1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. İNATLA OLUŞAN İNKÂR
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

İNATLA OLUŞAN İNKÂR

A+A-

 

Şüphesiz ki Allah, insanı en güzel surette yaratmıştır. Hangi yönden bakarsak bakalım, ne ile kıyaslarsak kıyaslayalım, insan gibi mükemmel bir yaratılışa sahip başka bir varlığa rastlamak mümkün değildir. İnsan bir taraftan, sahip olduğu küçücük bedeniyle zayıf, aciz ve muhtaç görünürken diğer taraftan dağları dize getirecek bir güç ve yeteneğin, o küçücük, zayıf ve aciz bedende var olduğunu da ibretle görmekteyiz.

Güç ve kuvveti, sadece kas gücü olarak değerlendiren bakış açısı baştan sona yanıltıcı bir bakış açısıdır. İnsanın sahip olduğu gücün kaynağını maddi olanda değil, manevi olanda aramak gerekir. Bir insanı bedensel olarak hükmünüz altına alarak istediğiniz gibi muamele etmenizle onu belki mağdur etmiş olursunuz ama mağlup etmiş olmazsınız. Söz konusu insanı düşünsel olarak yani fikirlerinizin oluşturduğu ikna gücüyle ortak bir gerçekliğe imza atarsanız işte o zaman iki taraflı bir galibiyetten söz edebiliriz. Yani hem fikir sahibi hem de fikrin muhatabı karşılıklı olarak bir başarı öyküsü oluşturmuş olurlar. Onun için diyoruz ki, insan için asıl güç ve kuvvetin kaynağı sahip olduğu düşünsel yapıdır.

İnsanın kendisine nasıl baktığı ve kendisini nasıl değerlendirdiği hususu ile birlikte, insanın sahip olduğu hayat da şekillenmektedir. Onun için her şeyden önce başkalarının insana bakışından önce insanın kendisine bakışı büyük bir öneme sahip olmaktadır. İnsanın güçlü olması da zayıf olması da vermiş/varmış olduğu kararların şüphe ve tereddütle olan ilişkisine bağlıdır. Şüphe ve tereddüt, virüs misali girdikleri bünyeleri tahrip ederek zayıf düşürür. Zayıf düşen bir bünyenin en ufak sarsıntılar karşısında bile ayakta durma şansı yoktur. İnsanı ilgilendiren düşünsel ve yaşamsal enkazların hepsinin asıl sebebini zayıf bünyeler oluşturmaktadır. Onun için insanın kendisine nasıl baktığı ve kendisini nasıl değerlendirdiği büyük bir önem arz etmektedir.

İnsanın kendisine bakışı, insanın kendisiyle ilgili varacağı kararların ilk basamağını oluşturur. İnsanın kendisi hakkında kararlar alması, bütün bir yaşamında verdiği kararların en önemlisini oluşturur. Çünkü insanın aldığı kararlar, yapıp edecekleri için dinamiksel bir özelliğe sahiptir. İnsanın kendisi hakkındaki kararı aynı zamanda insanın kendisine biçmiş olduğu değer(ler)e de işaret eder. İnsan kendisine hangi değeri reva görmüş ise sahip olduğu nitelik de o değer doğrultusunda olacaktır. Örneğin yaratıcı ve ilah olarak Allah’ı kabul etmenin doğal sonucu Allah’ın indirdiği vahyin sınırları içinde bir yaşam sürdürmektir. Bütün bunlar insanın kendisine bakışının ve kendisini konumlandırışının gerekleridir.

İnsanın kendisine bakışını etkileyen birçok durumdan söz edebiliriz. İnsanın içinde bulunduğu sosyo-kültürel yapıdan sahip olduğu zihinsel ve ruhsal yapıya kadar insanın kendisine bakışını etkileyen irili ufaklı birçok etmen vardır. Dışımızda bulunan ve ‘çevre’ diye nitelediğimiz insanların tutum ve davranışları da bizi önemli bir şekilde etkilemektedir. Hatta büyük bir oranda her insan doğduğu, büyüdüğü çevrenin çocuğu sayılır. Her çocuğun İslam fıtratı üzere doğması ve fakat sonradan farklı bir dine mensubiyeti de bu çevresel duruma işaret etmektedir.

İnsanın bir ömür boyu sürdürdüğü hayatı hep bir tanıma faaliyeti şeklinde geçmektedir. İnsan sadece kendi başına ve hiçbir yerden yardım almadan hem kendisini ve hem de çevresini tanıma imkânına sahip değildir. İnsanın varoluşsal sorunlarını çözmesi, insanı sahip olduğu en ağır yükten kurtarır. Sorun olarak insanın varoluşsal endişelerini çözme gayreti insanlık tarihinin gündemden düşmeyen en kadim sorunudur. Bütün felsefik tartışma ve tespitlerin, bütün dinsel mesajların merkezinde bu soruna dair tartışma ve çözümler yer almıştır.

