1. YAZARLAR

  2. Songül Pala

  3. İnsan Haklar
Songül Pala

Songül Pala

Songül Pala
Yazarın Tüm Yazıları >

İnsan Haklar

A+A-

 

Ülkemizde insan hakları algısı ise…

Öncelikle değinmemiz gereken, ülkemizdeki toplum mühendislerinin tarihte Türkiye toplumunun gelişim seyrini ele alış yaklaşımları. Hala başat olan, ancak tek bakış açısı olmayan yaklaşıma göre; tüm toplumların aynı gelişim evrelerinden geçeceği ve farklı tarihlerde gerçekleşse bile aynı ‘aydınlanma çağının’ yakalanacağına, yakalanmasa dahi bu uğurda çalışılacağına dair ön kabuldür.

Bunun alternatifi ve giderek güçlenen görüş ise yukarıdaki bakış açısının emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda işlenen bir yaklaşım olduğu, her toplumun kendine has bir gelişim seyrinin var olacağı, bunun kabulü ile ancak toplumların kendilerine has bir gelişme dinamiği ve sonunda ideallerin gerçekleşebileceğidir.

Çünkü ideal toplum tarifi tek çeşit olursa o ideale ulaşmanın yol işaretleri de tek bir adres olur. O da bunu gerçekleştirenlerdir. Bunun gideceği nokta medeniyetin bir elde toplandığı tekelleşme olacaktır. Sonuç olarak ‘medeni’ olmak isteyen her toplum bu adrese mahkum olacaktır.

Sözün başına döner isek, Türkiye’deki insan hakları kavramın tarihçesi oldukça yeni sayılır. Avrupa ülkelerinde 1950’lerde gündeme gelen bu kavram bizim ülkemizde İHD’nin 17 Temmuz 1986 kurulmasıyla tam anlamıyla gündemde yer almıştır. 1980 darbe sonrasında Özal hükümeti döneminde kurulan bu insan hakları kurumu, darbe döneminde yaşanan mağduriyetler ve hala ulaşılamayan kayıpların takipçiliği, işçi haklarının elde edilmesi gibi hak taleplerinin sesi olmaya başlamıştır.

İHD kurumunun insan hakları anlayışının temel referans olarak kabul ettiği ‘İnsan ve Yurttaşlık Bildirgesi’ olmuştur. Ülkemizde solcu olarak tanımladığımız insanların katkı sunduğu bu kurum bazı dönemlerde engellemelere maruz kalsalar da bu güne kadar örgütlenmelerine ve çalışmalarına devam ediyor. Uluslararası birçok insan hakları örgütün de üyesi olan İHD, 29 ilde şubesi 3 ilçede temsilciliği bulunmakta.

Ülkemizin sivil ikinci büyük insan hakları kurumu MAZLUMDER. 28 Ocak 1991’de kurulan örgütün belirgin özelliği; ‘Evrensel İnsan ve Yurttaşlık Bildirisi’ni tanımakla birlikte kuruluş dinamiği olarak, Peygamber efendimizin vahiy almaya başlamadan önce, haksızlıklara karşı durmak için arkadaşları ile kurdukları ‘Hılf’ul fudul’ yapısı referans alınmıştır. 24 ilimizde şubeleri bulunan MAZLUMDER, uluslararası insan hakları örgütleri ile koordineli çalışmalar yürütmüştür.

Başörtüsü yasakları sonrasında özellikle daha çok tanınan MAZLUMDER, İslami kimliğe sahip olan kesimler tarafından daha çok sahiplenmektedir. İslam devleti olmadığı için İslam öncesi bir yapı ile kendini özdeşleştirmesi ‘erdemliler topluluğu-Hılf’ul fudul’ ve VEDA HUTBESİNİ kendine referans alması İslami olmayan ama Müslümanların sahiplendiği bir yapı olarak varlığını devam ettiriyor.

