1. YAZARLAR

  2. Meryem GÖÇER

  3. ‘İKTİSADİ SORUN VE KRİZLERİN SAHİH ÇÖZÜMÜ’ÜZERİNE DEĞERLENDİRME
Meryem GÖÇER

Meryem GÖÇER

Yazarın Tüm Yazıları >

‘İKTİSADİ SORUN VE KRİZLERİN SAHİH ÇÖZÜMÜ’ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

A+A-

Hakkı Eren’in İktisadi sorun ve krizlerin esas çözümüne dair yazdığı kitabın içeriğiyle alakalı bilgi vermek ve değerlendirme yapmak bu ayki yazının konusudur. Yazarın açıklamalarından yola çıkılarak kitap üç bölümde incelenmiştir. İlk bölümde iktisadın tanımı, iktisadi kavramlar, iktisadın kalkınma ve insan ile olan ilişkisi ve kullandığı metot anlatılmıştır. İkinci bölüm iktisadi düşüncenin ana teorilerinden oluşmaktadır. Üçüncü bölümde ise iktisadi sorunların sahih çözümü, iktisadi krizlerin sebepleri ele alınmıştır.

Yunanca oiko nomo yani ev ekonomisi anlamına gelen iktisat Arapçada kelime olarak tam hedefe yönelme, doğru yol, amaca uygun, mutedil olsa da kullanımda tutumluluk, bir şeyi gayesine uygun biçimde kullanma olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca iktisat, mal varlığını yönetme sanatı olarak da tanımlanabilir. Dolayısıyla hane halkı, firmalar ya da ülkelerin gelir-giderlerini düzenlemeleri iktisatla ilgilidir. İktisatçıların iktisada dair kullandığı tanım ise “kıt ya da sınırlı olan kaynakların sınırsız olan istekleri nasıl karşıladığını inceleyen sosyal bir bilim dalı” tanımlamasını yapan L. Robbins’e aittir.

Temel iktisadi kavramlardan ihtiyaç, mal ve hizmet, fayda, değer, kullanım ile değişim değeri, para gibi ifadelerin tanımları ise neredeyse tüm iktisat kitaplarında yer almaktadır. Temel kavramlar net olarak anlaşılmadan ileri düzeyde iktisadı anlamak imkânsız sayılabilir. Üretim faktörleri emek-sermaye-toprak-müteşebbis olarak verilmiştir ancak toprak yerine daha kapsamlı olan doğal kaynaklar terimi daha uygun bir ifadedir. Üretim faktörlerinin anlamları verilmiş ve karşılığı olan ücret-faiz-rant-kâr belirtilmiştir. Üretilen mal veya hizmetlerin miktar ya da faydalarını artırmaya yönelik çaba olarak tanımlanan üretimin olabilmesi için üretim faktörleri gereklidir. Ve üretimin de nihai sonucu tüketimdir dolayısıyla iktisat üretim, tüketim, bölüşümle ilgilenen sosyal bir bilim dalıdır. Sosyal ifadesi ise insanlarla alakalı olması anlamına gelmektedir.

