1. YAZARLAR

  2. Ziyaeddîn Embarî

  3. İhvan İçin, Kış Bitmiş Bahar Gelmiştir.
Ziyaeddîn Embarî

Ziyaeddîn Embarî

Yazarın Tüm Yazıları >

İhvan İçin, Kış Bitmiş Bahar Gelmiştir.

A+A-

     Takvimler, 14 Ekim 1906’yı gösteriyordu. Nil deltasındaki Mahmudiye kasabasına gökten bir meteor düşüyordu. Gecenin karanlığından düşen bu meteordan çıkan ses ve aynı zamanda çığlık, kasabanın davetsiz misafirleri, belki de işgalcileri olan İngilizleri ürkütmüş, derin uykuya dalan yerli halkı uykudan uyandırmıştı. Herkes şaşkındı, bu ses nereden geliyordu. Kocaman kasabada, gecenin bu karanlığında sadece, cami imamı ve aynı zamanda saatçi olan hadis araştırmacısı Ahmet bin Abdurrrahman EL-BENNA’nın ışığı yanıyordu. Ve bu ses o taraftan geliyordu. Herkes İmam Ahmet’in gece namazı kılmak için uyandığını sanıyordu; oysa o, o gece, gece namazı için değil, şükür namazı kılmak için uyanmıştı. Gelen ses de meğerki meteor falan değil, meteor şiddetinde küfrün beynini zonklayan, müslümanı da uykudan uyandıran belki de müslümanın da uykusunu kaçıran bebek Hasan’ın sesinden başka bir şey değildi. Molla Ahmet’in de uykusu kaçmıştı; ama onun uykusu korkudan değil, sevinçten kaçmıştı. Çünkü, bu bebek aynı zamanda onun ilk oğluydu. Babası ona Hasan ismini vermişti. Bu isim aynı zamanda onun rotasını da gösteriyordu. Hiç bir şey okumasaydı dahi atası Hasan’nın tarihini okusaydı kendisi için yeterliydi. Darlık, zorluk, zorbalık, mücadele, meşakkat, ihanet, zehirlenme ve neticede şahadet onu bekliyordu. Kısacacı tarih tekerrür, kader de tecelli edecekti.

     O, sonbaharın tam ortasında doğmuştu, tabiat bitkin düşmüş, otlar sararmış, o zamana kadar ağaçlara bağlılık yemini eden yapraklar ise takatten düşmüş, kan kaybından renkleri sararak ağaçlardan bir bir aşağılara doğru yuvarlanıyordu. Yazdan kalma meyvelerin ise nesli tükenmeye başlamıştı. İşte El-Benna böyle bir mevsimde doğmuştu. Ama, daha ilkbahara çok vardı, daha önünde kocaman bir kış onu bekliyordu. Kışı yaşamadan ilkbahar gelmiyordu. Bu dersini ecdadından almıştı. Maalesef, peygamberler, müceddidler, müctehidler v.s. bunlar hepsi sonbaharda doğarlar, başlarından kış geçmeden de baharı görmezler.

     Çok gariptir, İbrahim’in, oğlu İsmail ile inşa ettiği bina, beni İsmail’den Muhammed a.s ile sağlamlaştırmış; ama üzerinden yüz yıllar geçince o bina yine yıkılmaya yüz tutmuştu. Kader o binanın yeniden inşasını El-BENNA (bina eden, mimar) vasıflı Ahmet bin Abdurrahman ve bilhassa oğlu Hasan’a nasip edecektir. Çünkü, her ne kadar beyt’in ilk Bennası İbrahim ise de, yüce yaratıcı, son peygamberi ve son dini beni İsmail’in neslinden çıkarmıştır.

     Küçük hasan hızla büyümektedir. Yanlış anlamayın, bizim gibi cüssesi büyümüyor. Adı, sanı, ilmi ve çalışmaları hızla büyümektedir. 15’inde, yarı kalmış Kur’an ezberini tamamlar.1923’te Dar’ul-uluma kayd olur. 1927’de İskenderiye’de ilkokul öğretmenliğine başlar. Bu zat bizim öğretmenler gibi “Atatürk ilke ve inkılaplarına ve anayasada belirlenen Atatürk milliyetçiliğine bağlı kalacağıma” diyerek yemin etmediği gibi, bizim gibi okulda ABC’yi öğretip sonra evinde oturup ek ders hesabı yapmıyordu. Artık, ben 657’ye tabiyim başka ne yapabilirim de demiyordu. O, boş zamanlarını Peygamberin Hira’da yaptığı gibi geleceğin projelerini yapıyordu.

