1. YAZARLAR

  2. Abdullah -Kıran

  3. İki Kürt, iki kent: Kudüs ve Kerkük
Abdullah -Kıran

Abdullah -Kıran

serbestiyet
Yazarın Tüm Yazıları >

İki Kürt, iki kent: Kudüs ve Kerkük

A+A-

 

 

Bundan 800 yıl önce Melik el-Kamil Kudüs’ü savaşmaksızın Haçlılara teslim ederken, 16 Ekim 2017’de de Pavel Talabani (daha doğrusu Talabanigiller), Kerkük’ü kendi elleriyle İran’a ve Haşdi Şabi’ye terketti. Tarihin cilvesi mi, şans mı, rastlantı mı pek bilinmez; ancak dünyanın biri en kutsal (Kudüs) ve diğeri en pahalı (Kerkük) iki kentinin kaderini, iki Kürt değiştirmiş oldu.

 

Selahaddin’in ölümünden (4 Mart 1193) sonra Eyyubi hanedanının başına kardeşi Melik el-Adil geçti.  Ağabeyi Selahaddin’in çocuklarına sadakat göstermemesine karşın, Eyyubi devletini bir bütün olarak koruyabildi. İktidarı boyunca sabırlı ve barışsever davrandı; Hıristiyanlara karşı da merhametli oldu. Derken el-Adil de 31 Ağustos 1218’de, yaklaşık 75 yaşında vefat ettiğinde, halefleri olarak Suriye’de küçük oğlu el-Muazzam, Irak’ta ortanca oğlu el-Eşref, Mısır’da da büyük oğlu el-Kamil başa geçti.       

  

Haçlıların Kudüs’ü alma çabaları

 

Bu arada Hıristiyanların Kudüs’ü geri alma çabaları hep devam etti. 1219 yılında saldırıları Dimyat üzerinde yoğunlaştı. El-Kamil, karşı-taarruz için Dimyat’ın on kilometre güneyinde ordugâh kurdu. Kudüs’ün Haçlıların eline geçeceğini düşünen el-Muazzam ise kenti yıkmaya karar verdi. Şehir surlarının yıkımına 19 Mart’ta başlandı. Müslümanlar, Frenkler geliyor diye Ürdün suyunun öte yakasına kaçınca, sahipsiz kalan evler askerler tarafından yağmalandı. Eylül ayı içinde El-Kamil, bir barış antlaşması çerçevesinde Kudüs’ün teslim edilebileceğini dile getirdi. Hıristiyanlar Ekim ayı içinde Mısır’ı boşalttıkları takdirde, bu çekilmeye karşılık Kudüs, orta Filistin ve Celile’yi vermeyi önerdi. Kral Jean de Brienne öneriyi kabul etmekten yanaydı. İngiliz, Fransız ve Alman baronları da onu destekledi. Ancak Kardinal Pelagius ve Kudüs Patriği, “dinsizlerle” bir barış antlaşması yapmayı yanlış buldu.

 

Sonunda Müslümanlar Dimyat’tan çekildi, şehir Haçlıların eline geçti ve Kasım1220’de el- Muazzam Dimaşk’a (Şam) döndü. Hıristiyan orduları derhal Kahire’ye hareket etse belki şehri alabilirdi; ancak çok-başlılık ve kendi aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden bir türlü harekete geçemedi.

 

El-Kamil Haziran ayında barış teklifini biraz daha cömertçe yeniledi.  Kudüs ve Maverayıürdün hariç bütün Filistin’i, otuz yıllık bir mütarekeyle Haçlılara bırakmaya razıydı. Bunlara ek olarak, Kudüs’ün yıkılan surlarının yeniden imarını da karşılayacaktı. Ancak Haçlılar yine de kabul etmedi. Onlar Gürcistan, Avrupa ve Kıbrıs’tan gelecek takviye kuvvetlerle bütün Filistin ve Mısır’ı almak niyetindeydi. Bu arada Müslümanlar da boş durmuyordu. El Kamil’in kardeşleri el- Muazzam ve el-Eşref Suriye’de büyük bir ordu için hazırlıklar yapmaktaydı.  En önemlisi, Nil’in taşma zamanı yaklaşmaktaydı. Nil’in taşma zamanında Mısır’a sefer düzenlemek, kış aylarında Rusya’ya sefer düzenlemeye benzerdi. Amiyane deyimle, Rusların “General Kış”ı vardıysa, Mısırlıların da “General Nil”i vardı.