İktisat-insan ilişkisi anlatılmaya başlandığında iktisadın en önemli ikinci eksiği fark edilmektedir. İlk eksik ise Yaratıcının kanunları olmadan bir yaşamın idame ettirebileceğine dair yanlış kanıdır. Yazara göre insan aklını kullanan ve dinamik enerjisi olan bir varlıktır. Dinamik enerji ise uzvi ihtiyaçlar ile içgüdülerden oluşmaktadır. Uzvi ihtiyaçlar yeme, içme gibi temel iktisadın benimsediği gereksinimlerdir. İktisat son zamanlara değin insan ihtiyaçları olarak sadece maddi mal veya hizmetleri kabul etmiştir ancak son zamanlarda birtakım gelişmelerin iktisat biliminin insanla alakalı kabullerini geliştirdiği de bir gerçektir. İçgüdüler ise beka, nevi, tedeyyün içgüdüleri olarak üçe ayrılmıştır. İnsanın varlığını devam ettirmeye yönelik eylemler beka içgüdüsünden kaynaklanmaktadır. Türünün devamlılığını sağlamaya çalışma nevi içgüdüsü ve bağlanma, tapınma olarak tedeyyün içgüdüsü insan için vazgeçilmez ihtiyaçlardır. Dolayısıyla neo klasik iktisatta yer verilen fayda teorisinde olduğu gibi bireyin bir mala yönelik tüketiminin artmasıyla toplam faydasındaki meydana gelen artış kadar bireyin türünü devam ettirmeye yönelik yani beka içgüdüsüyle mevcut malını ailesiyle paylaşması da toplam faydasını artırır ya da sahip olduğu maldan arta kalanı infak etmek de marjinal faydayı sürekli artırır. Elbette ki bu konuların matematiksel analizi hali hazırda sunulmamıştır ancak burada akli metot kullanılarak böyle bir sonuç elde edilmektedir. Akli metotta düşünme ise yazarın tanımıyla belli bir vakıanın beş duyu organ vasıtasıyla beyne yollanması ve beyinde bulunan önbilgi yardımıyla vakıanın yorumlanmasıdır. Yazar bilimsel metotta varsayımlar ile deneme-yanılmanın olmasından ötürü daha kapsamlı olarak iktisatta akli metodun kullanılması gerektiğini savunur.

İktisadın kalkınma ile olan ilişkisinde genel olarak yanlış bir algı yaygındır çünkü iktisadi gelişme denince yüksek milli gelir, üretim artışı, sanayileşme gibi kavramlar akla gelmektedir. Lügatte kalkınma ise mevcut halden daha iyi hale gelmek, ayağa kalkmak olarak açıklanır. Dolayısıyla gelişmenin sadece belli bazı kriterlere indirgenmesi eksik bir yaklaşım olur. Yazar kalkınmayı 4’e ayırarak içeriklerini anlatmıştır;

1) Ruhi kalkınma: İnsanın madde ve ruhtan oluştuğu varsayılmaktadır. Beka ve nevi içgüdüleri uzvi olarak kabul edilip şer sayılmaktadır yani bastırılır. Tedeyyün içgüdüsü ise ruh ile ilişkilendirilir. Burada bazı din adamlarının ya da Hint filozoflarının yaşamları örnek verilebilir. Bu tür bir hayatta yeme-içme-uyuma-cinsel yaşam kötü olarak görülür ve bastırılmaya çalışılır. İnanç ise ruhla alakalı olduğu için bu dünyadaki kuralları düzenlemesi üzerine düşünce yer almaz. İnançlarında ruhu ve davranışları iyileştirmek ve inanılan İlahlarla bağı güçlendirmek yeterli sayılmaktadır.

2) İktisadi kalkınma: Uzvi ihtiyaçlarla nevi ve beka içgüdülerinin doyurulması ile refaha ulaşılacağı kabul edilir. Yani yeme-içmede, kurumlarda ya da mal ve hizmetlerin nicelik ve kalitelerindeki artışın refah artırıcı olduğu sayılır. Şöyle ki istediği gibi evi, arabası, eğitimi olan sağlıklı bir birey müreffeh kabul edilir ancak bu gibi olguların kişileri tatmin etmesi gerçekte doğru değildir. Mesela insanların hedefler oluşturmak, idealleri için yaşamak, ilgi göstermek ve ilgilenilmek, sevmek-sevilmek, sanatla uğraşmak, yardımlaşmak, yaşama dair kurallar oluşturmak ve en önemlisi inanılan değerler için mücadele etmek gibi ihtiyaçları vardır.