İnsanın “yeryüzü bilincini” oluşturan tanıma/bilme merak ve çabasında, insan hem özne hem de nesne konumunda yer alır: Tanımayı isteyen fail olarak özne, tanınmayı gerektiren meful olarak nesnedir. Öncelikle insan kendisini tanımakla işe başlar. Bu çok önemli ve çok doğru bir başlangıç noktasıdır. İnsanın haddini bilmesinin en önemli koşulu kendisini tanıması/bilmesidir. Öncelikle şu çıplak hakikatin göz ardı edilmemesi gerekir: İnsan, hem zaman açısından hem de mekân açısından sınırlanıp kısıtlanmıştır. Kısıtlı imkânlara sahiptir. Her istediğini yapmaya ne gücü ne de zamanı yeter. İnsan ne ömrünün ne de elinde bulundurduğu dünyalıkların sahibidir. Bütün olanakların insan için birer emanet olduğundan gafil olmak, insanın düştüğü veya düşebileceği en büyük yanılgıyı oluşturur. Bu yanılgı durumu bütün hakikatler için geçerli bir durumdur. Hele hele insanın sahip olduğu yanılgıları inatla devam ettirmesi, cehennem kapısının zillerini kendi elleriyle çalması gibidir.

Hayat yanılgı ve pişmanlıklardan ibarettir. Bu bir bakıma insanın kendi yaptığı okumalarla fark ettiği eğitimsel bir süreçtir. İnsan, yanılgılarını fark etme yetisini korudukça gelecek adına ümitvar olabilir. Aksi takdirde herhangi bir sürüngenden farkı kalmaz. Sürüngen bir hayat sürmek, değerlerden yoksun bırakan yanılgıların oluşturduğu bir hayat sürmek demektir. İnsan ancak kararan bir bilinçle sürüngen bir hayatı devam ettirebilir. Bilinç kararmasının en önemli sebebini ise doğru diye kabul ettiklerini mutlaklaştırarak inatçı bir ısrarla sürdürmesidir. Bu inatçı ısrar durumu öyle bir bilinç kararmasına tekabül eder ki, insanı bile bile yanlış ve yanılgılarla yaşamaya sevk eder. Bile isteye yanlış ve yanılgılarla yaşamanın oluşturduğu netice ise inkâr etmektir. İnkâr bataklığına dalmış olan her kime bakarsan bak, kararmış bir bilincin oluşturduğu akıl almaz bir inada sahip olduğu görülecektir. Kararmış bilincin en önemli belirtileri, hakikati görecek gözlerden, hakikati işitecek kulaklardan ve hakikati anlayacak bir akıldan mahrumiyettir.

Allah’tan bir rahmet pınarı olarak indirilmiş olan İlahi Vahiy, inatlarından dolayı bilinçleri karardığı için inkârda ısrar edenlerin durumlarının anlatıldığı çok sayıda kıssadan söz eder. Bu kıssalar genel olarak peygamberlerle muhatapları olan aile, kavim ve toplumsal piramidin tepesini oluşturan ileri gelenlerle yapılmış sözlü ve fiili mücadeleyi anlatır. Hz. Nuh, çocuğunun da içinde olduğu bir inkâr cephesiyle mücadele eder. Biyolojik manada öz babası olan bir peygambere inanmamak nasıl bir ikna edici inadın eseri olabilir? Öyle ki, yükselmekte olan suların biraz sonra boyunu aşıp boğulmasına sebep olacağını yaşarken, babası tarafından kendisine uzatılmış eli tutmayıp havada bırakan inat neyle açıklanabilir? Hz. İbrahim’in, ateşe atılma ile sonuçlanan, hem babası ve hem de kavmi ile yaşadığı, gerçekten hayret verici olaylar zincirine ne demek gerekir? Kavminin içinde bulunduğu küçük düşürücü, utanç verici putperestliği itiraz edilemeyecek en yalın, en çıplak haliyle ortaya koyup eleştirmesine rağmen, inkârlarından vazgeçmemeleri nasıl bir inatla açıklanabilir? Hangi peygamberin kıssasına bakarsak bakalım göreceğimiz tablonun, yıkılmaz bir inatla birlikte devam eden bir inkâr tablosu olduğudur.