Sivil örgütlenmelerin yanında, Türkiye’nin BM bünyesindeki antlaşmalara koyduğu imzalar, AB’ne üye olma şartlarından kaynaklı mecburiyetler nedeniyle kurulmuş olan insan hakları kuruluşları da mevcut. Türkiye insan hakları vakfı(TİHV) 1990 yılında resmiyet kazanmıştır. Yine TBMM bünyesinde Meclis İnsan Hakları Komisyonu kurulmuştur.

Ancak resmi statüsü olan bu yapılar gerçek anlamda kuruluş amaçlarına hizmet etmekten uzak kalmışlardır. Çünkü amacı insanların mağduriyetini ifşa ve suçlu odakları deşifre etmek olan insan hakları kurumları, devletin bünyesinde yer alıp aynı zamanda devlet mekanizmasının mağdur ettiği insanların haklarını savunamamıştır.

Batılı ülkelerde vatandaşın hakları konusunda sorgulanabilen sistem kuralları-yasaları bizimki gibi devletin bekası esas olan ülkelerde sorgulama bir zaaf olarak değerlendirildiği için, devlet bünyesindeki insan hakları kurumları ele aldıkları hiçbir dosyada; yığınla ‘devlet kutsalı’ ile döşenmiş bir zeminde hak temelli bir yaklaşım ortaya koyamamıştır.

Ülkemizdeki sivil insan hakları örgütlenmeleri, sistem karşıtı olarak değerlendirilmiştir. Bunun iki sebebi vardır. 1- Devlet mekanizmasının bu tür, insanların yaşam kalitesi ile ilgili vatandaştan yana örgütlenmeleri sistemin bekası adına tehlikeli görerek her türlü çalışmalara şüphe ile bakmasıdır. 2- İnsan hakları örgütlenmesine giden kesimlerin gerçekten var olan mevcut siyasi geleneğe muhalif, alternatif sistem taraftarı olmalarıdır.

Baskıcı yönetimlerin insanların kendilerinin nasıl yönetileceğini-alternatifleri özgür bir şekilde konuşamamalarından dolayı, ülkemizdeki insan hakları örgütleri; mevcut sistemin sorunlu yaklaşımının yarattığı mağduriyetleri ifşa ederek hem mağdurun sorununu çözmek istemekte, hem de muhalif olunan sistemin yanlış yönetim dinamikleri tartışılarak değiştirme çabasına katkı oluşturmayı hedeflemektedirler.

İnsan hakları örgütlerimizin bir diğer çabası ise, ülkemizin bir asırdır iktidarları tarafından hedeflenen ‘batı medeniyeti’ ideali üzerinden, insanların temel haklarını elde etmesine; ülkemizin imza koyduğu birçok insan hakları metnine dayanarak sistemin kurumlarını insan hayatının değerlerine saygılı olmaya mecbur etmektir. İşin felsefesi ‘madem her konuda batıyı örnek alıyorsunuz, öyleyse onların standartlarını getirin’ mantığı. Onun içindir ki, her hak gaspında batıyı yardıma çağırır, ülke yöneticilerini onlara şikayet eder, bu kurumlar.

Bu çabalar, şikayetimizi ettiğimiz batının çıkarlarını tehdit etmediği müddetçe ciddiye alınmadığı da yaşanan tecrübelerle ortadadır. Batının kendi toplumu için olağan bir mekanizma olan insan hakları kurumu, unutulmamalı ki kendi ürettikleri bir yapı ve bir sorun yaşandığında gidip ağladıkları bir üst odak yok.

Bizim çıkmazımız yazının başında anlatmaya çalıştığım sorun, toplumların idealleri ve ideallerine ulaşmak için gidecekleri yoldur. Toplumlar sorunlarına çözümü kendi imkanları ve yol haritalarına dayanarak aramadığı müddetçe yol alamazlar.

İslami kimlik…

Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir insan olarak bizim insan hakları tanımının neresine düştüğümüze gelince. Biz Müslümanların temel ayrım noktası, parçalı bir yaklaşım bizim için söz konusu değildir. Toplumun bütün kurumları, bireyin sahip olduğu roller bulundukları mekanlara(okul, iş, ev, tatil, çocuk-ebeveyn) hapsolamaz. Bir çocuğun mutluluğu ve güvenliği için annesinin özgür, babasının işinde haklarına sahip, toplumdaki acizlerin bir sığınağının olduğu bir yapının olması şarttır. Kişi hakları zamanın ilerlemesi sonucu değişim geçirmez.