3) Ahlaki kalkınma: İnsani ve ahlaki erdemlerin kalkınmayı sağladığına dair inanılan görüştür. Garry Small ‘un “Bir Psikiyatrinin Gizli Not Defteri” kitabında kolundan rahatsız olup onu kesmeye çalışan adamla alakalı bölümde burun estetiği üzerine yapılan konuşma hayli ilgi çekicidir. Bir vücutta burun ile kolun her ikisi de organlardır ve kolu kesmek ile bir buruna defalarca kez ameliyat yapmak arasındaki temel fark ne olabilir diye tartışılır. Yani bir kişinin istediği şey ile ahlaki ölçütü ve gerçekte yapılması doğru olan arasında nasıl karar verilecektir? Genel olarak sübjektif davranan bireylerin göreceli yaklaştıkları olaylarda ahlaki kriterleri kendilerinin belirlemesi üzerine yeniden düşünmenin zamanıdır. Tüm insanların erdemli olduğu bir toplumda sorun olmayacaktır ancak tüm insanların erdemli olması için izlenecek yollar ile ahlaki çizgilere uymak istemeyecek insanlar için nasıl çözümler getirilmesi gerektiği de önemli bir meseledir. Daha fazla uzatmadan tüm diğer ihtiyaçlar bir kenarda duruversin ve sadece ahlaki gelişmeyle bir toplumun gerçek kalkınma sağlayamayacağı aşikârdır.

4) Fikri kalkınma: Ruhi esasa dayalı, aklı ikna, kalbi mutmain ve fıtrata uygun olan kalkınma türüdür ve gerçek-doğru kalkınma bu şekilde sağlanabilecektir. İnsanın hayat ve kâinat hakkında ayrıca bunların öncesi sonrası ile bağ kuran bir fikir ile kalkınma sağlanır. Yani hakiki bilinci oluşmuş bireylerin oluşturduğu bir toplumda inanılan değerlerin yaşama aktarılması ve tüm ihtiyaçların doğru bir şekilde doyurulması ile kalkınma gerçekleşir.

İktisadi düşüncenin ana teorileri Klasik iktisatla başlar. Adam Smith, Robert Malthus David Ricardo ve J. Stuart Mill gibi öncü iktisatçılardan oluşan klasik iktisadi düşüncede serbest piyasa vardır ve bu piyasaya devletin müdahalesi yoktur. Üretim arttığında sorunların çözüleceği savunulur ve arka planda liberal felsefe durmaktadır. Ekonomik düşünce tarihinin iyi anlaşılabilmesi için Ortaçağ Avrupası’ndaki feodal yapının sanayileşme sonrası imalat sektörünün gelişmesiyle burjuva-proletarya ilişkisine dönüşen yapısı iyi okunmalıdır. Malthus’un nüfus yasası üzerine yazarın eleştirisi vardır ve vakıalardan sonuç çıkarma hususunu doğru bulmaz. Yani kişi ya da ülkelerin bir konuyla alakalı fikir ya da politikalarının sadece ölçümlere dayalı olmasını doğru bulmaz. Bu eleştiri ile alakalı düşünülmesi gerekenler için biraz daha araştırma yapmak yerinde olacaktır. Ricardo’nun makineleşme ile işsizliğin artıp artmaması üzerine yazdıkları bugün dahi gündemde yer alabilecek kadar önemlidir. Ricardo “Siyasi İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri” kitabında makineleşmenin işsizliği artırmadığını savunmuş olsa da fikirleri sonradan değişmiş ve kitabının başka bir baskısında buna yer vermiştir. Bugün ise teknolojinin-yapay zekanın bizi ilerde nelerle karşılaştıracağını kestirmek zor. Bazı araçların insan hayatına etkisine dair yapılan bu çalışma temel olması açısından önemli.

