1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. İLK TAŞ
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

İLK TAŞ

A+A-

 

Adamın biri, pazarda, eline aldığı balığın kuyruğunu kokluyormuş. Balıkçı, adamı bu şekilde görünce, müdahale etmek istemiş ve ‘bey amca, ne yapıyorsun öyle, bilmiyor musun balık baştan kokar?!’ diye seslenince, adam cevabı yapıştırmış; ‘biliyorum evladım, ben kokuşmuşluğun kuyruğuna kadar ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum.’ Kokuşmuşluk, çürümüşlük, yozlaşma her zaman için olagelen şeylerdir. Ancak, öyle zamanlar olur ki bu kokuşmuşluk ta kuyruğa kadar ulaşır ki bu aşama artık tükenmişliğin son aşamasıdır. Kanserin son evresi gibi.

Toplumlarda, bozulmuşluğun sebep olduğu helakten, bozulmamış olan kesimler de nasibini alır. Çünkü bozulmuşluğun en büyük sebebi de, iyilerin kötüleri uyarmaması, kontrol etmemesi, kötülüğün yaygınlaşmasına seyirci kalmasıdır. Rivayet olur ki; Lut kavmi helak olduğu sıralar, toplumun yarısı gece ibadetlerine kalkarmış. Ancak gördükleri ve şahit oldukları ahlaksızlığa karşı herhangi bir tepki vermez, bu kötülüğün, yozlaşmanın düzelmesi için ellerinden geleni yapmazlarmış. Ve tabii ki sonuçta oluşan umumi helakten kurtulamamışlardır. Bir topluma helak geldiği zaman, yaş ile kuru birlikte yanar. Kuru demek, tuzu kuru demek değildir tabi ki. İyiliği emretmek, kötülükten men etmek, dinimizin de en büyük şiarıdır. Hakikat karşısında susanlar, dilsiz şeytanlardır. Hakikati görüp haktan yana tavır takınmayanlar, istedikleri kadar gece ibadetlerini ifa etsinler, yine de bu kötü akıbetten kurtulamazlar. Aslına bakılırsa, toplumun bir kısmının içinde bulunduğu bir sapkınlık, geri kalana da zulümdür ve bu zulmü kabul etmek, kabullenmek zorunda kalmak da kendisine yapılan zulmü hak etmek demektir. Bedevinin biri şöyle dua eder; ‘Allah’ım! Kim bana bir defa zulmederse onu cezalandır! Kim, iki defa zulmeder ve beni üzerse onu da cezalandır! Kim de bana üç defa zulmederse hem beni hem de onu cezalandır..!’

Şimdi hepimiz yaralıyız. Şu veya bu şekilde, bu girdabın içinde alabora olmuş, bazılarımız az, bazılarımız çok su yutmuşuz. Herkes kursağında ne kadar su olduğunu bilir ve hiç kimse kendini bu tahribattan beri tutamaz. Bundan dolayı, kimse kimseyi dışlamadan, ötekileştirmeden, lanetlemeden, affetmeyi, hoş görmeyi ve en önemlisi de birbirine ayna tutmayı bilmelidir. Bu ayna, sihirli bir ayna, bir dev aynası değildir, kim neyse öyle gözükür. Burada bir ilizyon yok. Mü’min mü’minin aynasıdır hasebiyle, birinin başka bir kimseyi olumlu ve yapıcı eleştirmesi, onun bir hatasını gördüğünde usulünce uyarması, karşıdakinin selameti içindir. Merhum Ali Şeriati’nin dediği gibi, ‘eleştirinin bittiği yerde putperestlik başlar.’ Üstad Beddiüzzamanın bu konudaki ifadesi sadra şifa mukabilindedir; ‘Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.’ İşte akıllı adamın hali budur. Şimdi var mı öyle eleştiri kabul eden. Bu vaziyetten dolayı, boynumuzdaki akrepler, yılanlar, çıyanlar bizi zehirlemiş, sersem sersem ne halde olduğumuzu bilmez bir durumdayız.

Bir kısım Yahudiler, Hz. İsa'ya(as), zina ederken yakalanmış bir kadın getirmişler ve: Hz. Musa(as) peygamberin bu gibilere recm cezası verdiğini, kendisinin buna ne diyeceğini sormuşlar. Hz. İsa(as) onlara, "İlk taşı günahsız olanınız atsın." deyince, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp Hz. İsa’yı(as) yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. Hz. İsa(as) doğrulup ona, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu.

