1. YAZARLAR

  2. Muhammed ZAHİR

  3. İmam Şafiî'nin Sünnet'in Bağlayıcılığı Hususunda Bir Âlim İle Yapmış Olduğu Münazara
Muhammed ZAHİR

Muhammed ZAHİR

Yazarın Tüm Yazıları >

İmam Şafiî'nin Sünnet'in Bağlayıcılığı Hususunda Bir Âlim İle Yapmış Olduğu Münazara

A+A-

 

Günümüzde, çok önemli bir keşif yapmış edasıyla Sünnet'in bağlayıcılığını kabul etmeyen ve bu konuyu tartışmaya açanların varlığı, konuyla ilgisi az ya da çok olan herkesin malumudur. Ne var ki Sünnet'i reddeden bu yaklaşım pek de yeni değildir ve kökleri İslam tarihinin ta ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Bu ilk dönemlerde de sünneti, toptan ya da bir kısmıyla reddedenlerin varlığını İmam Şafiî'nin Cimaû'l İlm isimli eserinden anlıyoruz. Bu nedenle günümüzde İmam Şafiî'nin ünlü olan eseri el-Ümm'ün bir bölümü olarak basılan, 'Cimaü'l İlm' isimli eser, İmam Şafiî'nin konuyla ilgili görüşlerini açıklıkla ortaya koymasının yanı sıra Sünnet'i reddedenlerin o dönemde de var olmasıyla ilgili de tarihi bir vesikadır.

 

İmam Şafiî, Cima'ül-İlm isimli eserinde her ne kadar dört ayrı başlık altında dört ayrı konu işlemiş ise de ilk iki konu doğrudan 'Sünnet'in bağlayıcılığı' konusudur. İmam Şafiî'nin öğrencileri tarafından yazıldığı belli olan kitabın girişine de sadece bu konuya ait İmam Şafiî'nin sözleri yazılmıştır. Münazaraya geçmeden önce Sünnet'in bağlayıcılığı ile ilgili kitabın girişinde, İmam Şafiî'ye ait olan sözler şunlardır; ''Hem insanlar tarafından âlim olarak görülen veya ben âlimim diyen hem de 'Allah'ın, peygamberinin emrine tabi olmayı ve hükmüne teslim olmayı farz etmesi' konusunda muhalefet eden hiçbir kimse duymadım. Kesinlikle Allah (c.c.), ondan sonra hiç kimseye ona tabi olmaktan başka bir seçenek bırakmamıştır. Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünneti dışında hiçbir görüş bağlayıcı değildir ve onların (Kitap ve Sünnet) dışındakiler de onlara tabidir. Allah, bize, bizden öncekilere ve sonrakilere Rasulullah'tan gelen haberi kabul etmemizi farz kılmıştır. Rasulullah'tan gelen haberin kabulünün farz olduğu hususunda özelliklerini size anlatacağım fırka hariç bir ihtilaf yoktur. Daha sonra Rasulullah'tan gelen haberlerin tespiti ile ilgili Kelam ehlinden bir fırka açık bir şekilde ayrıldı ve insanlar tarafından fıkha nisbet edilen bir fırka da ayrıldı. Her fırkadan kendilerini tanıtacak örnek vereceğim size inşallah.'' [1]

Bu girişten sonra, 'Sünnet'in (Ahbarın) tümünü reddeden fırkanın görüşü' başlığı altındaki soru-cevaptan oluşan münazaraya geçilmiştir. Münazara, karşı fırkanın temsilcisi olan kendi çevresinde âlim olarak kabul edilen kişinin İmam Şafiî'ye yönelttiği uzun bir soruyla başlar. Münazarayı olduğu gibi aktarıyoruz;