Marxist İktisadi düşünce Karl Marx tarafından Friend Engels yardımıyla oluşturulmuştur. Tarihsel evreler görüşü yani diyalektik devirler ile toplum nizamlarının üretim araçlarına göre oluştuğu savunulur. Marx, proletaryanın sonunda üretim araçlarında el koyacağına ve eşit şekilde dağıtacağını belirtmiş ve uzlaşmanın asla olmayacağını ifade etmiştir. Çünkü kapitalist sistemin sınıf farklılıklarını gidermesinin yapısı itibariyle imkânsız olduğuna inanmıştır. Yine Marx bölüşüm ilişkilerini de üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak görmüştür. Marksizm’in felsefesi tarihsel(diyalektik) materyalizm üzerine kuruludur. Nihayetinde toplumda oluşacak yeni bir nizam gelişme kanunun gerektirdiği şartlar çerçevesinde ve iktisadi kanunlar ile tamamlanır. Marx’ın işçi haklarına yönelik savunmacılığı insani olarak anlaşılabilir tabi ki ancak üretim araçlarını devletin sahiplenmesi ile ekonomik sorunların çözüleceğine inanması yanılgıdır. İnsan belli ölçülerle özgürce üretmek, tüketmek isteyen bir varlıktır yani yatırım yapmak ya da ev almak tercihi de insani olgulardır ve bunların kısıtlanması birçok kişisel ve toplumsal sorunlar doğurur. Ayrıca devlet mekanizmasının insanlardan oluştuğu ve insanların daima hata işleyebileceklerini unutmamak gerekir. Marx’ın gözlemlediği problemlere yönelik oluşturduğu çözüm, kapitalist sisteme tamamen zıt fikirlerden oluşmaktadır. Her yanlışın tersinin doğru olduğuna yönelik düşüncede hata vardır. Artı değer kuramı ise en önemli teorilerindendir ve ücret-kâr ilişkisi ile alakalı somut çalışmalar üretmeyi başarmıştır.

Neo Klasik iktisadi düşünce ise 1929 buhranıyla herkesi hayal kırıklığına uğratan klasik düşüncenin canlanmasıyla tekrar gelişmesidir ve matematikle olan ilişkisinin güçlenmesini de kapsar. Karl Menger, Alferd Marshall, Leon Walrass önemli iktisatçılardır. Keynesyen İktisadi düşünce ise tam istihdam olmadan da denge olabileceği ancak dengenin kendi kendine değil devlet müdahalesiyle olabileceği Keynes tarafından “Genel Teori” kitabında savunulur. Keynesyenlerin kendi aralarında farklı düşünceleri vardır. Keynes faizi, tasarrufu işlemiş, borçlanmayla gerekirse çukur kazılıp doldurulmasını yani kamu harcamaları yapılmasını gerekli görmüştür. Tabi ki bu çözümler 1929 dünya ekonomik buhranında yaşanan sorunlara yönelikti ve Keynes’e göre krizin nedeni genel talep yetersizliği idi. Monetarizm ise parasalcılık olarak bilinen iktisadi ekoldür. 70’lerde yaşanan petrol krizi ile yaşanan stagflasyon(durgun şişkinlik) krizinden sonra monetarist düşünce önem görmüştür. Enflasyonun nedeni para olarak görülmüştür ve gevşek-sıkı para politikaları ile alakalı Keynesyenlerle tartışmışlardır. Ayrıca düşüncenin fikir babası M. Friedman da klasikler gibi bir liberaldir.

Yazar iktisadi krizlerin temel sebeplerini para sistemi, ödemeler dengesi ve diğer faktörlerde sorunlar olarak incelemiştir. 1944 Bretton Woods konferansı sonrası doların altına ve diğer ülke paralarının dolara endekslenmesiyle ekonomide birçok sorunlar oluşmaya başlamıştır. Kâğıt para sistemine geçmeden önce 1910 yılındaki altınla 1890 yılındaki altının fiyatının aynı olduğu görülür dolayısıyla yabancı paraya bağımlı olma enflasyonu ciddi anlamda tetiklemektedir. Ayrıca yabancı paraya olan bağımlılık para sahibi ülkeden etkilenmede hız yaratır ve politik kararlar sağlıklı verilemez. Ödemeler dengesinde ise sürekli cari açık ve dış ticaret açıklarının olduğu görülmektedir. Diğer faktörler ise servetin yanlış dağıtımı, devlet ve şirketlerin açgözlü politikaları, faiz ve finans sisteminden kaynaklanan sorunlar olarak verilmiştir.