Kadın, “Hiçbiri, efendim.” dedi. Hz. İsa(as), “Ben de seni yargılamıyorum.” dedi. “Git, artık bundan sonra günah işleme!” (Yuhanna 8/3-11) Hz. İsa bunların yalancı ve günahkâr olduklarını biliyordu. Ancak açıkça bunu seslendirmemiş, çok akıllıca bir palanla “İlk taşı günahsız olanınız atsın.” diyerek hem onların ne mal olduğunu orta koymuş, hem de kadını onların ellerinden kurtarmıştı. Ve şimdi bizim asrımızda da toplumu oluşturan bireyler, kendi cürmünü görmek istemez, ama ellerine düşeni linç etmekten de geri durmazlar maalesef. Şu asırda, böyle bir durumda ilk taşı atabilecek bir babayiğit varsa ellerinden öpülür.

Günümüzün en büyük çıkmazlarından biri de, salihat ile hasenat arasındaki dengeyi kuramamızdır. Belki üç beş kere hacca gitmesini biliriz ama fakir bir genci evlendirmeyi akıl etmeyiz ya da yanaşmayız. Gece ibadetlerine kalkmayı biliriz ancak komşumuza bir güler yüzü çok görürüz. Şevval orucunu terk etmeyiz ancak, bize yapılan en küçük bir yanlışta o kişinin üzerini hemencecik çizeriz. Toplumda, Salih amel döngüsü zayıfladığında, toplumu birbirine kenetleyen iyilik harcı zayıflar ve bu da toplumu birbirinden ayırır. Hayır hasenatın sadece hasenat kısmı yürür, hayır kısmı rafa kalkarsa, hasenatın geçerliliği de zaafa uğrar. Toplumda yapılacak iyilikler eksilirse yapılan duaların makbuliyeti de eksilir. Salih amelin tükendiği bir toplumda ibadetlerin huşusu da tükenmeye başlar. Bunlar birbirini tamamlayan faziletlerdir. Birinin eksikliği diğerinin mevcudiyetini de zayıflatır. Bir yerde, kavli dua ile fiili dua gibi. Her ikisi de duanın kabulü için olmazsa olmazdır.

Toplumu oluşturan bireylerin hatırı sayılır bir kısmı, deve kuşu misali, başını kuma gömmüş gerçekleri görmek istemez. Birçoğumuz, hakikati bildiğimiz halde, hele hele kendi vaziyetimizi bildiğimiz halde, başkasının eğrisine, doğrusuna dil uzatırız. el-Isbahani; Ebu Haffan’ı birine gizlice bir şeyler söylerken görüp de, ‘yine ne yalanlar konuşuyorsunuz öyle?’ deyince, ikisi birlikte, ‘seni övüyorduk’ derler. Ve şimdi tüm insanlık, haram, bühtan, günah vs. birçok kirliliğe bulaşmış bir vaziyette. Bu işin seni beni kalmamış. Herkes, hepimiz az veya çok bu durumdayız. Şimdi, kimseyi ayıklayacak, aklayacak, paklayacak, karalayacak bir durum söz konusu değil. Şu yaşadığımız günler, çekilen sıkıntılar, çileler, aslında bizi temizleyen imtihanlardır. Hani şu hastalıklı zamanlarda deriz ya; temizlik, maske, mesafe diye. Bunu derken unuttuğumuz ya da hatırlamak istemediğimiz en önemli şeyi ihmal ettiğimiz için başımız bir türlü bu felaketlerden kurtulmuyor. Bu eksik bıraktığımız en önemli şey; tabi ki tövbedir. Temizlik, maske, mesafe ve tövbe. Artık top yekün bir tövbe zamanıdır. Hatalı, günahkâr, kirlenmiş olan bu asrın insanı tövbeyi ihmal etmemeli, birbirini kontrol edebilme, uyarabilme, düzeltebilme erdemliliğine, olgunluğuna ulaşmalıdır. Aksi halde, başını bela ve musibetlerden kurtaramayacaktır.

Kurtuluş, selamet, ferahlık; buna kavuşma ancak topyekûn bir arınma ile olur. Günah keçisi seçilen birinin kurban edilmesiyle bu olmaz. Hz. Ömer(ra), Cerir b.Abdillah’ın da bulunduğu bir mecliste kötü bir koku hissetmişti. ‘Bu kokunun sahibi kimse kalkıp abdest alsın’ diye buyurdu. Bunun üzerine Cerir b.Abdillah, ‘Ey Mü’minlerin Emiri! O kişiyi utandırmamak için hepimiz birden abdest alalım’ deyince, Hz. Ömer; ‘Allah sana merhamet eylesin ya Cerir! Cahiliye döneminde olduğu gibi İslam’da da ne güzel efendisin’ dedi. Evet, şimdi, kimseyi mahcup etmeye, utandırmaya, kınamaya, dışlamaya hiç mahal yok. Hepimiz hep birlikte kalkıp abdestlerimizi tazeleyelim inşallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum