1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. İlim ve Cehalet Üzerine Bir Hasbihal
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

İlim ve Cehalet Üzerine Bir Hasbihal

A+A-

     Müslümanlar, tarih boyunca en çok zararı cahillikten görmüşlerdir. Zira hem Kur’an-ı Kerim de ve hem de hadisi şeriflerde cehalet tehlikesine dikkatler önemle çekilmektedir. Ama hazindir ki, tarih boyunca Ümmet içinde bu talihsiz –makûs hastalığa düşenler de hep ola gelinmiştir. Günümüzde de ümmet çapında bu hastalığa duçar olmuş niceleri vardır ki; ümmetin şu anda içinde bulunduğu zelilliğin önemli nedenlerinden biri olmuşlardır. Müslümanları ateşten kaçınmaları gibi mutlaka bu hastalıktan da kaçınmaları bir zorunluluktur. Rabbimiz kendisine iman etmiş olan yürekler arasında sevgi-saygıya dayanan bir vahdeti, gönül birliğini şart koşmaktadır. Elbette ki müminler arasında bu gönül birliğini emir buyururken;  İslam dışı kalanlarla da böylesine bir ilişkiyi net bir şekilde yasaklamaktadır. Çünkü İslam dışı toplumlar/insanlar, işin evvelinde Allah(cc)’a kulluğu ve dolayısıyla da vahdeti, vahdete dayalı sevgi toplumu olmayı reddetmiş olmaktadırlar. Haliyle bu güruh; insanlar arasında sevgi yerine nefreti, vahdet yerine mutlak anlamda tefrikayı tercih etmişlerdir.  Bu gün bütün bir yeryüzünü kasıp kavuran, insanlığı bir bakıma kahreden uygulamalar; hakka dayalı toplum oluşturamamanın, batıla sapmış olmanın sonucundan kaynaklanmaktadır 

 

     İslam; kim olursa olsun insanlar arasında mutlak adaleti emreder. Hiçbir şekilde haksızlığa, zulme, kayırmaya rıza göstermez, bunları makul görmez. Hatta en azgın düşmana karşı bile; düşmanlığı ve nefreti, ona haksızlık etmesine müsaade etmemektedir. Düşmanlığın da, savaşın da bir ahlakı, bir adabı vardır. Hakkaniyet, önce yürekte inşa edilmelidir. Yürek/ler hakkaniyetin icra alanı edilmelidir. Bunun gerçekleşmesi ise, yüreklerin yegâne Hakk’a teslimiyeti ile mümkün olacaktır. Hakka teslim olan yürek ve böylesi bir yürek sahibi insan, her türlü haksızlıklardan arınır,  saflaşır… O yüreklerde sadece muhabbet filizleri yeşerir. Bu tür yüreklerin oluşturduğu insan toplulukları, birer Muhammedi (sav) gül bahçesine dönüşür.      

Asırlardan beri Müslümanlar olarak ihmal ettiğimiz konu şudur ki; birbirimize olan güvenimizi yitirmişiz. Hâlbuki Müslümanlar, asla birbirine karşı güvensiz olmamalıdır. Eğer Müslümanlar arasında bir güvensizlik var ise, burada ciddi bir sorun vardır demektir. O halde her bir Müslüman; dönüp, dönüp kendisine bakmak, kendisine ciddi bir çeki düzen vermelidir. Hatasını, kusurunu, eksiğini, yanlışını oturup ciddi manada gözden geçirmelidir. ‘Ben kime neden güven veremiyorum? diye öz muhasebesini yapmalıdır. Ya da Müslüman olarak Rabbim beni tavsif ettiği vasıflarla ne kadar muttasıfım?  Hal ve hareketlerim, tavır ve davranışlarım, insan ilişkilerim ne derecede İslam’a uymaktadır/uymamaktadır. Kardeşlik hukukunu ne kadar yüreğime işleyebilmekteyim?  Kur an ve sünnete ne kadar dikkat etmekteyim? Kur an ve sünnet anlayışım gerçekten Rabbimin istediği ve Rasulün de yaşadığı ile ne kadar örtüşmektedir? Asırlardan beri toplumsal ve ferdi hayatımızdan dışlanmış olan gerçek İslam’ı, ne kadar doğru anlayıp, kavrayıp ve hayatımda uygulayabilmekteyim. Yine asırlardan beridir İslam adına bireysel ve toplumsal hayatımızda yer eden; zihnimizi, beynimizi, fikrimizi, düşüncemizi, davranış kalıplarımızı, insan ilişkilerimizi şekillendirmeye yönelen hurafelerden ve İsrailiyattan kendimi ne kadar arındırabilmekteyim? Gerek Rasulullah (sav)’in, gerek ashabın hayatını ne kadar tetkik ve tahlil edebilmişim? Bu tetkik ve tahlillerden ne kadar isabetli dersler, ibretler çıkarabilmişim? Düşünce ve inanç ufkumu çağdaş-cahili fikir akımlarından, felsefi anlayışlardan ne kadar arındırabilmekteyim 