Çözümleri sunarken belirtilmesi gereken önemli hususlar vardır. Öncelikle iktisadi sorunların çözümü diğer tüm sorunları çözmez. İnsanların problemleri, ihtiyaçları doğru tespit edilip politikaların bunlara göre oluşturulması gerekir. Asıl mesele üretim değil bölüşümdür ve yazar, kaynakların sınırlı olduğu olgusunun yanlış olduğunu verdiği örneklerle ifade etmiştir. İnsan ihtiyaçları ise yanlış ya da aykırı şekilde değil doğru bir şekilde doyurulmalıdır.

Bakara 282. Ayette Allah ticareti serbest bırakmıştır, 275. Ayette ise alışverişin helal faizin ise haram olduğu belirtilmiştir. İslam’da serbest ticaretin olduğu sünnetle sabittir. Yani piyasaya-fiyatlara müdahale yok gibidir. Piyasadaki diğer sorunlar için ise birtakım çözümler mevcuttur. Hadiste “su, mera, ateş” kavramlarının ortak olduğu bildirilmiştir. Dolayısıyla Allah’ın yarattığı ve kişilerin-kurumların emeğinin olmadığı varlıklarda kişi veya kurumların hak talebi geçersizdir. Bu gibi varlıklarda toplumun ortak mülkiyeti vardır. Ancak mesela kurak bir toprağı canlandırıp orada üretim yapan bir çiftçinin toprak üzerinde hakkı olur. İslam’da üretim oldukça önemlidir ancak burada amaç milli geliri artırmak değil toplumun ihtiyaç duyduğu ve güçlü olması için gerekenlere önem vermektir. Tarım-sanayi-ticaret en önemli üç alan olarak belirlenmiş ve reel üretim değerli görülmüştür. İslami bir sistemde zekât gelirleri devlet tarafından toplanır yani bireyin kendi başına zekâtını vermesi söz konusu değildir. Çok ciddi problemler olmadıkça vergi alınmaz özellikle gelir vergisini almanın haram olduğu bu kaynakta da belirtilmiştir. Vergi acil ve zorunlu ihtiyaçlar oluşursa sadece zenginlerden alınır.

İslami düzenin olduğu bir ülkede çok zor şartlar oluşması durumunda dost ülkeden faizsiz borç alınabilir ancak genel kural borç almamak ve gelir-gider dengesini sağlamaktır. Mevcut bulunmayan parayla yatırım yapılması ve halkın bundan dolayı zor durumda bırakılmasına sıcak bakılmaz.

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir?” (Maide/50) ayetinde belirtildiği gibi halis olarak Allah’a iman eden bireyler her konuda Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını isterler. Ahlaki kurallar ve ibadetlerde olduğu gibi ekonomi ve siyasette de bu hükümlerin uygulanması gerekir. Böylece hak ve hukuku belirleyen ölçülerin kaynağı olarak Kur’an-ı Kerimin emir ve tavsiyeleri kabul edilir.