Âlim: Sen Arapsın, Kur'an da, senin de onlardan olduğun kavmin ( Arap) lisanıyla nazil olmuş ve sen onun nasıl korunduğunu bilirsin. Kur'an'da Allah'ın gönderdiği farizalar vardır. Eğer (Müslüman) bir kişinin o farizalardan birinde şüphesi olursa ondan tövbeyi talep edersin. Tövbe etmezse cezaya karar verirsin. Allah (c.c.) Kur'an'da (Kur'an ile ilgili) şöyle buyurmuştur:  ''  وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ '' ''...Sana her şeyi açıklayıcı olarak kitabı gönderdik...'' [2] Sen veya bir başkası, Allah'ın farz kıldığı bir şey konusunda nasıl olur da bazen 'Oradaki farz geneldir.' bazen 'Oradaki farz özeldir.' bazen 'Oradaki emir farziyeti ifade eder.' bazen de 'Oradaki emir delaleti, irşadı ve ibaheyi ifade eder.' Diyebiliyorsunuz? 'Bu ayırıma dayanak olarak da çoğu zaman, bir adamın diğerinden onun da diğerinden ve onun da Peygamber (s.a.v.)' den rivâyet  ettiği bir, iki veya üç hadise dayanıyorsunuz. Ayrıca seni ve senin çizginde olanları şöyle gördüm; siz bu râvileri -sadık ve hafız kabul etmekle beraber-hadislerinde hatadan ve unutkanlıktan beri (masum) kabul etmiyorsunuz. Hatta onlardan bazıları için 'Falan adam bu hadiste hata yapmıştır.', 'Falan adam şu hadiste hata yapmıştır.' dediğinizi gördüm. Bir hadise dayanıp helal veya haram hükmünü verdiğinizde, bir adam kalkıp bunun üzerine size; Peygamber (s.a.v.) bunu söylememiştir, hata yapmışsınız ya da size söyleyen hata yapmış, yalan söylemişsiniz ya da size söyleyen yalan söylemiştir derse, o adamdan tövbe talep etmediğinizi ve ona; ' Söylediklerin ne kadar kötü şeylerdir.' demekten daha ileriye gitmediğinizi görüyorum. Acaba, sizin de dile getirdiğiniz konumda olan kişilerin haberlerine dayanarak, bir kişinin Kur'an'ın hükümlerinden bir şey ile onun zahiri arasında ayırıma gitmesi yerinde olur mu? Siz onların haberlerini Allah'ın Kitabının yerine koyuyorsunuz ve onlara dayanarak serbestlik veya yasak getiriyorsunuz.

İmam Şafiî: Biz ya (kesin bilgiye dayanan) Kur'an'a, ya da doğru habere (sahih sünnete) ya da kıyasa dayanarak hüküm veririz. Hükmün kaynakları bizde farklıdır. Her ne kadar bunlardan herhangi birine dayanarak hüküm veriyor isek de, bazıları diğerlerinden daha sağlamdır.  O âlim dedi ki örnek ver.

Dedim ki; mesela; kişinin ikrarı, şahitlerin ifadeleri veya kişinin yeminden çekinip hasmının yemin etmesi, vereceğim bir hüküm için dayanak olabilir. Ama ikrar şahitlerin ifadelerinden daha sağlam olduğu gibi, şahitlerin ifadeleri de kişinin yeminden çekinip hasmının yemin etmesinden daha sağlamdır. Görüldüğü gibi, her ne kadar vereceğimiz hüküm aynı ise de dayanakların sağlamlıkları farklıdır. İmam Şafiî'nin verdiği bu cevapla tatmin olmadığı görülen rakibi, bu sefer şu şekilde sorusunu sormuştur.[3]

Âlim: 'Hem onlar (râvileri) hakkında hem de onların haberlerini kabul ettiğinizde sizin konumunuz hakkında daha önce dile getirdiklerim sabit iken, onların haberlerini kabul etmeyenlere karşı sizin hüccetiniz (deliliniz) nedir? Ve devamla dedi ki; içine vehmin karışması imkânı olan hiçbir şeyi kabul etmem. Bir harfinde bile şüphe olmayan Allah'ın kitabından ve Allah'a ait olandan başka hiçbir şeyi kabul etmem. Kesin bilgi (Kur'an) olmadığı halde kesin bilgi (Kur'an) makamına herhangi bir şeyin geçmesi caiz midir?

İmam Şafiî: Eğer bir kişi, Allah'ın Kitabının dilini ve dolayısıyla Allah'ın hükümlerini biliyorsa, bu bilgisi onu; hem doğru insanların peygamber (s.a.v.)' den naklettiği haberleri kabul etmeye hem de Allah'ın hükümleri ile Peygamber’in gösterdikleri hükümler arasındaki farkı görmeye götürecektir. Yine bu bilgisi onu, Peygamber'in Allah'ın kitabına, dinine ve dinine girmiş olanlara karşı konumunu bilmeye, Allah'ın peygamberine tebyin görevi verdiğini, bu görev çerçevesinde peygamberin; Allah'ın farzlardan genel mi, özel mi, farz mı, vacip mi şeklinde ne kastettiğini açıkladığını ve Peygambere itaatin farz olduğunu öğrenmeye götürecektir'  diye cevap vermektedir. [4] 

Âlim: Söylediklerinle ilgili Allah'ın kitabından bana delil getir. Ya da o anlamda ona kıyas yapabileceğimiz şekilde bir delil getir ve bu delil seninle muvafık olabileceğim bir şekilde olsun. Aklın fıtratı gereği sana muhalefetimi gerektirecek bir delil olmasın. Öyle ki, gerekçelerimi ortadan kaldırarak senin dediklerini kabul etmek zorunda kalayım. Bunun dışında bir şey kabul etmiyorum. Ve bunun dışında bir şeye razı değilim. Bana delil olarak hadis getirme çünkü seni hadisi kabul etmekten nehy etmemekle beraber ben onu kabul etmiyorum.

İmam Şafiî: Ona dedim ki, söylediklerinin (üzerinde durmanın) caiz olmadığını apaçık olarak sana gösterecek şekilde Allah'ın kitabından delil getireceğim.

Âlim: Getir delilini dedi.