 

     Evet, elbette soru zincirini oldukça uzatmak mümkündür. Ama uzatmaya gerek görmeden önce, konu hakkındaki birkaç Rabbani ölçüye bakalım: 

 

     “Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (Delili) getirsen, yine onlar senin kıblene uymaz, sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine (bile) uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.”  (Bakara,14) 

  

  İlim, bilgi ve buna bağlı olarak İslami bilinç, şuur; İslami bireysel ve toplumsal kişiliğin oluşmasında elbette büyük bir öneme / etkiye sahiptir. Bilgisizlik / cehaleti; bilincin ve kişilik oluşumunun önündeki en büyük engeldir. Aziz Kur-an’ın ifadesiyle, daha önce kendilerine Rabbi tarafından kitap verilenler, bu kitaptan gereği üzere yararlanmadıklarından/cahilliklerinden dolayıdır ki bilgisiz ve de bilinçsiz kalmışlardır. Bu nedenle idrakleri kapanmış, gözleri körelmiş, yoldan sapıp dalalete düşmüşlerdir. Hal böyle olunca, Rabbimiz Resuli Ekrem efendimize hitaben; ”…delil getirsen yine onlar senin kıblene uymaz…” buyurmaktadır. İdrakleri kapanmış, kalpleri katılaşmış olanlardan anlayış elbette beklenmez. İşte Rabbimiz bu noktaya temas buyurmaktadır. Senin kıblene uymazla bu tür insanlar. 

 

   Hakk üzere olanlar ve olmayanlar! Hakk’a tabi olanlar ve Hakk’a asi olanlar. Bir bakıma Rabbimiz bu ayette safları saflaştırmaktadır. Tıpkı“Hendek  vakıasında olduğu gibi. Hendeğin beri tarafındakiler ve öte tarafındakiler. Kıble üzere olanlar ve kıbleyi reddedenler. Yüzünü Hakka dönenler ve batılda ısrar edenler. Bilinçli olarak tevhide koşanlar ve şirk batağına kendini kaptıranlar. Gözlerini ve kalplerin hakkın nuruna açanlar ve bütün bensizlikleriyle küfür karanlığında debelenip duranlar…  

   

     Evet, Rabbani ölçülere göre tevhid ehlinin tefrik ehli ile uzaktan yakından bir alakası olmaz/olamaz! Zira ölçü rabbanidir. Ünsiyet, Rabbani ölçüler üzere ve ancak müminler arsında olur. Ötesi asla! 

     

     Onlar, kıbleye dönmezler. Yani onlar sana yanaşmazlar! Onlar seninle beraber olmazlar! Onlar senin yandaşın olmazlar. Onlar sana gönderdiğimiz ölçüleri kabul etmezler, kabullenmezler! Onlar sana itiraz üzeredirler! Onlar Hakka ve hakkaniyete asla yanaşmazlar. Onlar adalete yönelmezler! Onlar vahye karşı kalplerini de, gözlerini de kapatan kimselerdir. Zira onlar, cahiliye üzeredirler… Hatta onların bir kısmı kendileri gibi olan başkasının kıblesine bile dönmez. Çünkü onlar kendi aralarında dahi bir birliktelik kuramazlar. Zira onların birliktelik ölçüsü sadece çıkarlarıdır. Haliyle onların her birisinin kıblesi, bizzat kendi dünyalıklarıdır. Her birisinin kişisel çıkarı; kendisine yön olmakta ve bütün bir hayatı bu çıkarı korumak ve geliştirmekten ibaret kalmaktadır…  Ve onlar böylece kendi aralarında da birlik üzere değillerdir. Onlar fırka, fırkadırlar. Onlar parça, parçadırlar. 