“O(mal), sadece içinizde zenginlerin arasında dolaşan bir mal olmasın!”(Haşr/7) ayeti ile gelir düzeyleri arasında farklılığın olmaması ve para-altının sadece zenginlere ait olmamasını Allah emreder. “Altın ve gümüşü biriktirip onu Allah yolunda infak etmeyenleri, elem verici bir azapla müjdele.”(Tevbe/34) ayeti de aynı konuya işaret etmektedir. Bu konuda bazı insanlar, zenginlerin daha fazla çalıştığını ve emek vererek mülk sahibi olduklarını savunabilir. İlk olarak mülkün de paranın da esas sahibi Allah’tır. Yani Allah dilerse kişi tüm kazancını bir anda kaybedebilir tabi sağlığını ya da sevdiklerini de. Kişiye imkânları verip kazancını bereketlendiren Allah’tır. İkincisi insanların çoğunun aynı fırsata eşit olmadıklarını herkes bilmektedir. Mesela zengin ve bilinçli bir ailede doğan biri doğuştan fırsat sahibi olur. Aile desteği, maddi imkânlarla en iyi eğitim fırsatı ve iş kurması için yeterince iyi bir çevre vs. Bu imkânları sağlayan Allah, herkesi farklı durumlarla imtihan etmektedir. Fırsat eşitliğinin olmadığı göz önünde bulundurulunca, devletin ve mülk sahiplerinin zor durumda olan insanların toparlanmalarına yardımcı olmaları, kendi güçlerini kullanarak iyileşmeleri için destek verilmesi bir sorumluluktur. Toplumda miskinliğin oluşmasını engellemenin yapıcı yöntemi budur. Ancak çalışmayacak durumda olan her bireyin sorumluğu da devlete, ailesine ve çevresine aittir. Herkes kendi yakınlarını kolladığında iyileşmenin daha sağlıklı ve etkin olacağı bilinmelidir. Diğer bir unsur da iş sahiplerinin kazançlarının tümünün kendilerine ait olmadığı konusudur. Birçok kişi ve kurum çalıştırdıkları işçilerin gerçek haklarını vermemektedir mesela ücretlerin düşük olması, çalışma saatlerinin ve yoğunluğun fazla olması gibi durumlar buna işaret etmektedir. Bir firmada dönem sonu kârlarının toplanmasıyla büyüme sağlanabiliyorsa bünyesindeki işçilerin yaşam şartlarının oldukça iyi olması gerekir. Ancak ne yazık ki birçok çalışanın hayat standartlarının düşük olduğu görülmekte ve firma duvarlarının genişlemesi insanların emeklerinin karşılığını aynı şekilde geliştirilmemektedir. Konuyla alakalı daha geniş okumalar yapmak isteyenlerin okuyabileceği kaynak sayısı fazladır. Toplumun en ciddi sorunu olan istihdam konusu sadece devletin değil aynı zamanda zenginlerin de çözmeye çalışmaları gereken bir meseledir. Bu noktada paralarını bankalarda faizle büyütenlerin ya da ayakkabı kutularında saklayanların bir değil binlerce insanın haklarını yedikleri bilinmelidir. Aynı şekilde kendilerine ait olmayan kazançlarıyla binlerce hesap kitap yapanların, onlarca arabayla seyahatlerine eşya taşıtanların ve altın klozetler yaptıran krallıkların çöküşü de yakındır inşallah. Çünkü batıl yok olmaya mahkûmdur ve Hz. Musa, Firavuna gittiğinde Allah’ın ilah olduğunu kabul etmesini isterken elbette ki hakkı hak sahiplerine vermesi ve köleleştirdiği halkın özgürlüğünü de talep etmişi. Din sadece mabet ve camilere sığdırılamaz, tüm yaşama aktarılması gerekir ve dindarlık maskesiyle Allah’ın ve toplumun hakkını yiyenlere elem verici bir azap vardır. Kapitalizmin İslam’a entegre edilmesi söz konusu olamaz çünkü İslam’ın ve hakimiyetini sürdürdüğü bin yıllık toplumların kendilerine özgü ekonomisi de siyaseti de mevcuttu. Yeter ki öze dönüş olsun. Hz. İsa (a.s.)’ın sözleriyle bitirmek istiyorum.

“Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek ve gizli mekânlarda öğrendiğiniz inancı, bir gün çatılardan haykıracaksınız.” Vesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.