İmam Şafiî: Ona dedim ki, Yüce Allah Azze ve Celle Kur'an'ı Kerim'de; ''اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَاباً مَوْقُوتاً '' '... Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır' diyor. [5] Yine Allah Azze ve Celle Kur'an'ı Kerim'de; '' خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا...'' ' Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al...' diyor. [6] Yine Allah Kur'an'ı Kerim'de; '' وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ...'' 'Namazı kılın ve zekâtı verin...' diyor. [7] Yine Allah Kur'an'ı Kerim'de; '' ...وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاً...'' '...Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...' diyor. [8]

Sen Kitap'ta ( Kur'an'ı Kerim'de), öğlen, ikindi ve yatsı namazlarının dörder rekât olduğunu, akşam namazının üç rekât olduğunu, sabah namazının iki rekât olduğunu, sabah, akşam ve yatsı namazlarında kıraatin sesli okunduğunu, öğlen ve ikindi namazlarında kıraatin sessiz okunduğunu, namazların ilk iki rekâtında Fatiha ile beraber Kur'an'dan bir sure'nin okunduğunu, akşam namazının son bir ve yatsı namazının son iki rekatında yalnızca Fatiha'nın sessizce okunduğunu bulabiliyor musun?

Ya da sen kitap'ta (Kur'an'ı Kerim'de), namazların vakitlerini, seferde iken cem' edilebildiğini veya baliğ olmayana ve aklını yitirenlere farziyetinin düştüğünü bulabiliyor musun? Ya da zekât için vacip olan veya olmayan mal miktarını bula biliyor musun? İnsanlar için çiftlik hayvanı olan, deve, inek ve koyunlara zekât düşüyorken at, eşek, katır ve ismini zikretmediğimiz binek hayvanlarına zekâtın düşmediğini bulabiliyor musun? İnsanların bazı ziraatlarına zekât düşüyorken bazılarına düşmediğini, altın ile gümüşün işlenmemiş madenine zekât düşüyorken, demir, kurşun, bakır ve demirin işlenmemiş madenine zekât düşmediğini bulabiliyor musun?

Ya da Hac ibadetinin tam olarak nasıl yerine getirildiğini, erkânıyla beraber Allah'ın Kitabında bulabiliyor musun?[9]

Âlim: Bu söylediklerinle ilgili (Allah'ın kitabında yukarıda zikrettiğin ayetlerden) daha fazlasını bulamıyorum.

İmam Şafiî: Oysa bu yukarıda söylediklerimi (Namaz, zekât ve hac ile ilgili) hem sayısal olarak hem vakit olarak ve hem de amel olarak eksiksiz yerine getirmek zorundasın.

Âlim: Evet dedi.

İmam Şafiî: Dedim ki, Peki sen bunları (bu farzları), Kur'an'da geçmediği halde Kur'an makamına mı çıkardın yoksa bu konudaki Allah'ın farzlarını Rasulullah'tan geldiği üzere mi kabul ettin? Eğer öyle ise biz seninle beraberiz.

Âlim: evet dedi.

İmam Şafiî: bana söylediklerini hatırlıyorsan inkâr etmiştin. (Kur'an'dan başka bir şey kabul etmem demiştin)

Âlim: Bana Haber'in (Sünnet) kabulü için delil olabilecek bunun gibi bir örnek daha getirebilir misin? Eğer bulursan bu senin delilin açıklamasını arttırır, sana muhalefet edenlere delilin daha sağlam olur ve kendi görüşünü bırakıp senin görüşüne dönecek olanlar için daha iyi olur[10]

İmam Şafiî: ona dedim ki; eğer sen insaf yoluna tabi olacaksan, üzerinde bulunduğun görüşü terk etmen için sana söylediklerimin bazılarında delil vardır. Âlim: Hatırlıyorsan bir şey dile getir dedi.

İmam Şafiî: dedim ki Allah Azze ve Celle Kur'an'da; '' هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ '' 'Ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen odur.'  [11] Diyor.

Âlim: Kitap'tan kastedilen ''Allah'ın Kitabı'dır'', bunu biliyoruz. 'Hikmet' nedir? Diye sordu.

İmam Şafiî: Peygamber'in Sünnet'idir dedim.

Âlim: Bu ifadeden, onlara genel olarak Kitab'ı ve özel olarak da Hikmet'i yani 'Kitab'ın içindeki hükümleri öğreten' diye anlam çıkarmamız muhtemel midir?

İmam Şafiî: Namaz, hac, zekât ve diğer farizalar hakkında Allah (c.c.) genel bilgiler vermiş iken, peygamberin bu konularda detaylı açıklama yapması gibi bir açıklama mı kast ediyorsun? Böylece Allah (c.c.), farizalarını genel bir şekilde kendisi bildirmiş iken keyfiyetlerini peygamberinin diliyle açıklamış olmaktadır.[12]

Âlim: Ayetteki ifade bunu verebilmektedir.