     O, bizim müslümanların bize kahveleri öcü gibi gösterdiği gibi göstermiyordu. Bilakis kahveleri birer nimet ve fırsat biliyordu. Asıl kaynağını orda buluyordu. Yoğurtan kıl çeker gibi kahvedekileri tek tek davasına çekiyordu. O, bizim gibi köylülerle alay edercesine “gundi” demiyordu, bir derviş gibi köy köy geziyordu; ama o bir derviş değildi. Kısacası o, rahat durmadığı gibi rahatsızlık veriyordu. Ve Şeriati’nin dediği gibi “Sizi rahatsız etmeye geldim.” diyordu. Bu rahatsızlık daha çok İngilizler ve işbirlikçilerini kapsıyordu. Onun bu hali, tembelliğe ve boyun eğmeye alışmış müslümanların da uykularında bir düzensizliğe sebebiyet vermişti.

     El-Benna, daha çok kahvelerden topladığı altı arkadaşıyla Hafız Abdulhamit, Ahmet El-Husari, Fuad İbrahim, Abdurrahman Hasebullah, İsmail İzz ve Zeki el-Mağribi Mısır’ın İsmailiye şehrinde bir evde, 1928 yılında bir araya geliyordu. Yapılan istişarelerde

     "Teşkilatımızın adı ne olacak?" sorusuna Hasan El Benna: "Biz İslam'a hizmet için yola çıkmış kardeşleriz. Adımız da İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) olsun." diyordu. O zaman El-Benna’nın yaşı 22 idi ve teşkilatın başına getiriliyordu.

     El-Benna artık teşkilatını kurmuş, çalışmalarının gaye ve prensiplerini açıklıyordu.

     O, “gayemiz Allah, önderimiz Resulullah, yasamız Kur’an, yolumuz cihad, en büyük temennimiz Allah yolunda şehit olmaktır.” diyordu. İngilizler cihad ve şehadet kavramlarını duyunca ürktüler ve allerji oldular. Asıl hedeflerinin kendileri olduğunu çaktılar. Çünkü El-Benna, islami bir ülkede veya toplum da cihadı uygun bulmuyor, şiddeti asla tasvip etmiyordu. O, biz müslüman kardeşleriz derken “kardeş müslümanları” asla ihmal etmiyor, ''Üzerinde ittifak ettiğimiz hususlarda birleşiriz, üzerinde ihtilaf ettiğimiz ve ayrılığa düştüğümüz hususlarda da birbirimizi mazur görürüz.” diyordu.

     El-Benna mücadelesini “on prensip” üzerine kurmuştu. Fertlerine bunları özellikle aşılıyordu.

     Anlamak, İhlâs, Çalışmak, Cihat, Fedakârlık, İtaat, Sebat, Tecrit (soyutlamak), Kardeşlik, Güvenmek.

     El-Benna, mücadelesinin amacını şöyle özetliyordu

     1- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir fert.

     2- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir aile.

     3- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir toplum.

     4- Milleti İslam yoluna sevkeden müslüman bir düzen, güçlü bir iktidar.

     5- Batılıların parçaladıkları İslam ülkesinin her parçasını biraraya getirip tek devlet yapmak.

     6- İslam davasını bütün dünyaya duyurmak, azgın kişilere boyun eğdirmek”

     El-Benna, İslamı bir bütün olarak algılamış, İslam anlayışını şöyle açıklamaktaydı:

     "İslam, hayatın bütün yönleriyle ilgilenen kapsamlı bir sistemdir. O, devlet-vatan, hükümet ve millet ilişkisini düzenler. O, ahlaki bir karakter ve güç, rahmet ve adalet; kültür ve kanun, bilim ve hukuktur. Çalışma ve zengin olma, müreffeh bir hayat yaşama durumudur, cihad ve tebliğdir. Doğru bir akide ve kulluktur."

     El-Benna, islamı sağlıklı yaşama ve anlamak için 20 düstur adı altında “Fehm Risalesi”ni yayınlamıştır. Bunları burada yazamayacağımızdan ilgililerin okumasını önemsiyorum.

