1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. İki Tayyip Erdoğan: Davos'tan Danıştay'a...
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

İki Tayyip Erdoğan: Davos'tan Danıştay'a...

A+A-

Tayyip Erdoğan ismiyle ilgili olarak Davos 2009 bir 'trajedi sahnesi' idiyse Danıştay toplantısı 2014, kesinlikle bir 'komedi sahnesi'ydi.

Diyalektik düşüncenin üç büyük adıdır Herakleitos (M.Ö. 576-480), Hegel (1770-1831) ve Karl Marx (1813-1883). Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde dün yaşanan skandal birdenbire bu üç ismi zihnimde buluşturdu.

Tayyip Erdoğan, bir toplantıyı daha protesto makamında terk etti. Ankara’daki dünkü manzara, zihinlerde, ister istemez, 30 Ocak 2009 günü Davos’u terk ettiği anı canlandırdı.

Herakleitos’un "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözü, diyalektik düşüncenin 'amentüsü' sayılır. 'Ebedi değişim' kavramını ve düşüncesini felsefeye getirmiş olan Herakleitos’un bu sözü, girilen nehir aynı olsa bile akan suyun, ilk kez girildiği sırada akan sudan farklı olduğunu ifade eder. Aynı su değildir. Su, değişmiştir.

Herakleitos’un tezlerini tarih felsefesine uyarlayan büyük düşünür Hegel’e, Marksist düşüncenin esasını oluşturan 'tarihsel materyalist bakış açısı'nın ilham kaynağı olarak dayanan Karl Marx, 'Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i' adlı eserinde –bu kitaba 'Tayyip Erdoğan’ın 17 Aralık’ı' nedeniyle son zamanlarda iki kez değindim- III. Napoléon adını alacak olan Louis Bonaparte’ın gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napoléon Bonaparte’ın daha önce gerçekleştirmiş olduğu darbe ile karşılaştırırken şu sözcükleri kullanır:

"Hegel, bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak."

Marx, 'ilki' olarak Napoléon Bonaparte’ı, 'ikincisi' yani 'komedi' olarak Louis Bonaparte’ı yani III. Napoléon’u kastetmektedir. Gerçekten de tarihteki yerleri bakımından, yeğen 'Napoléon', amcasının 'komedisi' gibi durur.

O 30 Ocak 2009 günü, Tayyip Erdoğan, görünürde, panelin moderatörü ve Washington Post’un nüfuzlu köşe yazarı David Ignatius’a sinirlenerek ama aslında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e posta koyup, 'Bir daha Davos’a gelmeyeceğini' ilan ederek podyumu terk ettiğinde, diğer panelistler BM Genel Sekreteri Ban-ki Moon ile Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa arkasından bakakalmışlar ve arkasına düşmemişlerdi.

O an, gerçekten büyük bir 'drama' anıydı. İsrail Cumhurbaşkanı’na –kim olursa olsun- "Siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz" diyen ve kalkıp giden bir 'babayiğit' o güne dek görülmemişti. O 'babayiğit' Tayyip Erdoğan oldu.

O anın Tayyip Erdoğan’ı, benim o gün yaptığım tespit ile 'Arap dünyasının yetimleri' nezdinde 'Nasır’ın ölümünden sonra' ilk kez 'kimsesizlerin kimsesi', 'sessizlerin sesi' olarak sahnede yerini almış oluyordu. Gerçekten de Tayyip Erdoğan’ın 'Arap sokağı'ndaki popülaritesi müthiş arttı.

O Tayyip Erdoğan’ın Türkiyesi, Ortadoğu’da bir 'bölgesel güç' olarak, uluslararası siyaset sahnesinde 'etkili aktör' olarak yükseliş trendinde idi.

Tayyip Erdoğan’ın Davos’tan Danıştay'ın kuruluş yıldönümünde, bu kez, Türkiye Barolar Birliği Başkanı’na "Edepsizlik yapıyorsun" diye bağırarak, pek de 'edebe uygun olmayan' bir davranışla salonu terk etmesi, salonu terk ederken arkasına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’i takması tuhaf ve 'yakışık almayan' bir görüntü oluşturdu.

Gül ile Özel, Davos’taki Ban-ki Moon ile Amr Musa gibi davranmadılar. Erdoğan’ın peşine düştüler.

Ama 'Davos draması'nın yanında 'Danıştay komedisi' gibi bir görüntü. Davos, ne kadar Erdoğan’ı büyütecek sonuçlar vermişse bu tersine.

Bir kere, velev ki haklı bile olsa -ki, haklılığı su götürür- cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan bir insanın yanı başında ayağa kalkarak, konuşmacıya sanki bir dernek kongresinde hizip militanı edasıyla seslenmesi, olacak iş değil. 'Devlet terbiyesi'ne uymuyor.

Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı’nın ise Başbakan’ın peşine takılıp çıkması, akıl alacak iş değil. 'Devlet' kavramının içine düşürüldüğü hazin görüntülerden biri oldu. 'Olay'ın Danıştay’ın kuruluş yıldönümü toplantısı vesilesiyle ve Barolar Birliği Başkanı'nın konuşmasında cereyan etmesi, 'hukuk devleti' kavramıyla 'yürütmenin başı'nın ne kadar ilişkisi olabileceğini de sergiledi.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, Van’daki depremzedelerin bir 'mesajı'nı iletmesi üzerine, Başbakan Tayyip Erdoğan sinirleniyor ve ayağa kalkarak, "Yanlış konuşuyorsun" diye müdahale ediyor. "Böyle edepsizlik olmaz ki" diyor. Kürsüdeki Feyzioğlu, "Neyi yanlış konuşuyorum ki Sayın Başbakanım? Ben edepsizlik yapmadım. Kimseye de 'Edepsizlik yapıyorsun' demeyi kendime yakıştırmam" karşılığını veriyor.

Böyle bir diyalog, tarafların sıfatlarına, diyaloğun cereyan ettiği yere bakıldığında 'sözün bittiği yer' sayılmalı.

Çok sinirlenen Başbakan’ın, oturduğu yerden ayağa kalkarak "25 dakika başkan konuşuyor (Danıştay Başkanı’nı kastediyor), 1 saat sen konuşuyorsun. Edepsizlik yapıyorsun, yeter artık. Baştan aşağıya tamamen siyasi konuşma yapıyorsun. Van ile ilgili söylediklerin baştan aşağıya yalan. Van’da yaptıklarımızı herkes gördü. Siyaset yapıyorsun, burada siyaset yapmaya hakkın yok" sözleri ve ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e dönerek "Dinlemek zorunda değiliz" dedikten sonra, konferans salonunu terk etmesini dikkatle not etmeliyiz.

Bu nasıl bir dil ve üslup. Metin Feyzioğlu’na, öyle bir törende, yerinden kalkıp çıkışmasının yanı sıra ne hakla 'sen' diye 'tekil şahıs zamiri' ile hitap ediyor? Tüm ülkeyi babasının çiftliği gibi, ülkenin tüm insanlarını da kendi tebaası gibi görme eğilimindeki bir 'padişah' edasının ve psikolojisinin yansıması bu.

Ev sahibinin kendisi olmadığı, kurallarını koymaya hakkı bulunmadığı bir törende, kimin ne kadar konuşması gerektiğini de Cumhurbaşkanı’nın yanında ayağa kalkarak, kendi belirlemeye kalkışıyor.

Türkiye’de 'cumhurbaşkanı' olmak isteyen kişinin, böyle bir 'psikoloji'ye sahip olması, 'öfke kontrolü' yapamaması; tüm bunlar, çok uyarıcı olmalı. Herkes için. En başta bu ülkenin yurttaşları ve seçmenleri için.

Başa dönersek; 'Davos’taki drama'dan farkını da daha net görebiliriz bu 'ikinci kez öfkeyle konferans terk etme vak’ası'nın. Davos sonrasının dış politikada 'yükselmekte olan Türkiyesi'nin dış politika profili yok bugün. Tersine, Batı’dan üzerine demokrasi ve insan hakları eksiklikleri nedeniyle eleştiri okları yönelmiş, Ortadoğu’da 'sorunsuz' komşusu pek kalmamış, etkisi çok sınırlanmış bir Türkiye söz konusu.

Aynı Türkiye değil. Davos sonrasının Tayyip Erdoğan’ı da değil.

Çünkü, Peres’e dönüp "Siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz" demiş olan 'ahlaki üstünlüğe sahip' Tayyip Erdoğan yok ortada.

Roboski’de Aralık 2010’da F-16 bombalarıyla 34 çocuk öldürüldükten sonra, olayın üzerine gereği gibi gitmediği, niye gitmediği, yanlış emri verenin Necdet Özel olduğunun ortaya çıkmasıyla anlaşıldığı, Gezi olaylarında öldürülen çocuklara yönelik hiçbir insani tepki vermediği, hatta Berkin Elvan’ın acılı annesini cenazeden bir gün sonra seçim meydanlarında yuhalatmış olduğu için, yok ortada.

Tayyip Erdoğan ismiyle ilgili olarak Davos 2009 bir 'trajedi sahnesi' idiyse Danıştay toplantısı 2014, kesinlikle bir 'komedi sahnesi'ydi.

Önceki ve Sonraki Yazılar