 

Ancak Haçlılar “General Nil”i hesaba katmadı. 12 Temmuz’da Haçlı ordusu Fariskar’a ilerledi.  Haçlı ordusu ve donanması,  muhtelif büyüklükte 600 gemi, beş bin şövalye, dört bin okçu ve kırk bin yayadan oluşmaktaydı (Runciman, III. Cilt, s.147). Sultan el- Kamil’in Kahire’den kaçtığı haberi de ortalıkta dolaşınca Haçlı ordusu pervasızca ilerledi. Bu arada nehrin suları Şarimşah hizasında yeterince yükselince, el-Kamil’in gemileri Haçlı donanmasının geri çekilme yolunu kesti ve tam bu sırada sultan su bentlerinin açılması emrini verdi. Durumun vahim olduğunu kavrayan Haçlı ordusu 26 Ağustos 1221’de geri çekilme kararı aldı. Alman şövalyeler götüremedikleri erzaklarını ateşe verince (ki bu, savaş stratejisinde ciddi bir hataydı),  Müslümanlar Haçlıların mevzilerini terk ettiklerini anladı. Artık Haçlı ordusu kayıtsız şartsız el- Kamil’in avucundaydı. Hıristiyanlar Dimyat’ı terk edip sekiz yıllık bir mütarekeyi kabul etmek durumunda kaldılar. Bu arada her iki taraf da esir ve rehineleri karşılıklı teslim etmeyi kabul etmişti. Böylece beşinci haçlı seferi de adeta hezimetle son bulmuştu. Ancak sefer sonunda, el-Kamil’in hoşgörüsüne rağmen Mısır’daki yerli Hıristiyanların, Melki ve Koptların haklarında kısıtlamalar oldu ve İskenderiye’deki İtalyan tacirleri de eski itibarlarını yitirdi. 1208’de İskenderiye’de 3000 civarında Hristiyan tüccar olduğunu hatırlatalım.

 

Haçlı tehdidi kalkınca iç kavgalar başladı

 

Beşinci Haçlı seferi üç Eyyubi kardeş; Mısır hükümdarı el- Kamil, Elcezire hükümdarı el- Eşref ve Suriye hükümdarı el-Muazzam arasındaki ittifak sayesinde Müslümanların zaferiyle son bulmuştu. Haçlı tehdidi ortadan kalkınca kardeşler arasındaki rekabet de gün yüzüne çıktı. El-Muazzam el-Kamil’i kıskanmaktaydı. Üstelik el-Kamil ile el- Eşref’in kendi arazilerini aralarında paylaşmaya kalkmasından şüphe ediyordu. Kardeşler kendi aralarında böyle amansız bir rekabet içine girerken, Eyyubi’lerin doğusunda Celaleddin’in Büyük Harzemşahlar devleti gün geçtikçe gelişmekte ve gücünün doruğuna doğru yükselmekteydi. Bir Moğol saldırısını dahi başarıyla defetmiş olan Celaleddin, artık Azerbaycan’dan İndüs nehrine kadar olan toprakları kendi denetimine almış ve bu arada Bağdat Halifesi de onun hükmü altına girmişti. Moğolların saldırıları Harzemşahlıların batıya ilerlemesini bir süreliğine durdurmuşsa da Eyyübiler için  büyük bir  tehlike teşkil ediyorlardı (Runciman, cilt III:176).

 

Melik el-Muazzam 1226 yılında Celaleddin’in yüksek hâkimiyetini tanıyınca, diğer iki kardeşi ciddi anlamda telaşlandı ve özellikle el-Kamil korkuya düştü.  Aslında el-Eşref daha kötü durumdaydı, çünkü başşehri Ahlat Harzemşahların kuşatması altındaydı.  Moğollar da bu sırada Çin’de meşgul oldukları için, Celaleddin’in yayılmacılığına karşı onlardan herhangi bir yardım beklenemezdi.  Gerçi Konya sultanı Alaeddin Keykubad Harzemşahların Eyyubi topraklarına saldırmamaları konusunda Celaledddin’e uyarıcı bir mektup yazmıştı: “Bu Eyyub oğlu hanedanı büyük ve mübarek bir hanedandır.  Bunların kardeşleri, kardeş oğulları, amcazadeleri ve oğulları 2000 atlı tutar. Beni onların düşmanı sanma. Bilakis şuna inan ki ben onların dostuyum ve onların lehinde haberdarım. Çünkü aramızda yakınlık vardır. Sonra benim amcam onların hısmıdır. Sana da yakışan onlarla dost olmaktır. Ta ki biz ve onlar senin düşmanlarının düşmanı olalım.” (Abu’l Farac, cilt II: 526). Ancak Celaleddin, Keykubat’a cevabında “Ahlat’ı bırakmaya imkan yoktur” diyecekti.