     El-Benna, teşkilatın temellerini sağlam attıktan sonra o günün İngilizleri ve yerli işbirlikçileri bu gün olduğu gibi o gün de ona savaş açmışlardı. O gün, demokrasi diyorlardı. Müslümanlar da demokrasi deyince, bu sefer, “efendim demokrasi çoğunluk sistemi değil çoğulculuk sitemidir” demeye başladılar. Bu da para etmeyince Vural Savaş’ın bir söylemi olan “Militan Demokrasi”ye sarılmaya başladılar. Çünkü onlara göre demokrasi, gerekirse militanlık yaparak kendini korumaya alabilir yani darbe bile yapabilir.

     Evet, El-Benna’dan sonra kış devam etti; ama Müslüman kardeşler kışa da hazırlıklıydılar. Bu gün ise her halükarda kış bitmiş bahar gelmiştir. Baharın gelmesi ise zaten kaçınılmazdı. Birilerinin baharı kışa döndürmeye çalışmaları gülünçtür. Bu hem sünettulaha hem de tabiat kanunlarına aykırıdır. İlk başta 6 kişiyle baş edemeyenlerin, bu gün milyonlarla baş etmeleri imkan dışıdır. Onun içindir ki ihvanın başta olup olmaması önem arz etmemektedir. İhvanın hakla irtibatı ve halkla dayanışması güçlüdür. Halkı elde eden bir hareket zaten her zaman iktidardır.

     İHVAN VE KÜRT SORUNU

     ''1945 yılında vuku bulan Barzani ayaklanması esnasında cemaatin kurucusu şehit Hasan ElBenna Irak hükümetine, Kürt sorununun silah ve baskı yoluyla değil; diyalog, eşitlik ve haksızlığın kaldırılması yoluyla çözülmesini isteyen bir telgraf mektubu göndermiştir. Telgraf mektubu ihvan-ı Müslimin dergisinde yayınlanmıştı.”

     Telgrafta daha sonra Üstad El-Benna’nın “Kardeşleri olan Kürtler'e yönelik herhangi bir olumsuz duygu beslemediğini ve kıyamlarının / mücadelelerinin, emri bil-maruf ve nehyi anil-münker çerçevesinde gerçekleştiği” görüşüne yer verilir. İhvan-ı Müslimin’in Kürt meselesine yönelik bu yakın ilgisi, Hasan El-Benna’nın şehadetinden sonra da devam etmiştir. 1960’ların ortalarına doğru İhvan liderlerinden oluşan bir heyet Molla Mustafa Barzani’yi ziyaret etmiştir. Görüşmeyi önemli kılan diğer faktör ise İhvan hareketinin bağımsız Kürdistan hakkındaki görüşlerinin deklare edilmesidir. İhvan heyeti bağımsız, ulusal bir Kürdistan hususunda rezerv koyucu bir pozisyondadır. Ümmetin düşünsel ve coğrafik bütünlüğüne vurgu yapan heyet, Molla Mustafa Barzani’ye açıkçabağımsızlıktan/bölünmeden yana olmadıklarını açıklarken aynı zamanda “Kürdistan’ın siyasi, dilsel, idari, kültürel haklarının elde edilmesinde ve Irak bütçesinden kendilerine uygun pay ayrılmasının gerçekleşmesinde” önemli bir rol oynamışlardır. Daha sonra İhvan-ı Müslimin’in genel mürşidi Üstad Muhammed Mehdi Akif, bir röportajında aynen şunları söylüyor: ''…Türkiye’yle temas kuruyorum ve diyorum ki: Ey kardeşim (Başbakan'a hitaben), siyonistlerin müslümanları öldürdüğü yolla senin Kürtleri öldürmen caiz değildir. Bunlar (Kürtler) senin gibi müslümandırlar. Gerçekte, ben İslami ve insani gerekliliğe Erdoğan gibi uyan bir insan bulamadım. Bu uyarıdan sonra onu (Başbakanı) ‘savaşın Kürtler'in sorunlarını bitirmeyeceğini’ ifade ederken gördüm.'' diyerek eski savaş politikalarının bırakılmasını tavsiye etmiştir.” (Nevzat ÇİÇEK-İhvan-ı Müslimin Tarihi adlı makaleden)

     HÜLASAYI KELAM, VESSELAM.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.