Hz. Peygamberin risalet sürecinde de inatla birlikte oluşan ve devam eden bir inkâr olgusu ile karşılaşırız. Peygamber aleyhisselam ilahi mesajın tebliği amacıyla yakınlarına hitap ettiği zaman, karşılık olarak inadın eşlik ettiği bir tepki ile karşılaşır. İnatçılık ve inkârın sembol isimlerinden Ebu Leheb, fakir, zayıf ve köle statüsünde olanları kast ederek, kendisini onlarla eşit olarak gören söz konusu ilahi mesaja lanet ediyordu. Mevcut yapıda avantaj sahibi olan birçok kişi statülerini kaybetmemek için, hakikati kabul etmeye yanaşmıyorlardı. Bu şahıslar hiç şüphesiz Muhammed’in getirdiğinin hak ve hakikat olduğunu biliyorlardı. Fakat gurur ve kibirlerinin kaynağı olan inatlarından vazgeçmiyorlardı. Aslında inatlarının en önemli gerekçesini, sahip oldukları toplumsal statü oluşturuyordu. İnsanın toplumsal statüsü, zamanlar üstü bir ilgi ve alakanın albenisine sahip olduğu için, yaşamsal sınavın da en zor sorusu olmuştur. Bu dün böyleydi, bugün böyledir ve yarın da böyle olacaktır.

Kur’an’ın yetmiş dördüncü suresi olan Müddessir Suresi’nde ismi belirtilmeyen bir kişiden söz ediliyor. Bu kişinin Velid bin Muğire olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Velid bin Muğire Kureyş içerisinde hem zengin ve hem de cömert bir insandı. “Aklı ve dirayeti ile şiir zevki ve güzel konuşması ile bir de çocuklarının fazlalığı ile temayüz etmiş bir insandı.” Abdulmuttalip vefat ettikten sonra yerine oturmak isteyen üç kişiden birisi de Velid bin Muğire idi. Ayrıca Hz. Peygamber Hacerülesved’i yerine yerleştirirken oluşturduğu heyet arasında Velid de yer alıyordu. Velid, Kâbe’nin yıkım ve inşa sürecindeki olumlu tavırlarıyla da dikkat çeken önemli bir şahsiyetti. Kendisi şarap içmediği gibi aile fertlerine de şarap içmeyi yasaklamıştı. O, tam manasıyla günümüzde tabir edildiği şekliyle bir akil insandı. Böylesi bir insandan beklenen hak ve hakikati kabul etmek olmalı iken o böyle yapmadı.

Müddessir Suresi’nin on birinci ayetinden otuzuncu ayetine kadar olan kısmı bu şahsın vahyin mesajına karşı takındığı tavırla ilgilidir. Rabbimiz Teâlâ mealen diyor ki, beni onunla baş başa bırak, ona bol mal verdim, gözü önünde duran oğullar verdim, alabildiğine imkânlar sağladım. Bütün bunlara rağmen o sahip olduğu hırsla daha da arttırılmasını umuyor. Hayır diyor Rabbimiz, onun umduğu olmayacak. Çünkü o bizim ayetlerimize karşı inatçıdır. Onu, dimdik bir yokuşa sardıracağını söylüyor. Neden? Çünkü diyor Rabbimiz “o düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Yine kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Sonra (Kur’an hakkında) derin derin düşündü. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayarak şöyle dedi:”Bu, ancak nakledile gelen bir sihirdir. Bu ancak insan sözüdür.” O çok iyi biliyordu ki o bir sihir ve insan sözü değildi. Ama sahip olduğu toplumsal statünün oluşturduğu inat yüzünden gözünü kırpmadan, yalan söyleyerek inkârı seçti. Rabbimiz diyor ki, “Ben onu cehenneme sokacağım.” Ne kadar vahim ve acıklı bir son değil mi?

Şimdi burada önemli olan Halit’in babası ve Muğire’nin oğlu olan bu şahsın bizatihi kendisi değil, sahip olduğu zihniyettir. Velit bin Muğire öldü. O bütün yaptıklarıyla hesabını verecek ve hak ettiği karşılığı görecektir. Biz yaşamakta olan faniler de zamanı gelince ölecek ve yaptıklarının hesabını verecektir. Önemli olanın bizim bu vakadan almamız gereken dersler/ibretler olmalıdır. Bu olayda anlatılanların başka şekil ve tonlarda hayatımızda yer alabileceğini kabul etmemiz gerekir. Herkesin kendisini sahip olduğu hırs ve inat bakımından nasıl bir durumda bulunduğunu çok iyi muhasebe etmesi gerekir. Müslüman olduğumuzu söylememiz bizi hem hırs ve inattan hem de hırs ve inadın oluşturacağı olumsuzluklardan emin kılabilir mi? Burası çok önemlidir. Vereceğimiz cevapla birlikte alacağımız tutum bizim istikametimiz olacaktır şüphesiz.