İmam Şafiî: Eğer bunu kabul edersen, Hikmet de Kitap konumunda olacaktır. Çünkü her ikisine de ulaşmanın tek yolu, Peygamberden nakledilen haberlerdir.

Âlim: Eğer her ikisinin de aynı anlamı ifade ettiğini ve dolayısıyla ifadede tekrar olduğunu düşünürsem?

İmam Şafiî: Kitab ve Hikmet denildiğinde, her ikisinin ayrı ayrı şeyleri ifade etmeleri mi daha iyi yoksa aynı şeyleri ifade etmeleri mi daha iyidir?

Âlim: Kitap ve Hikmet denildiğinde Kitap ve Sünnet anlamına geldiği bir ihtimaldir. Bu durumda ikisi ayrı ayrı şeyler olur. İkisinin aynı anlama gelmesi de bir ihtimaldir.

İmam Şafiî: Ona dedim ki; açık olanı birinci anlamıdır. (Yani Kitap ve Sünnet anlamına geldiğidir) Kur'an'da, bizim dediğimizi destekleyen ve sizin söylediklerinizin hilafına ayet vardır.

Âlim: Nerede o Ayet?

İmam Şafiî: Allah'ın şu Ayeti; '' وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً '' [13] 'Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah her şeyin içyüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.' Bu Ayet, onların evlerinde iki şeyin okunduğunu bildirmektedir.

Âlim: Kur'an okunur da hikmet nasıl okunur?

İmam Şafiî: Tilavetin anlamı, Kur'an'la konuşmaktır. Kur'an'la konuşulduğu gibi Sünnetle de konuşulur. (Konuşmaların içeriğinin Kur'an ya da Sünnet olması kastediliyor)

Âlim: Bu ayet, hikmetin Kur'an'dan başka bir şey olduğu konusunda önceki ayetten daha açıktır.

İmam Şafiî:  Allah  (c.c),  peygamberine tabi olmayı bize farz kılmıştır.[14]

Âlim: Nerede?

İmam Şafiî: Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: '' فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يماً '' 'Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık konusunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.' [15] Yine Allah Azze ve Celle buyurmuş ki; ''مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ '' 'Peygambere itaat eden Allah”a itaat etmiş olur.' [16] Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: ''فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ '' 'Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.' [17]

Âlim: Bizim için Hikmet peygamberin sünnetidir demekten daha güzel/daha yakışır bir şey yoktur. Eğer bazı arkadaşlarımızın dediği gibi olsa; ''Allah, Rasulullah'ın hükmüne ve hikmetine teslimiyeti emretti. Bu Allah'ın indirdiğidir.'' O zaman buna teslim olmayan, Rasulullah'ın hükmüne teslimiyeti terk etmeye nisbet edilmeleri gerekir.

İmam Şafiî: Allah Azze ve Celle, onun (Rasulün) emrine tabi olmayı bize farz kılmış ve şöyle buyurmuştur: '' وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا '' 'Peygamber size ne verdiyse onu alın ve size ne yasakladıysa ondan sakının.' [18]

Âlim: Allah, onun bize emrettiğine uymamızın ve sakındırdığından da sakınmamızın bize farz olduğunu Kur'an'da kesinlikle açıklamış olmaktadır.

İmam Şafiî: Bize ve bizden önce ve sonra olanlar üzerindeki farz aynı mıdır?

Âlim: Evet.

İmam Şafiî: Eğer Allah, peygamberinin emrine tabi olmayı bize farz kılmışsa, bu farzın yerine getirilmesini sağlayacak şeye de bizi götürmüş olmuyor mu?

Âlim:  Evet.

İmam Şafiî: Gerek senden önce gerekse senden sonra Peygamberi görmeyen kişilerin, Peygamberin emirlerine uyma konusundaki Allah'ın farzını yerine getirmek için, ondan nakledilen haberler dışında başka bir yol var mıdır? Peygamberden (verdiğinden) almanın Sünnet dışında bir yolu yok. Bu nedenle Allah bana, peygamberden gelen haberi kabul etmemi farz kıldı.[19]

İmam Şafiî, münazarasına devam ederek, 'aynı şekilde ona dedim ki; Nasih (bir önceki hükmü uygulamadan kaldıran ayet) ile mensuh ( hükmü uygulamadan kaldırılan ayet) konusunda da aynı durum mevcuttur.'

Âlim: O konuda da bir örnek verebilir misin? Dedi.

