, düşünce, inanç ve eğitim alanımızı elimizden geldiğince “yaratıcılık ve ilham verme" yönünde geliştirmemiz, gereksiz bilgi yükleme amacıyla tasarlanmış retorik ve şekilsel uygulamalardan soyutlamamız gerekir. İnsana verilmiş en büyük güç olan akıl ve muhakeme yeteneğimizi bedeli ne olursa olsun başta kendimiz olmak üzere, tüm insanlığın, canlıların ve dünyanın kurtuluşu için kullanmak zorundayız.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.