1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. İKTİDAR TUTKUSU
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

İKTİDAR TUTKUSU

A+A-

Toplumsal bir varlık olan insan, ihtiyaçlarını giderme noktasında zorunlu olarak hemcinsleriyle bilgi alışverişi yapmakta ve kendini başkalarına kabul ettirme içgüdüsüyle de farkın dallığını hissettirmeye çalışmaktadır. Sosyal yapıyı bozmadan doğuştan getirdiği yetenekleriyle ya da olumlu çevresel koşullar vasıtasıyla aynilikle paralel olarak ayrılığı da etkin bir hale getirerek çift kimlikli bir kutupla özdeşleşir

             Yaşam sahasında var olma savaşımını veren insan türünün her bir ferdi, başkaları olarak kategorize ettiği kendi dışındakilerle çetin bir kavgaya girişerek hem maddi açıdan, hem de manevi açıdan söz sahibi olmaya çalışır. Mikro bazda bireyler arasında gerçekleşen bu otoriter düşünüş ve uygulayış, makro bazda devletler arası silahlanmaya varacak kadar tehlikeli boyutlara ulaşır. Mekânlar ve zamanlar dışı olan bu arzu, aynı zamanda, kamplaşmalar meydana getirerek çatışmalı ve korkulu bir sosyal yapı inşa eder. Belirliliğin belirsizleşip bulanıklaştığı, tanışıklığın tanımsızlaşıp silik bir havaya büründüğü ve dayatmacı söylemlerin doğru ileti aktarımı olarak algılandığı bu tür dramatik durumlarda doğal olan her şey ters yüz edilerek, çarpık ve yanlış bir şekilde algılanmaya başlanır. İrdeleme ve tahlil etme yetilerinin etkisizleştirilmesi için de gönlü okşayıcı propagantif söylemler devreye girer. Böylece uysallaştırılmış öbek öbek topluluklar vücuda getirilerek üstünlük sağlama arzusu tatmin edilmeye çalışılır. Bu tatminlik hali her türlü olumsuzluğa karşın daimi bir uyanıklık içerisinde bulunmakla beraber, doygunluk seviyesine ulaşmak için de devingen bir şekilde didinip durur.

              İktidar olma edimi, daha ilk insan olan Âdem peygamberin şeytan ile olan üstünlük kavgasında ortaya çıkan potansiyel bir suçtur. Saygınlık noktasında kendini Âdem’den daha değerli gören şer ekseninin merkez noktası, bu değerden dolayı insan türünün kaynağına karşı isyan bayrağını dalgalandırmıştır. Allah’ın Âdem’e secde etmesini istediği şeytanın bu itirazı boyunduruk altına girmek istemeyişinin açık bir göstergesidir. Aynı zamanda emretme konumundan emredilme konumuna indirgenmeyi bir alçalma olarak algılaması da başkaldırışında etkili olan bir başka nedendir. Âdem ile şeytan arasındaki bu egemenlik mücadelesi daha sonraları Âdem’in çocukları arasında ortaya çıkarak tarihin lekesiz sayfalarına nice katliamlar sığdırmıştır. Bu katliamlar aralıksız bir şekilde yapılmaya devam edilirken, bu katliamları gerçekleştirenlerin sultalarını pekiştirmek için uygulamış oldukları yöntemlerde pek bir değişiklik olmamıştır. Sözünü dinlettirme adına, başkalarının tüm insani değerlerini hafife alma, başkalarının onurlarını zedeleyici davranışlarda bulunma, başkalarını soykırıma tabi tutma sık sık karşılaşılan ve artık olağan görülen tipik egemenlik metotlarının başında gelmekte. Tasallutun oluşmasında zemin hazırlayıcı işlevde bulunan bu yöntemler, aynı zamanda insanı insan yapan insanlık değerlerine karşı yıkımı kolaylaştıran birer virüs fonksiyonuna sahiptir.

              İktidar hırsı, zıtlığın olduğu her yerde kendiliğinden gerçekleşen bir durumdur. Bu zıtlık en başta silik bir görüntüye sahipken, süreç içerisinde farklılaşmayı meydana getirerek net bir ayrıma dönüşür. Alt etme üzerine kurulu olan bu düzenek, insan ruhunun farklı açılımları olan ve birbirleriyle sürekli didişen iyilik ve kötülük kavramlarının tezatlığıyla dakik bir misyon vazifesi görür. Çünkü insanoğlu kendi bünyesinde barındırdığı bu iki kavramın çelişkisini nefes alabildiği sürece hissetme mecburiyetine duçar olmuştur. Ruhları, dünyanın en uzun soluklu savaş meydanlarına tanıklık eden beşer türü, böylelikle kendi dışlarında oluşan iktidar olma çabasının ne demek olduğunu berrak bir şekilde algılama yeteneğine sahip olmuştur. İnsanın kendi içsel hazinesinde hazır olarak bulunan bu devinim, aynı zamanda zihin bölmesini de etkileyerek ve zihni bir araç olarak kullanarak dış dünyaya açılma arzusunu gerçekleştirmiştir. Böylelikle birbirlerinin boğazına boyunduruk zincirini geçirerek kaotik bir dünya toplumu oluşturma zihniyeti, aklın aracılığıyla kötümser bir tablo meydana getirmiştir. Bu tablonun vücut bulmasında soyut ve göreceli bir niteliğe sahip olan aklın vasıta olarak kullanılması ise, her bir bireyin duyumsamış olduğu erk sevdasını, kapalı ve muğlâk bir hale bürüyerek hedefe ulaşmada kullanılan çirkinlikleri gizlemiştir.