İmam Şafiî: Allah'u Teâlâ şöyle buyurmuştur: '' كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ '' 'Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.' [20] Faraiz (mal paylaşımı) konusunda ise şöyle buyuruyor: '' وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ '' 'Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuk yok da ana babası ona varis olmuş ise, anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir düşer.' [21] Biz,  faraiz ayetinin ana-baba ve akrabalara vasiyeti nesh ettiğini peygamberden gelen haberden öğrenmiş oluyoruz. Eğer biz Haberi (hadisi) kabul etmeyenlerden olsaydık, biri 'Vasiyet ayeti faraiz ayetini nesh etmiştir.' deseydi, biz ona karşı 'Peygamberden gelen haberler (Sünnet) dışında bir delil bulabilir miydik?[22]

Âlim: Bu örnek, Kitap ve Hikmet örneğine benziyor ve getirdiğiniz delil, Rasulullah'tan gelen haberleri kabul etmemiz gerektiğine dair sübut bulmuş ve bana göre Allah'ın Kitabından getirdiğin ve buna benzer delillerden dolayı müslümanların haberi (Hadisi) kabul etmesi gerekir. Delil apaçık ortaya çıktıktan sonra daha önce hak gördüğüm görüşten vazgeçip hak gördüğüm yeni görüşü benimsemekte hiçbir sıkıntı hissetmiyorum. Ancak, Kur'an'da geçen genel bir ifadeyi nasıl bazen genel bazen de özel yaparsınız?

İmam Şafiî: Ona dedim ki; Arap lisanı geniştir. Bazen genel bir ifade kullanırsın, genel anlamı kastedersin ama bazen de genel bir ifade kullanırsın özel bir anlamı kastedersin. Bu görüşü dile getirirken de bağlayıcı delillere dayanıyorum. Aynı durum Kur'an'da da mevcuttur ve bu durum bazen Kur'an'da bazen de sünnette açıklanmıştır.

Âlim: Bundan bir örnek verebilir misin?

İmam Şafiî:  Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur; '' اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ '' 'Allah her şeyin yaratıcısıdır.' [23] Buradaki 'her şey'  ifadesi genel olduğu gibi, kastedilen anlamı da geneldir. Başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur: ''يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ '' 'Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında sizin en değerli olanınız, ona karşı en çok takvalı olanınızdır...' [24] Ayette yer alan  'sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık' ifadesindeki 'sizi' kelimesi genel anlamlıdır ve genel anlamda da kullanılmıştır. Oysa aynı ayetteki; ''اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ '' 'sizin en değerliniz' ifadesinde yer alan 'sizin' kelimesi, genel anlamda değil özel anlamda kullanılmıştır. Çünkü takvalı olup olmama ancak ergin ve akıl sahibi insanlar için söz konusu olup bütün insanlar için değildir.[25]

Allah (c.c.) başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: ''يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ  الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ '' 'Ey İnsanlar! (size) bir misal verildi, şimdi onu dinleyin; Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar.' [26] Herkes bunu bilmektedir ki, peygamber zamanındaki bütün insanlar putperest değildi, çünkü içlerinde müminler de vardı. Öyle ise, ayetin başında yer alan 'Ey İnsanlar' ifadesinden de sadece putperest olanlar kastedilmiştir'

Yine Allah Kur'an'ı Kerim'de; '' وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ '' 'Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Hani onlar cumartesi günü(ne saygısızlık gösterip) haddi aşıyorlardı.' [27] Burada haddi aşan kasabanın kendisi değil kasaba halkıdır. Kitabımda (er-Risale) bununla ilgili örnekler anlattım.

Âlim: O da tümüyle aynen dediğin gibidir. Fakat Kur'an'da ondan özel anlam kastedildiğine dair bir delil bulunmayan ve kendisi Kur'an'da yer alan genel bir ifade için bir örnek verip açıklayabilir misiniz? (Burada özel anlam kastedildiğine dair bir delil bulunmayan derken; 'özel anlam kastedildiğine dair Kur'an'da delil bulunmayan ama Sünnet'te bulunan demek istiyor.' )

İmam Şafiî: Allah namazı farz kılmıştır. Bunun bütün insanları kapsadığını kabul ediyor musun?

Âlim: Evet.

İmam Şafiî:  Özel    günlerinde      olan     bayanların      bunun  dışında olduğunu kabul ediyor musun?

Âlim:  Evet.

İmam Şafiî: Zekâtın -Kur'an'da- bütün malları kapsayacak şekilde genel zikredildiğini, oysa bazı malların kapsamdan çıkarıldığını kabul ediyor musun?

Âlim: Evet.

İmam Şafiî: Ana-babaya vasiyetin faraiz ile nesh edildiğini kabul ediyor musun?

Âlim:  Evet.

İmam Şafiî: Kur'an'da babalara ve analara miras payı verilirken genel ifade kullanılmıştır, oysa Müslümanlar, 'kâfir'i 'Müslüman'a, köleyi Hürre (özgür olan) kişiye ve 'katil olan kişi'yi de katlettiği kişiye (sünnete dayanarak) varis yapmamışlardır. [28]

Âlim: Evet, ama biz bunların bir kısmına katılıyoruz.

İmam Şafiî: Katıldığınız kısma, neye dayanarak katılıyorsunuz?

Âlim: Sünnete. Çünkü o konuda Kur'an'da açık bir hüküm yoktur.