 

İşte bu şartlar altında el-Kamil, 1226 yılı sonbaharında en çok güvendiği emiri Fahreddin b. Eş-Şeyhi’yi Sicilya adasına göndererek Alman imparatoru II. Friedrich Hohenstaufen’den  yardım talebinde bulundu. II. Friedrich, bir zamanların ünlü Almanya, Lombardiya ve Sicilya imparatoru I. Friedrich Barbarosa’nın torunuydu. Gene II.Friedrich, Jean de Brienne’in kızıyla evli olmasından dolayı Kudüs Kralı da sayılmaktaydı. Arapça dahil olmak üzere altı dil bilen II. Friedrich’in İslam medeniyetine hayran olduğu söylenir  (Süryani Vakanüvisler: 268).

 

Sultan el-Kamil, Beşinci Haçlı Seferi esnasında yapmış olduğu teklifi yeniledi ve Kudüs’ü Hıristiyanlara vermeye hazır olduğunu söyledi. Tabii bu sırada Kudüs el-Kamil’in kardeşi el-Muazzam’ın elinde bulunuyordu. Palermo Piskopusu anlaşmayı kesinleştirmek için Dimaşk’a gittiğinde el-Muazzam hiddet için bu durumu asla kabul etmeyeceğini ve kılıcıyla sonuna kadar direneceğini söyledi. Derken el-Muazzam 11 Kasım 1227’de vefat edince, yerine 21 yaşındaki oğlu en-Nasır Davut geçti. Yeni hükümdarın zayıf ve tecrübesiz olduğunu düşünen el-Kamil derhal harekete geçerek Kudüs ve Nablus’u topraklarına kattı. Bunun üzerine en-Nasır amcası el-Eşref’in yardımına başvurdu. El-Eşref de vakit kaybetmeden yeğeninin yardımına koşmak üzere harekete geçti.  Lâkin el-Kamil ve el-Eşref Gazze yakınlarındaki Tel Acul’da karşılaştıklarında, savaşacaklarına yeğenlerinin topraklarını kendi aralarında bölüşmek noktasında uzlaştılar. Hattâ yeğenlerini esir almak için de bir plan yaptılar, ancak Beysan’daki karargâhta bulunan  en-Nasır öğrenip Dimaşk’a kaçmayı başardı.

 

Melik el-Kamil nihayet Filistin’i topraklarına katma fırsatı elde ettiyse de, daha önce haber yollamış olduğu II. Friedrich, Papa Gregorius’un da emir ve telkiniyle, 1227 yılının yazında Kudüs’ü almak için harekete geçmişti bile. Ne ki, II. Friedrich yola çıktıktan sonra ordusunda bir salgın hastalık baş gösterdi; bir müddet sonra kendisi de hastalanınca, şifa bulmak üzere (Güney İtalya’daki) Pozzuoli kaplıcasına gitti. Gerçi II. Friedrich  Papa Gregorius’u durumdan haberdar etmişti; ancak gene de Papa onun sefere çıkmamak için bir hileye başvurduğunu düşünerek derhal aforoz etti. Avrupa’daki diğer hükümdarları durumdan haberdar eden II. Friedrich, iyileştikten sonra tekrar Haçlı seferi hazırlıklarına başladı. Buna rağmen Papa, aforoz edilmiş biri olarak kutsal savaşa çıkamayacağı hususunda kendisini uyardı.  

 

Papanın aforozuna kulak asmayan II.Friedrich 28 Haziran 1228’de Brindisi’den gemiye bindi.  Sadece Kudüs’ü değil bütün Filistin’i istiyordu.  El-Kamil Haçlıları oyalamaya kalkınca, II. Friedrich 1228 yılının Kasım ayında ordusuyla Yafa’ya girdi. Aynı anda Dimaşk’ta bulunan en-Nasır da amcasının ikmal yollarını kesmek için Nablus’a bir ordu gönderdi.  Zira el-Kamil bir türlü yeğeni en-Nasır’ı  Dimaşk’ta etkisiz bir duruma getirememişti.  Öte yandan Eyyubilerin toprağına göz dikmiş Celaleddin Harzemşah da pusuda beklemekteydi. İşte şimdi kendisini üç koldan baskı altında hisseden el Kamil, II. Friedrich ile ya çarpışmak veya bir anlaşmaya varmak durumundaydı.