İnsanın haklarının temel dayanağı, insanın bu hakları deneme-yanılma yoluyla, sorunlarla karşılaştıkça keşfettiği; salt aklın rehberliğinde bir yolla sağlanmaz. Çünkü inandığımız Allah bize gönderdiği nizamda ‘kul hakkı’ tanımı ile kendini bile sınırlayan bir sistemle insanların haklarını, oluşturmalarını emrettiği sistemde garanti altına almıştır.

İşçi hakları söz konusu olduğunda, peygamber efendimizin örnekliği ile anlattığı gibi ‘teri kurumadan’ ödenmesi hassasiyetini getirmiştir. Sadece bir işçinin hakkı değil, toplumun adalet düzeni içinde yaşayabilmesi için (bugün batı toplumunun dahi kabul ettiği) tekelleşme ve faiz sistemini yasaklamıştır.

Kadın hakları konusunda ayrıntılar ve hurafelere girmeden, sadece peygamberin kadınlara yaklaşımını göz önüne getirmemiz yeterli olacaktır. Peygamberimizin hayatı boyunca, bugün modern ve dindar(!) erkeklerin kadınlara yaptıkları tek bir yanlışı yaptığını kim öne sürebilir? Bazı tartışmalarda olduğu gibi modernlerin; İslam tarihindeki kötü örnekleri,  dindarların batı toplumundaki kötü örnekleri yarıştırması yanlışına girmemize gerek yok, zannedersem.

İnsanların renkleri, dilleri nedeniyle sömürülmemesi ve aşağılanmaması ilkesi, Müslüman bireyin kitabında açık bir kanundur. Zamanla keşfedilen ve bu sürede toplumların yok edilmesine mal olmasına gerek olmadığı bir gerçek. Bu gün tarih ele alındığında birilerinin birilerine bahşettiği bir lütuf değil, Rabbimin herkese eşit pay ettiği bir hak.

Bu gün üçüncü kuşak haklar diye tanımlanan çevre hakları ve gelecek nesle yaşanabilir bir dünya bırakma hedefi, Allah inancı olmayan insanlar için bugün yeni yeni farkına varılan bir sorun olabilir. Ancak Müslümanın bu ilkeyi yaşamıyor ve bilmiyor olması onun kusurudur, dininin değil. Çünkü bir ağaç dikmenin sevabını cennete vesile kılan, yoldaki bir taşın kenara alınarak insanların faydasını düşünen bir dinin mensubuyuz. İsrafı haram kılarak, modernizmin yok etmeye çalıştığı doğayı korumanın en temel çözümünü sunar, Rabbimiz. Neslin korunmasını sadece maddi koşullarla sınırlamayan, kişinin hem anne-babasını hem de çocuklarını kollaması gerektiğini emrederek toplumun bütününün sosyal ihtiyaçlarını sağlamayı hedefleyen bir kitaba sahibiz.

Biz Müslümanların insan hakları örgütlerinde olmaması gerektiğini savunmuyorum. Bu gün İslam dini mensubunun dinine olan cahilliğinden dolayı ‘insan hakları’ yaklaşımının bütün sorunları çözebileceği ve ‘ilerici’ bir yaklaşım olarak değerlendirerek, İslam’ın ilkelerine ulaşmak için bunlara mahkum veya ihtiyacı olduğunu kabullenmesine, muhalefetim. İslam devletinin olmadığı bir düzende Müslüman kimliğini ve saygınlığını koruyabildiğimiz sürece haksızlıklara karşı durmak için mağdurun yanında olma mecburiyetimiz var. Bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için bazı çatılar altında görev alabiliriz-almalıyız da. Ama asıl çözüm yolunu ve rehberini unutmadan.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.