İmam Şafiî: O zaman senin için Allah'ın kitabındaki hükümlerden, Rasulullah'a itaati farz kıldığı ve kitabındaki özel, genel, nasih ve mensuh olan bazı bölümlerin Rasulullah tarafından açıklandığı konusu açıklığa kavuşmuştur. (Yani şimdiye kadar konuştuğumuz konular senin için açıklığa kavuşmuştur.)

Âlim:  Evet. Şimdiye kadar bu konuda senin söylediğinden farklı söylüyordum. Ama artık bu düşüncenin hatalı olduğu benim için açıktır. Bu hatalı düşüncede de iki fırka mevcuttur.

Birinci Fırka: Bunlar, biz hiçbir haberi (Hadisi) kabul etmeyiz derler. Oysa bu konuda Allah'ın Kitabında yeterli açıklama mevcuttur.

İmam Şafiî: Bunlar, bu düşüncelerinden dolayı, neleri söylemek zorunda kaldılar?

Âlim: Büyük hataları, onları büyük hatalara sevk etti. Mesela şöyle dediler: Her kim, namaz denilebilecek bir şey yaparsa veya zekât denilebilecek az bir şey verirse, üzerindeki farzı eda etmiştir. Bunun için belirli bir vakit de yoktur, her gün iki rek'at namaz kılması bile yeterlidir. Bunlar genel kural olarak şunu söylediler: 'Allah'ın Kitabında yer almayan bir konu, hiç kimse üzerine farz olamaz.

İkinci Fırka: Bu fırka ise: 'Eğer Haber (Hadis)in içerdiği bilgi, Kur'an'da da yer alıyorsa o haberi kabul ederiz, yoksa kabul etmeyiz.' Der. Görüldüğü gibi, bu fırka da, Kur'an'da yer almayan sünnet konusunda birinci fırka ile yakın ya da aynı düşüncededir. Haberi (Hadisi) reddettikten sonra kabul ederler. Dolayısıyla, bunlar da daha önce değindiğimiz nasih-mensuh konusunu tanımadıkları gibi, genel-özel ifade meselesini de tanımazlar. Her iki fırkanın görüşünde de hata ve sapkınlık açıktır, hiç birisine de katılmıyorum.

Münazarada taraf olan âlim, konumuzla alakalı son sorusunu İmam Şafiî'ye şöyle sorar: 'Kesin bir delile dayanılarak haram kılınan bir şeyin, kesin olmayan bir delile dayanılarak helal kılınması meselesinde, ikna edici bir gerekçe/dayanak var mıdır?[29]

İmam Şafiî, bu soruya evet der ve soruya soruyla karşılık verir: 'Yanımda oturan bu adama ne dersin? Canı ve malı bizim için dokunulmaz (zarar vermemiz haram) değil midir?

Âlim: Evet der.

İmam Şafiî: Eğer şu anda iki şahit çıkıp bu adamın başka bir adamı öldürdüğünü, malını da aldığını ve şu anda elinde bulunan malın da o mal olduğuna şahitlik etseler ne yaparsın?

Âlim:  “ (muhakeme sonucunda bu şahitlikleri çürütecek başka bir delil bulunmazsa)  o adama -İslam hukuku gereği-  kısas uygulayıp öldürürüm ve ellerindeki malı da ondan alıp öldürülen kişinin varislerine veririm der.

İmam Şafiî: Ona dedim ki; Şahitlerin, yalan ve yanlış yere şahitlik yapma ihtimali yok mudur?

Âlim: Vardır dedi.

İmam Şafiî: Peki, kesin bilgiyle (Kur'an'la) canı ve malı haram kılınanların canlarını ve mallarını, kesin olmayan bilgiyle (şahitler) nasıl mubah kıldın?

Âlim: Şahitliği kabul etmekle emrolundum dedi.

İmam Şafiî: Peki, sen Allah'ın Kitabı'nda öldürme (katl) ile ilgili şahitliğin kabul edileceğine dair bir 'nass' bulabilir misin? [30]

Âlim: Hayır ancak (Ayetleri) yorumla delil getirebilirim.

İmam Şafiî: Peki bu yorumun öldürme (katl) hükmüne değil de tazminat ve diyet hükmüne yorumlanması ihtimali var mıdır? Ki kısas meselesi bunu da barındırıyor.

Âlim: Bu konudaki delil, müslümanların katl (öldürme) üzerine icma'ıdır. Biz de deriz ki; Kitap, müslümanların üzerinde icma' ettikleri anlam üzerinedir ve her ne kadar bazıları hata yapsa da müslümanların geneli Allah'ın Kitabı'nın yanlış bir yorumu üzerinde icma' etmezler.

İmam Şafiî: Senin Rasulullah'tan gelen haberi (Hadisi) ve ondan başka icma'ı da kabul etmeye döndüğünü görüyorum.

Âlim: Bana vacip olan budur dedi.

İmam Şafiî: Senin, kesin bilgiyle (Kur'an'la) canı ve malı haram kılınanların canlarını ve mallarını, kesin olmayan bilgiyle (şahitler) mubah kıldığını gördük.