 

Kudüs’ü Haçlılara bırakan anlaşma 

 

Sonunda el-Kamil 18 Şubat 1229’da Haçlılarla bir anlaşmaya vardı. Buna göre, Kudüs, Bethlehem (Beytüllahm) Nazareth (Nasıra), Monfort ve Toron (Tibnîn) kaleleri dahil olmak üzere Celile ve Sayda’daki kimi araziler Haçlılara bırakıldı. Anlaşmaya göre Kudüs’teki Kubbetüssahra ve Mescidül Aksa camileriyle Haremüşşerif Müslümanların elinde kalacak; Müslümanlar serbestçe şehre girip ibadet edebileceklerdi.

 

Böylece İmparator Friedrich kılıç sallamadan ve kan dökmeden Kudüs’ü almıştı; ancak bazı Hıristiyanlar gene de memnun değildi. Kimisi şehrin kılıçla alınmadığına sevinemiyor, kimisi de Müslümanların camilerini muhafaza etmesini facia olarak görüyordu.  Üstelik Kudüs sadece dar bir koridorla sahile bağlandığı için koruması da zor oluyordu.  Müslüman dünyası ise olup bitenler karşısında tam bir şok ve dehşet içindeydi. İbnü’l Esir, Kudüs ve çevresine karşılık olarak el-Halil, el- Gavr, Nablus ve Malatya illeriyle Müslümanların elinde bulunan diğer şehirlerin yine Müslümanların elinde kalacağını; ama gene de Kudüs’ün verilmesinin Müslümanlara çok ağır geldiğini; büyük sıkıntı, elem ve ızdırapların ve anlatılamayacak kadar büyük üzüntülerin Müslümanların kalplerini kapladığını yazar (Cilt12:446).

 

Madalyonun diğeryüzünde, II.Friedrich 17 Mart 1229’da Kudüs’e girdiğinde şehirde ne bir sevinç, ne bir coşku vardı. Evet, Müslümanlar kenti terk etmişti; ancak yerli Hıristiyanlar Latin Kilisesi egemenliğinde huzur bulamayacaklarını biliyordu. 

 

                                                                     *          *          *

 

Eyyubiler arasındaki iktidar kavgası, Harzemşahların tehdidi ve hattâ Anadolu Selçuklularının Eyyubi topraklarına doğru genişleme politikası karşısında, Melik el-Kamil bir denge oluşturmak uğruna Kudüs’ü Haçlılara bıraktıysa da, tarihe aynen böyle, Kudüs’ü Haçlılara veren sultan olarak geçti. Eğer Eyyubi kardeşler, Beşinci Haçlı Seferi’nde olduğu gibi iç ittifaklarını koruyabilmiş olsalardı, Kudüs’ü haçlılara teslim etmek durumunda kalmazlardı. Ancak Kürtlerin tarihsel sosyolojisi incelendiğinde şu çarpıcı gerçek göze batar: Bir Kürt kardeşinin liderliği ve iktidarına boyun eğmektense, topraklarından vazgeçip başkalarının egemenliğini kabul edebilir. Bundan 800 yıl önce Melik el-Kamil Kudüs’ü savaşmaksızın Haçlılara teslim ederken, 16 Ekim 2017’de de Pavel Talabani (daha doğrusu Talabanigiller), Kerkük’ü kendi elleriyle İran’a ve Haşdi Şabi’ye terketti. Tarihin cilvesi mi, şans mı, rastlantı mı pek bilinmez; ancak dünyanın biri en kutsal (Kudüs) ve diğeri en pahalı (Kerkük) iki kentinin kaderini, iki Kürt değiştirmiş oldu.

 

Son bir not: Kudüs’ün Haçlılara teslim edilmesinden bir yıl sonra, tarihi Kürt-Türk işbirliği tekrar devreye girdi. Eyyubiler ve Selçuklular ittifak ederek, Erzincan bölgesinde aslen Fars olan Harzemşahlara saldırdı. Harzemşahlar ağır bir yenilgiye uğradı ve Celaleddin Diyarbakır’a sığındı. 15 Ağustos 1231’de de, Meyyafarıqin (Silvan) yakınlarında bir Kürt köylüsü tarafından öldürüldü. Ahlat tekrar Melik el-Eşref’in eline geçti; ancak kısa bir süre sonra Ahlat artık Selçukluların oldu.

 

 

                     

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.