Müslüman olarak kendimizi konumlandırdığımız hayat tarzından dolayı muhatap olduğumuz gerçeklikleri değerlendirirken hak, hakikat ve adaletin gerektirdiğini yapma hassasiyetini sorgulamak çok önemli bir ihtiyaçtır. Velid bin Muğire’nin tavrında da görüldüğü üzere, sahip olduğumuz toplumsal statü dolayısıyla hak, hakikat ve adalet karşısında kaşlarımızı çatıp çatmadığımızı, yüzümüzü ekşitip ekşitmediğimizi ve sırtımızı dönüp dönmediğimizi bireysel olarak değerlendirmemiz, bugün karşımızda duran en önemli sorun ve sorumluluğu oluşturmaktadır.

Velid’in inanmayıp inkâr ettiğini ve fakat bizim ise inandığımızı söyleyerek, bu örneğin oluşturduğu bağlamda bir karşılaştırmanın yanlış olacağını söylemek mümkündür. İnat etmenin genel olarak bütün olay ve olgular için geçerli olabilecek bir tavır olduğunu hatırlamak gerekir. İnat etmenin olumsuz sonuçları, olay, olgu ve kişi bazında farklılık arz edebilir. Yani gayet doğal olarak, inatçı tutumun farklı durumlarda oluşturacağı neticeler de farklı olacaktır. Gettolar şeklinde oluşmuş yapılar içinde kalmayı kanıksamak, inatçı tutumu da beraberinde getirmektedir. Onun için bizim Müslümanlar olarak içine tıkıldığımız gettoları fark etmemiz gerekir. Gettoları oluşturan sınırların İslam’dan kaynaklandığı zehabını ise damarlara zerk edilecek en kuvvetli uyuşturucu olarak kabul edebiliriz.

Dijital teknolojik panoptikanın insana hapis hayatı yaşattığı bir dünyada olduğumuzun bilincinde olarak, hak, hakikat ve adaleti olgusal düzeyde sağlamanın güç olduğu fakat bu güçlüğü aşmanın ise mümkün olduğuna inanmak gerekir. Önemli olanla önemli olmayanı fark edecek bilinçsel yapıyı, ancak tevhidi bilinçle yeniden inşa etmek mümkün olabilir. Fizik ötesi ile ilgili içinde bulunulan gafleti izale edecek en önemli ilaç ölüm olgusudur. Ölüm olgusunu, doğru bir yaklaşımla ele almak gerekir. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın ölüm, dört taraftan insanı kuşatmıştır. Öyle ise geçici bir zaman için elde bulunan toplumsal statüler için inat ederek inkâr yolunu seçmeye değer mi? Günümüzün modern dünyasında sürdürülen iktidar mücadelelerinde inat etmenin başat bir özellik olarak hayatı kuşattığına tanıklık etmekteyiz. Harcanan devasa olanakların insanı bıraktığı yerde koskocaman hayal kırıklıklarından başka bir şey olmamaktadır.

Tekrarında fayda vardır: Müslüman olmamız bizi inadın oluşturacağı tehlikelerden korumayacaktır. Müslüman olmamız inat etme tutumunu yerli yerinde değerlendirmeyi gerektirir. İnat etmek şişirilmiş ego sahibi olmanın doğal bir sonucudur. Şişirilmiş egonun verdiği özgüvenle kendisini buyurgan bir statüde görmenin beraberinde getireceği davranış bozuklukları, özellikle modern zamanlarda çokça rastlanan ve olağan görülen bir durumdur. Bir müslüman olarak insanın kendisini vazgeçilmez birisi olarak gösterecek davranışları sergilemesi iblisçe bir tavırdır. Ahlaki olgunluğa ulaşmak için ahlaki ilkelerin belirleyici olduğu bir eylemlilik içinde olmak gerekir. Kibri tevazu elbisesiyle hayatlarına ekenlerin Müslümanlara verdiği zararı hiç kimse vermemiştir. Nasıl olmak gerekiyor? Hakikate susamış olmak gerekiyor. Hakikatin olduğu yerde, hakikate diklenmek değil, hakikate teslim olmak gerekiyor. Ne yazık ki günümüz dünyası hakikatin pas geçildiği bir dünya konumundadır. Eğer illa da inat edilecekse o da hakikate sadakat ve teslimiyette inat edilmelidir. Ancak bu şekilde inkârın oluşturacağı her türlü psiko-sosyal olumsuzluklardan emin olunabilir. Vesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.