1. YAZARLAR

  2. Gökhan ORHAN

  3. İLİM ÜZERİNE BİR KAÇ DEĞİNİ
Gökhan ORHAN

Gökhan ORHAN

Yazarın Tüm Yazıları >

İLİM ÜZERİNE BİR KAÇ DEĞİNİ

A+A-

 

George Makdisi’nin ‘Ortaçağ’da Yüksek Öğrenim’ adlı kitabının girişinde şöyle iki alıntı var:

İlim sahibi olabilmenin şartları;

“Keskin bir zeka, şevk, ihtiyaç, gurbet, bir hocanın telkinleri ve uzun bir zaman.” Cüveyni el-Nişaburi(İmamul Harameyn)-öl.1085

Haddini bilen bir zekâ, öğrenme şevki, sakin bir hayat, sükûnet içinde yapılan araştırma, ihtiyaç ve gurbet.” Chartesli Bernard(öl.1130)

 

Bu iki isim de, günümüz zaman dilimleri için konuşacak olursak, ortaçağda yaşamış biri Avrupa’dan diğeri ise İslam dünyasından iki âlim.

Dikkatimizi celbetmiştir ki her ikisi de birbirinin neredeyse aynısı şeyler söylemiş-şevk, zekâ, ihtiyaç, gurbet- Bir hocanın dizinin dibinde yetişmek tam da bizim aşinası olduğumuz bir şey olduğu içindir ki İmam’ın farklı olarak söylediği hoca telkini beni düşündürttü. Şu soruyu kendime sormadan edemedim; modern çağın yanılsaması olan ‘kendi kendini yetiştirme’ kibrine karşı acaba bize telkinde bulunacak olan bir üstadımız/mürşidimiz(bu kelimeler ‘hoca’dan daha fazla derinliğe sahip) var mı? Yoksa üstat/mürşit telkini arayışı hakkatten de bu çağın(saeculum/secular) gereksiz bir arayışı mı, zira ulaşmak istediğimiz çoğu şeye-kitap, internet vb. vesilesiyle- büyük oranda sahibiz? Doğru ya biz tenkit nesliyiz(!) dur durak bilmeden tenkit ederiz o görüşü, bu fikri, şu üstadı, öteki âlimi. Önüne geleni kibrin doruklarında olmanın verdiği pespaye bir özgüvenle yerden yere vurup bunun üzerinden psikolojik tatminini gerçekleştiren zat, ilmi tasavvurunda mürşidin/üstadın/pirin doldurduğu kadim ilim-âlim anlayışına pek aldırış etmez, hatta anlayamaz bile. Çünkü az önce dedim ya herkes ama herkes eleştirilmeliydi, bu şart entelektüel olmanın yeter şartıdır!

Bu fasit daireyi delmek lazım, bir an evvel pirimizi/mürşidimizi/üstadımızı bulmamız lazım. Bu yol irşat eden olmadan yürünemez.

Ayrıca her iki âlimin de söz ettikleri ortak noktalar üzerine düşünülmeli, hassaten ikisi: ihtiyaç, gurbet.

İhtiyaç muhtemelen zahiren anlamakta zorlanmadığımız, ama zannımca yukarıdaki her iki alıntının da can damarını teşkil etmektedir. Bir insan, çok uzun zaman alacak olan ve bununla beraber meyvelerini görmenin de pek mümkün olmadığı meşakkatli ilim uğraşına niye katlanır? Niçin güzelim dünyanın nimet ve eğlenceleri dururken kendisini tozlu raflara ve hiç de konforlu olmayan masalara salıverir? İnsanın bu sorulara vereceği cevap, muhtemelen sadece üniversite kadrolarından birine yerleşip maişet sahibi olmak veya adından bahsedilme arzusunu tatmin değildir, çünkü bu cevabı verenler yukarıda saydığım fedakârlıklara pek de girişmezler. Bunlar ilimle daha yüzeysel bir meşguliyete girerler. Bu sorulara ilim-hayat arasında harbi bir ilişki kuranlar ve açıkçası yaşadıkları hayat ile problemi olanlar esaslı cevap verebilir. Yani sorunu olan, cari sorunlarından sorular türeten ve bu soruları ciddiye alıp bunlar üzerine tefekküre dalanlar yukarıdaki sorulara makul ve makbul cevaplar verebilir.

Peki ya gurbet de neyin nesi oluyor, niye bu her iki âlimin de değindiği bir husustur? Misallendirmek gerekirse acaba buradaki gurbetten kasıt, bizim şimdiki durumumuzla benzer şekilde memleketini bırakıp ilim merkezi olan İstanbul gibi yerlere ilim tahsil etmek için gelmek midir? Eğer kast edilen buysa o zaman İstanbul’da doğup büyüyen ilim tahsil edemeyecek çünkü gurbete çıkamamaktadır. Hâlbuki böyle bir netice tecrübi olarak nakzedileceği için bunun böyle olmadığını söyleyebiliriz. O zaman başka anlamalara girişmeliyiz. Esasında klasik dönem eğitim tasavvurunda taşradan merkeze gelen birisinin bir daha taşraya dönmesi pek makbul karşılanmazdı, zira zihnin taşrada hantallaşacağı ve sonradan donuklaşacağı düşünülmüştür. Bunun yanında âlim için merkezin canlı bir kamusal alan olması itibariyle önemli müzakere imkânları barındırdığı ve bununla kendi fikrini daha mükemmelen inşa edeceği düşünülmüştür. Ama yukarıda kast edilen gurbet vurgusunu sadece coğrafi olarak anlamak yetersiz olacaktır. Zira düşünce tarihinde Kant, Heidegger, Said-i Kurdî gibi birçok örneğin taşrada yaşandığını görmekteyiz. Gurbet, garip olmak, uzakta olmak gibi anlamları içinde barındırmaktadır. Buradaki garipliği/uzaklığı insanın dünya-lık ile arasına koyduğu uzaklık olarak idrak etmek mecburiyetindeyiz. Zira ilim, genellikle kendisinden başka bir uğraşa pek izin vermeyen, bu uğraşlar söz konusu olduğunda da yoğunluğunu azaltan tabir-i caizse kıskanç bir maşuk gibidir. Dolayısıyla gurbet, uğraşlardan/bağlanmalardan uzaklaşıp ilim ile yakınlık/kurbiyet kurmayı sağlayacaktır. Gurbet Kurbiyetin teminatıdır.

Son olarak yukarıdaki her iki güzel alıntıda, ilim sahibi olmanın şartlarında eksik gördüğüm bir nokta: Hayret. Aristotales Metafizik kitabının başında “bilgi hayretle başlar” der. Hayret insanın eşya ile canlı bir ilişki kurmasına vesile olur.  Zira hayret ilkin bizim dengemizi bozsa da dengemizi bozan şeye karşı ilgi uyandırıp bizi onun hakkında b/ilgi edinmeye sevk eder.

Bu yazının hitamı Nebevi olmalı: “Rabbim hayretimi arttır!”

Not: Bu yazıda ilim derken tam manasıyla bilim de anlaşılmaktadır. Bu itibarla ilim ile bilim arasında-zaten olmayan- herhangi bir ayrımı kabul etmemekteyiz. Mezkûr vehmi ayrıma dair hermenötik çabaların nazarımızda herhangi bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.