Âlim: Ben böyle emrolundum dedi.

İmam Şafiî: Bunun   üzerine İmam Şafiî dikkate değer şu cümleleri kullanır: Zahire göre (bilebildiğin kadarıyla) şahitlerin doğru olduklarına binaen, şahitliği kabul etmekle emrolunduğun için onların şahitliğini kabul ettin. Gaybı ise ancak Allah bilir. Bu durum senin, her ne kadar şahitlerde olduğu gibi yanılma payı olsa da sıdk ve sika sahibi hadis ehlinin haberlerini de kabul etmen gerektiğine dair bir delildir. Biz ise, kesinlikle şahit olan kişide aradığımız ve araştırdığımızdan daha fazlasını Hadis rivâyet  eden (muhaddis) kişide arar ve araştırırız. Kitab ve Sünnet ile yapacağımız karşılaştırma ile muhaddisin doğruluğu konusunda ipuçları elde edebileceğimiz gibi, onun çağdaşı olan hadis hafızlarından da bazı bilgi ve ipuçları elde edebiliriz. Demek ki, burada var olan imkânlar, şahitlik konusunda bulunmamaktadır.

Âlim: 'Peygamber (s.a.v.)' den gelen Haberi (Hadisi) kabul etmeyi, senden kabul ettim.' Dedi. [31]

Soru cevap şeklinde olan bu münazara, İmam Şafiî'nin Sünnet'e yaklaşımını çok net olarak ortaya koymaktadır. Günümüzde yeni bir şey icat etmiş havası estirilerek ortaya konmaya çalışılan Sünnet'i reddetme anlayışının İmam Şafiî döneminde de var olduğunu bu münazaradan çok net olarak anlamaktayız. İmam Şafiî, münazara yaptığı âlimin ismini vermemekle münazarayı değerlendirecek olanların, değerlendirme aşamasında kişisel duygu, düşünce ve benzeri saiklerin etkisi altına girerek başka mecralara kaymalarını engellemiş, mücerred olarak Sünnet'i reddetme anlayışının doğru olup olmamasıyla yüz yüze bırakmıştır. Aynı zamanda bunu yapmakla düşünceyi öne çıkarmış ve önemli olanın tartışanlar değil tartışılan konu olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.

 

 

SONUÇ

Özellikle İmam Şafiî'nin münazarasından anlaşılacağı üzere sünnetin bağlayıcılığını kabul etmeme yaklaşımı yeni bir yaklaşım değildir ve kökleri İslam'ın ilk dönemlerine kadar uzanır. Sünneti kısmen de olsa ilk inkâr eden akım Hz. Ali dönemindeki Hâriciler olmuştur.

Münazaranın başında Sünnet'i tamamen reddeden ve Sünnet'ten delil getirilmesini kabul etmeyen âlime, İmam Şafiî'nin en başta Kur'an'dan deliller getirdiğini daha sonra da Hadis râvîleriyle şahitleri kıyas etme yoluyla aklî delillere başvurduğunu gözlemlemekteyiz. Münazaranın başında Sünnet'i reddeden âlim, münazaranın sonunda, Sünnet'in bağlayıcılığını kabul etmeyen görüşün yanlış olduğunu ve sahiplerini büyük hatalara sevk ettiğini ikrar etmiştir. Bu durum bu âlimin hakkı aradığı, hakka rağbet ettiği ve bulduğunda da tereddütsüz hakka teslim olduğu anlamına gelir. Bu da takdire şayan bir davranıştır.

İmam Şafiî, Sünnet'in dindeki yerini ve bağlayıcılığını temellendirirken önce Peygamber (s.a.v.)'in konumunu belirlemekte sonra da hadisi ona bağlayarak temellendirmektedir. İmam Şafiî, Kur'an'daki; '' وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحاً مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْا۪يمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ '' 'Sana da böylece emrimizden bir ruh (Kur'an'ı) vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.' [32] Ayetiyle, yine Kur'an'daki; '' وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً '' ' Eğer Allah'ın sana nimet ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmak isterdi. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.' [33] Ayetini delil göstererek şunları söylemektedir; ''Allah Hz. Peygamber'in, ''Allah'ın yolu'' olan doğru yola hidayet ettiğine, elçilik görevini yerine getirdiğine ve emirlerine uyduğuna şehadet etmiştir. Ben de zikrettiğim ayetlerde[34] Peygamber'e itaati Allah'ın farz kıldığını ve O'nu desteklediğini anlattım. İşte bütün bunlarda, Hz. Peygamber'in hükmüne teslim olma ve emrine uyma konusunda Allah'ın insanlara karşı hücceti mevcuttur.'' [35]