Yeryüzü müstekbirlerine ve yandaşlarına bakıldığında, birlik içinde gibi görünürler. Ama gerçek manada kafaları da, kalpleri de, zihin dünyaları de param parçadır. 

Ayetin devamında hitabın yönü değişerek karşı cenaha dikkatler çekilmektedir: Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.”  Kat’i bir uyarı gelmektedir. Hem de Âlemlerin efendisine. Sakın onlara uyma, meyletme, yakınlaşma, muhabbet besleme… Hatta onlardan yana hiçbir beklenti içinde olma. Şayet öyle bir duruma düşersen, zalimlerden olursun. Çünkü en büyük zulüm; Hakk’a boyun eğmemektir. En büyük zulüm, hakkı tanımamaktır. En büyük zulüm; beşer olarak kendisin hâkim telakki etmektir. Zira sana sonsuz ilim sahibinden hidayet rehberi ilim gelmişken; kara cahillere yönelmeyesin! Bu cahillerdir ki, hakkı batılla değiştirirler. Bu cahillerdir ki, geçici heva ve hevesi kalıcı nimetlere tercih ederler! Bu kara cahillerdir ki, faniyi bakiye tercih ederler!  Bu kara cahillerdir ki, karanlıkları nurlara tercih edeler! Bu kara cahillerdir ki; nefse kulluğu Hakka kulluğa tercih ederler!!! 

 

     Önderimize, örneğimize bu uyarılar gelmektedir. Peki, O bizim yegâne önder ve örneğimiz değil midir? O’na gönderilen ölçülere aynı şekilde bizlerin de uyma zorunluluğumuz yok mudur? O rahmet önderi olduğu halde, böylesine uyarılara maruz kalırken; bizler bu zavallılığımızla kendimizi emniyette mi görmeliyiz?  Unutmamak gerekir ki; Muhammedi hayatı yeniden aramızda hayat bulmaya/buldurmaya azmetmek zorundayız. Hazret Ali efendimizden rivayetle efendiler efendisi şöyle buyurmaktadır: “Kim benden sonra öldürülmüş bir sünnetimi ihya ederse, beni seviyor demektir. Beni seven de benimle beraberdir.” (Tirmizi) 

 

     Kendimiz, ehlimiz, neslimiz elhasıl Müslümanlar olarak yekûnumuz, yeniden bir diriliş serdetmeliyiz. İlim, irfan, bilinç, şuur, samimiyet, sadakat, hakka teslimiyet…  Evet, bir seferberlik başlatmamız lazımdır. Kendimiz Kur-an ile yeniden bir tanışma ve tanışıp teslim olma faslını başlatmalıyız. Çoluk çocuğumuzu, aile efradımızı, yakınlarımızı, dost ve sevdiklerimizi de aynı şekilde gelişmesine can atmalıyız… İmam Muhammed Bakır efendimiz çocuk eğitimi konusunda ne güzel söylemiştir: ‘Çocuklarınıza üç yaşında Kelime i Tevhidi, dört yaşında Muhammed Rasululah (sav)’i, beş yaşında kıbleyi ve secde etmesini, altı yaşında rükû ve secdeyi eksiksiz olarak yapmayı, yedi yaşında abdest alıp namaz kılmayı öğretin.’ ( İmam Muhammed Bakır, Mekarim’ul Ahlak)   

 

     Yedi yaşına kadar böyle. Ama tabiidir ki ondan sonrası da aynı bilinç ve sadakatle devam edecektir, etmelidir. Çocuklarımız cahiliye sahilinde debelenmesin.  

 

     Kanallar açılıyor, cehalet denizine, 

     Cehalete akışın insandır sermayesi. 

     İnsanlar robotlardan, sanki birer düzine, 

     Çağımız insanların böyledir hikâyesi… 

 

     Önce kendi nefsimiz ve bilahare bütün Müslümanlar olarak böyle bir hikâye olmaktan veya böyle bir hikâyeye konu olmaktan Âlemlerin Rabbine sığınalım… Yeryüzünün pek çok yerinde kan ağlayan, envai zulümlere maruz kalan, inancını yaşamak adına zindanlara, idamlara mahkûm edilen bütün Müslümanların özledikleri hayata kavuşmaları/kavuşmamız dilek ve dualarımla… 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.