              Egoyla yoğrulmuş kişiliklerdeki güç istencinin yaşamın her alanında kendini hissettirmeye çalışması, tarihin değişik zaman dilimlerinde etkin olan paradigmaya bağlı olarak ya faal, ya da pasif yollarla sürdürülmüştür. İlkel komünizm, kölelik ve feodal dönemlerdeki toplu bakış tarzı, “ben” anlayışı gelişmiş elitist bir zümrenin yığın üzerindeki devingenliğini had safhaya ulaştırırken, Hümanist felsefenin alt yapısını şekillendirdiği kapitalist düzende ise, her bir şahsın “benlik davası”na girişmesiyle bireyselliğin gövde gösterisine dönüşmüştür. Kendi hür düşünüş ve irade gücüne müdahale edilmesine tahammül edememe, modern birey olarak nitelendirilen günümüz insanının başat niteliğindendir. Hâlbuki sürü mantığının hâkim olduğu periyotlarda güdülme felsefesini sorgulama becerisine sahip olamayan fert konjonktürün kurbanı olmuştur. Buna karşılık, çağdaş insan, hissettiği ve algıladığı benlik idesiyle, başka benlikler üzerinde imkânı çerçevesinde üstünlük kurma uğraşı içine girerek, kaygının ve şüphenin kucağında sıkıntılı bir ruh haline bürünür. Çünkü modern dönemde yaşayan fertlerin hepsinde de, birileri üzerinde söz geçirme anlayışı, bir arzu olarak içlerini yakıp durmaktadır. Tümsel zihniyetin etkin olduğu asırlarda ise, kitle içinde üstünlük kurma gibi akli bir çaba harcanmayıp, benlik gailesi gibi yıkıcı bir hastalığa maruz kalınmamıştır.

              Doğal ve vahşi bir kudret olan üstünlüğünü başkalarına benimsetme anlayışı, toplumsal kötülüklerin kaynağını teşkil eder. Bu üstün olma eyleminin zirve noktasını ise, bir avuç insanın yığın üzerinde sömürü aracı olarak kullandığı devlet adlı soyut mekanizma oluşturur. Devlet düzeneğini ele geçiren seçkin grup, iktidarda yaşam süresince kalabilmek için, bir yandan halklarına dalkavukluk yaparken, bir yandan da onlara şeref, utanma gibi değerleri aşılamaya çalışırlar. Ayrıca hedefe ulaşmada her yolu meşru sayan bu elitist fırka, yalan yere yemin etme, hileye başvurma gibi etik dışı fiilleri normal görerek ciddi bir ahlak krizi vücuda getirir. İstemlerini gerçekleştirme noktasında sözel ve eylemsel olarak giriştikleri bu ikiyüzlü tutum, toplumu da etki altına alarak ikircikli ve kaygan bir sosyal yapının oluşmasına neden olur. İnanç sıkıntısının yaşanacağı böyle bir toplumsal atmosferde, gerçeklik gerçek dışılığın boyunduruğu altına girerek yanlışlıklarla dolu yanılsamalı bir zihin dünyasına temel oluşturur.  Meydana gelen bu çarpık zihniyet, kendi gerçek dışılığını tartacak yerde, kendini mutlak doğru olarak lanse ederek öğretisini gerçeküstülükle özdeşleştirmeye çalışır. Böylece aklın yârini delilik, hakikatin yerini yalan, doğruluğun yerini sahtekârlık alarak bilinç burkulmasına uğramış yeni bir insan türü ortaya çıkar.

              Sancılı bir ilişki ağı kurarak doğallığın sınırlarını aşındıran egemenlik kurma istemi, egemenlik altına girip girmeme konusunda tereddüde bulunanların istemleriyle zaman zaman çakışarak güven bunalımının devingen bir yapıya dönüşmesine neden olur. Üste çıkıp alta inmeme mücadelesi olarak niteleyebileceğimiz bu yaklaşım tarzı, ferdin kendi “ben”inde başlayıp, fertler arasına, oradan da grupsal ve kurumsal yapılanmalara kadar uzanarak ıslah edilemez keyfiyette sosyal bir hastalığa dönüşür. Böylece insanın karanlık olan yarısı, aydınlık olan yarısını yutarak yeryüzü yatağını simsiyah bir renge bürür.

Önceki ve Sonraki Yazılar