İmam Şafiî, '' ...وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ. صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ...'' 'Sen de dosdoğru yola hidayet edersin, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoluna'[36] Ayetlerini delil göstererek, Allah'ın hüküm koymadığı konularda, Peygamber hüküm koyduysa, bunu Allah'tan aldığı yetkiyle koymuştur diyor. Ayrıca İmam Şafiî, Peygamberimizin, Allah'ın Kitabında nass bulunan konularda olduğu gibi hakkında belli bir nass bulunmayan konularda da hüküm koyduğunu ifade ediyor.[37]

İmam Şafiî'ye göre, yukarıdaki münazarada da zikredildiği üzere Allah, Hz. Peygamberin emrine uymanın kendisine itaat olduğunu ve onun hükmüne teslim olmanın farz olduğunu, ona uymama konusunda inat etmenin affedilmez derecede büyük günah olduğunu, O'nun emrine uyup uymama konusunda insanlara bir seçenek bırakmadığını bildirmiştir. Şafiî, bununla ilgili Kur'an'dan birçok delil getirmiştir.[38] Münazaranın başında geçtiği için tekrar etmeyelim.

Kur'an'ı Kerim'in Cuma suresinde geçen; '' هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ '' 'Ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen odur.'  [39] Ayetindeki ''Hikmet'i'' Sünnet olarak tefsir etmiştir. Muhatabı olan âlimin, bu ayetteki 'Kitab' ve 'Hikmetin' aynı şeyi kasteden kavramlar olabileceği yorumuna karşı çıkmış ve delil olarak ta Kur'an'ı Kerimin Ahzab Suresinde geçen; '' وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً '' [40] 'Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah her şeyin içyüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.' Ayetini getirmiştir.

 Burada İmam Şafiî'nin, 'ittiba' noktai nazarından yola çıkıldığında, 'Hikmeti' 'Kitab' konumuna çıkardığı doğrudur. Ancak kimilerinin iddia ettiği gibi bu durum İmam Şafiî'nin; sübutu zanni ve ictihadi olan yani haber-i vahidle sabit olan Sünnetleri, Kur'an gibi sübutu kat'i olan bir delille tamamen bir tuttuğu anlamına gelmiyor. Nitekim münazaranın en başında muhatabı olan âlimin de buna benzer iddiasına İmam Şafiî şöyle cevap verir; ''Biz ya (kesin bilgiye dayanan) Kur'an'a, ya da doğru habere (sahih sünnete) ya da kıyasa dayanarak hüküm veririz. Hükmün kaynakları bizde farklıdır. Her ne kadar bunlardan herhangi birine dayanarak hüküm veriyor isek de, bazıları diğerlerinden daha sağlamdır.''  O âlim bu konuda örnek isteyince de İmam Şafiî şöyle devam eder; ''Mesela; kişinin ikrarı, şahitlerin ifadeleri veya kişinin yeminden çekinip hasmının yemin etmesi, vereceğim bir hüküm için dayanak olabilir. Ama ikrar şahitlerin ifadelerinden daha sağlam olduğu gibi, şahitlerin ifadeleri de kişinin yeminden çekinip hasmının yemin etmesinden daha sağlamdır. Görüldüğü gibi, her ne kadar vereceğimiz hüküm aynı ise de dayanakların sağlamlıkları farklıdır.''[41] İmam Şafiî'nin bu sözlerine rağmen bazılarının yukarıdaki iddiası çok gariptir.

Son olarak, sûbutu kesin olan sünnet, kesinlikle bağlayıcıdır ve münkirine tevbe gerekir.

 

Wel Âkibetû Lil Mûttakîn.

                                                           

 

 

[1] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.287.

[2] Nahl Suresi,, Ayet no: 89.

[3] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[4] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s. 288.

[5] Nisa, 4/103.

[6] Tevbe, 9/103.

[7] Bakara, 2/43.

[8] Ali İmran, 3/ 97.

[9] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[10] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[11] Cuma, 62/ 2.

[12]  Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[13] Ahzab, 33/34.

[14] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[15] Nisa,  4/65.

[16] Nisa, 4/ 80.

[17] Nur, 24/63.

[18] Haşr, 59/7.

[19] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[20] Bakara, 2/ 180.

[21] Nisa, 4/11.

[22] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.289.

[23] Zümer, 39/ 62.

[24] Hucurat, 49/13.

[25] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

[26] Hac, 22/73.

[27] A'raf,  7/163.

[28] Şafiî. el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s. 289.

[29] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.289

[30] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s. 290.

[31] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s. 290.

 

[32] Şura, 42/ 52.

[33] Nisa, 4/113.

[34] Haşr, 59/7; .Nur, 24/64; .Nisa Suresi, 4/ 80; .Nisa, 4/65.

[35] Şafiî, er-Risale, s. 60, (no: 291).

[36]Şura, 42/52-53.

[37] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s. 61, (no: 292-293)

[38] Haşr, 59/7; .Nur, 24/64; .Nisa Suresi, 4/ 80; .Nisa, 4/65.

[39] Cuma, 62/2.

[40] Ahzab, 33/34.

[41] Şafiî, el-Ümm, Kitabu Cimaü'l İlm,  c. IV, s.288.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum