1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3.  İbrahim Sediyani ile Şiir ve “Gülistan” Üzerine
 İbrahim Sediyani ile Şiir ve “Gülistan” Üzerine

 İbrahim Sediyani ile Şiir ve “Gülistan” Üzerine

A+A-

 

Sayın İbrahim Sediyani, şiir kitabınız “Gülistan”, yakın bir zaman önce Ekin Yayınları’ndan çıktı. Öncelikle tebrik ediyor ve hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Doğrusu insanın dimağında farklı bir tad bırakan, alışılagelmişin dışında şiirler bunlar. Kitap hak ettiği ilgiyi gördü mü?

 
Öncelikle gösterdiğiniz ilgi ve hem iyi dilekleriniz hem de nazik sözleriniz için teşekkür ediyorum.
 
 “Gülistan”ın yayınlanması, insanların aşinâ olmadıkları ve içeriğini bilmedikleri bir kitabın yayınlanması gibi değildi. Kitap daha çıkmadan, içinde neler olduğunu okuyucu biliyordu. Bunlar zaten toplumda bilinen şiirlerdi. Çünkü kitaplaştırmadan önce şiirlerimin bir kısmını çeşitli yayın organlarında yayınlatmıştım. Biraz da hicâb duyarak söylüyorum; olağanın epey üstünde ilgi görmüştü bu şiirler. Türkiye’de şiire gösterilen ortalama teveccühün çok daha üzerinde bir teveccüh idi bu. Bunları insanlar biliyordu. Bir kısmı zaten bestelenmişti, sanatçı kardeşlerimiz tarafından okunuyordu. Şiirler daha insanların dilindeyken, kitaplaştırılması gerektiği yönünde talepler oluyordu. Benim de niyetim zaten bu yöndeydi. Velhasıl“Gülistan”ın çıkması, öyle “bomba haber” veya insanları “şok edici” bir olay değil; bilâkis insanların zaten beklediği bir olayın kazasıdır.
 
Hal böyle olunca, eğer çıkarsa kitabın nasıl bir ilgiyle karşılanacağını da zaten aşağı yukarı biliyorduk. Tahmin etmek de zor değil; sonuçta şiir. Şiir ve kendine özgü bir dili var. Türkiye toplumunu az çok tanıyan bir insan, şiirden anlamasına da gerek yok, o şiirleri şöyle bir incelediğinde Türkiye’de ne kadar sevilip ne kadar sevilmeyeceğini rahatlıkla tahmin edebilir.
 
Şiir yazmaya kaç yaşında ve nasıl başladınız?
 
Şiir yazmaya ilkokul 3. sınıfta başlamıştım, henüz 9 yaşındayken. Almanca yazıyordum. Almanya’da yaşıyorduk ve ben burda ilkokul öğrencisiydim.
 
Şiir yazmaya Almanca başladım; ilk şiirlerim Almanca’dır. O gün okulda yaşanan olayları, sınıfta veya teneffüste yaşadıklarımızı komik ve mizahî bir dille yazar, son ders saatinin sonlarına doğru öğretmenimiz beni tahtaya çıkarır, eğer bugün şiir yazdıysam okumamı rica ederdi. İlkokula gidiyoruz, öyle her derste başka bir öğretmeni dinlemiyoruz; zaten “sınıf öğretmeni” diye bir öğretmenimiz var bütün derslere o giriyor. Bizim yaşlı bir bayan öğretmenimiz vardı. Öğretmenim olsun, öğrenci arkadaşlarım olsun, hepsi birlikte nerdeyse yalvarırlardı bana, eğer yazdıysam o şiiri okumam için. Ben de zaten onlara okumaktan aynı derece keyif aldığım için hemen tahtaya çıkar ve okurdum. Öğretmenim ve sınıf arkadaşlarım gülmekten yerlere yatarlardı; sınıfımız tek kelimeyle kopardı. Ben bitirince yeniden, bir daha okumam için yalvarırlardı. Ardı ardıına, ardı ardına okuttururlardı bana yazdığım o şiirleri.
 
Onlar açısından müthiş eğlenceli birşeydi tabiî bu; düşünün, bütün gün sınıfta olanları, teneffüste veya okulun bahçesinde yaşananları böyle komik bir anlatımla, mizah diliyle, insanları gülmekten kırıp geçiren bir dille kaleme alıyordum. Kafiyeli, uyaklı üstelik.
 
Bavyera eyaletinin Aschaffenburg şehrine bağlı Laufach isimli bir köydeydik. Benim şiirlerim okulda gitgide o kadar meşhur olmuştu ki, yazdığım komik şiirleri okuma vakti gelince, artık diğer sınıfın öğretmenleri de sınıfımıza geliyordu bunları dinlemek için. Alman öğretmenlerimin hayranlığını kazanmıştım. Fakat bu hayranlığın tek sebebi şiirlerin güzelliği değildi. Ben Almanya’ya geleli henüz bir sene olmuştu, yeni geldiğimde tek kelime Almanca bilmiyordum, sınıfta hiçbir şey konuşmadan sadece oturuyordum ve bu şiirleri yeni öğrendiğim bir dilde yazıyordum. İşin asıl bu boyutu daha önemliydi.
 
Sonra ailece memlekete döndük; temelli dönüş yaptık. Ortaokul ve liseyi Türkiye’de okudum. Şiire ara vermedim. Diyebilirim ki, şiire başladığım 9 yaşından bu yaşıma kadar şiir yazmayı hiç bırakmadım.
 
Fakat artık Almanca yazmıyordum tabiî. Türkçe ve bazen de Kürtçe yazıyordum. Şiirlerimin sadece dili değil, içeriği ve rengi de değişmişti.
 
Ortaokul ve lise boyunca yazdığım şiirler, aşk şiirleridir. Yani şiirlerim artık öğretmenlerimi ve okul arkadaşlarımı güldürmüyor, bilâkis hüzünlendiriyor, hislendiriyordu.
 
Fakat ilgi aynı ilgiydi. Şiirlerimi Almanca yazdığım ve insanları güldürdüğüm ilkokul döneminde öğretmenlerim ve arkadaşlarım şiirlerime nasıl hayran idilerse, Türkçe yazdığım ve insanları duygulandırıp ağlattığım ortaokul ve lise döneminde de aynı şekilde. Öğretmenlerimiz şiirlerimi bana bile okutmazlardı, elimden alıp kendileri okurdu sınıfa. Duygusal şiirler, aşk şiirleri. Ve hüzünlü, çok hüzünlü.
 
Lise döneminde İslamî düşünce yapısı ile tanışınca ve yavaş yavaş siyasî bilinç de kazanmaya başlayınca, kişiliğimizde ve yaşantımızda ciddî bir değişiklik meydana geldi. Bu, haliyle şiirlerime de yansıdı.
 
İlkokulda komik, güldüren şiirler, ortaokulda ve lise hayatımın ilk dönemine kadar duygusal, hüzünlü aşk şiirleri yazıyordum. İslamî düşünce yapısı ile tanışınca kişiliğim ve yaşantım tamamen değişti ancak şiirlerimden o “aşk” ve “hüzün” duygusunu, şiirlerime anlam katan o “rûh”u asla söküp atmadım. Çünkü ben ucuz kahramanlık şiirleri veya mızmız ilahî şiirleri yazmayı beceremem. Sevmem, hoşlanmam böyle şeylerden. Hele hele siyasî propaganda yapan, ideolojik ajitasyon yapan şiirler ve marşlar yok mu, nefret ederim. Toplumsal bir mesaj versem bile, bunu “şiir dili”yle yaparım; şiirin içindeki “aşk” duygusuna halel getirmem. Yani siyasî ve ideolojik bir mesaj bile vermeye kalksam, bunu öyle bir dille yaparım ki, şiirim yine de “aşk şiiri” olma özelliğini yitirmez.
 
 
“Gülistan”daki şiirleri duygulanarak okuduk. Hatta çoğunu birkaç kere üst üste okuduk. Bu kadar etkilenerek okuduğumuz halde bir şeyi bir türlü çözemedik: Bunlar normal aşk şiirleri mi, yoksa siyasî şiirler mi, dînî şiirler mi, ya da vatan sevgisini aşılayan şiirler mi, yoksa bunların hiçbiri de değil çünkü bunlar tabiât sevgisini dile getiren, doğa sevgisi üzerine yazılan şiirler mi? Sediyani bu şiirler ne şiirleri?
 
Bu sorunun cevabı aslında bir önceki soruya verdiğim cevabın sonunda var.
 
Benim şiirlerim bunların tek başına hiçbiri değildir; bütün bunların hepsini birarada toplayan şiirlerdir. Şöyle sorayım: Bir şair, hem siyasî bir çizgisi var, hem dînine çok bağlı, hem vatanını, toprağını çok seviyor, hem doğaya ve tabiâtın güzelliklerine âşık ve hem de bir kadını seviyor olamaz mı?
 
 
Özellikle bazı şiirleriniz, “Gûla Rozîn”, “Ağladıkça Yeşile Çalar Gözlerin”, “Seni Sevmek”, “Sakın Kapama Gözlerini”, “November Sevgilim”, ki en güzelleri de bunlar, bu şiirlerde muhatabınız kim? Görünüşte normal aşk şiirleriymiş gibi, fakat içinde pekçok siyasî ve evrensel mesajlar var, toprağa, doğaya, ülkeye, direniş ruhuna, özgürlük mücadelesine vurgular var. Bu şiirlerde kime sesleniyorsunuz? Allâh’a mı, ülkenize mi, halkınıza mı, tabiâta mı yoksa sevdiğiniz kadına mı?
 
Bakın aynı noktaya geliyoruz. Yani bu özelliklerin aynı kişide toplanması çok mu tuhaf olur? Değil, gayet normal.
 
Peki, madem ki bu gayet normal birşey, çünkü insan robot gibi tek yönlü bir varlık değil, farklı özellikleri aynı anda birarada toplayabiliyor. Öyleyse bir şair (veya yazar, hatta ressam, müzisyen, sanatçı) neden eserlerinde sadece bir yönünü dışarı vursun? İçinde yedi – sekiz dünya birden besle, ama dışarıya karşı sadece birini yansıt! Bu dürüst değil bence; insanın kendini yeteri kadar ifade edememesi demektir bu ve işte insanların kendini ifade edememesi yüzünden terör, anarşi, farklı olana tahammülsüzlük, hoşgörü eksikliği gibi pekçok toplumsal huzursuzluk başgösteriyor.
 
Benim şiirlerim tek vitaminli değildirler; bilakis şiirlerim, insanın içindeki bütün bu duyguları aynı anda besleyen şiirlerdir. Örneğin “Seni Sevmek” şiirine bakın; “Seni sevmek, hazalım / uğrunda ölümlere gittiğim kutlu dâvâ / ateş, toprak, su ve hava / elem yecidke yetimen feava / hazalım seni sevmek / Kıbleteyn Mescidi’nin her iki kıblesi / yetim bir çocuğun el öpmesi / Molla Mansur’un yitik ülkesi / seni sevmek, hazalım / Şubat, Haziran, Sonbahar / ve bir de Ferverdin.”
 
Bu mısrâları okuyan herkes, içinde kendi dünyasını, kendi duygularını bulabilir. Biribirlerine taban tabana zıt bir noktada duran insanlar bile bu şiirde “ortak duygular” bulabilirler.
 
Şiirlerinizi farklı dillerde yazıyorsunuz. Bu da sizi diğer şairlerden ayıran başka bir orijinal yönünüz. Şiirin dili duyguların dilidir sanırım; dil, ırk, cinsiyet, bölge fark etmiyor, değil mi üstad? Türkçe şiirleriniz var, Kürtçe şiirleriniz var, Almanca şiirleriniz var, hatta 6 dilde birden yazdığınız şiirler var. Neden şiirde sadece bir dil kullanmıyorsunuz? Farklı dillerde şiirler yazmanızın sebebi nedir?
 
Bir dilde yazılan bir eser dünyadaki tüm dillere çevrilebilir fakat şiir öyle değildir. Örneğin Türkçe yazılan bir şiiri İngilizce’ye çevirirseniz aynı tadı vermez. Firdevsî’nin Farsça şiirlerini, Melayê Cezirî’nin Kürtçe şiirlerini veya Goethe’nin Almanca şiirlerini Türkçe’ye tercüme edip okuyabilirsiniz, ama orijinalindeki gibi bir tad alamazsınız.
 
Tercüme şiiri bozuyor, ister istemez bozuyor. Şiirini şairinden alıp mütercimin algı dünyasına hapsediyor.
 
Benim şiirlerimi farklı dillerde yazmamın sebebi, şiirlerimin başka dillere tercüme edilmesini istemediğim için. Şiiri hangi dilde yazdıysam öyle kalsın istiyorum.
 
Bunun yerine, her biri farklı bir dil konuşan insanlara ben direk hitap ederek şiir kaleme alıyorum. Araya mütercim koymadan, direk kendim muhatap alıyorum. Türkçe konuşan insanlar için Türkçe şiirler yazıyorum, Kürtçe konuşan insanlar için Kürtçe şiirler yazıyorum, Almanca konuşan insanlar için Almanca şiirler yazıyorum.
 
Hepsi de anlıyor beni, insanların. Çünkü insanlar farklı renklere sahip olup farklı diller konuşsa da, kalbinde sevgi gibi yüce bir duygu taşıyan tüm insanların konuştuğu ortak bir dil vardır ve ben de şiirlerimde o dili kullanıyorum; “gönül dili”...
 
Şiirlerinizde bölge ayrımı yapılmaksızın bütün yeryüzü var. Yeryüzü sizin coğrafyanız olmuş durumda. Esas olan bu mudur?
 
Elbette, ama kendi gerçeğinden de kopmadan. Bizim ülke insanları bu ölçüyü pek tutturamıyor ne yazık ki.
 
Ben bir Müslüman olarak biliyorum ve imân ediyorum ki beni yaratan bir Allâh var ve dünyanın dört bir köşesinde kardeşlerim var. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Bu durumda onların sorunlarına da ilgisiz kalamam. Bunun adı, duyarlılıktır.
 
Fakat ben, eğer ki kendi ülkemdeki haksızlıklara, zulümlere açıkça tavır koyuyorsam, ezene karşı ezilenin yanında isem, egemen güce karşı halkımın yanında olabiliyorsam, benim dünyanın diğer coğrafyalarındaki zulümlere karşı çıkmam o zaman bir anlam kazanabilir, buna o zaman “duyarlılık” denir. Fakat ben eğer kendi ülkemdeki sorunları gündemime bile almıyor, yaşadığım topraklarda dayatılan zulüm ve baskılara karşı sesimi bile çıkarmıyor, ve fakat dünyanın diğer yerlerindeki aynı sorunlar ve zulümler için ortalığı velveleye veriyorsam, bunun adı “duyarlılık” değil, olsa olsa “çadır tiyatrosu”dur.
 
Türkiye’deki İslamî camianın Türkiye dışındaki yerlerde yaşanan zulümler için bu kadar gürültü patırtı çıkarmaları, dünyanın bilmem neresindeki yerlerde yaşanan haksızlıklarla meşgul olmaları “duyarlılık” ile açıklanamaz. “Duyarlılık”, eğer ben kendi ülkemdeki sorunlarla meşgul olan bir insan olarak başka ülkelerdeki sorunlarla da meşgul oluyorsam, budur işte, “duyarlılık” budur. Fakat Türkiye’deki İslamî camia için bu söylenemez, onların tavırları “duyarlılık” sayılmaz. Sayılmaz çünkü onlar zaten o topraklarda yaşıyorlar; onlar bu topraklarda yaşamıyorlar ki. Bakmayın bizimle birlikte oturup kalktıklarına. Onlar bu ülkede yaşamıyorlar; onlar zaten dünyanın bilmem neresinde yaşadıkları için orası için meydanda bağırıp çağırmaları “duyarlılık” sayılmaz. Fakat meydana çıkıp kendi ülkesindeki zalime karşı bağırmasını bilen, çıkıp da başka ülkelerdeki zalimlere karşı da bağırırsa, bunun adı tabiî ki “duyarlılık” olur.
 
Kimileri şiirin toplumdan koptuğunu, kimileri de toplumun şiirden koptuğunu söylüyor. Sizce?
 
Bence ikincisi. Toplum bazen şiirden kopuyor ama şiir toplumdan kopmaz. Şiir hiçbir zaman toplumdan kopmaz.
 
“Seni Sevmek” adlı şiirde, “Seni sevmek hazalım, kucağında kitapla doğmak, elinde kalemle ölmektir” diyorsunuz. Bu mısrâlar sizi anlatıyor sanki, yanılıyor muyum hocam?
 
Doğru görmüşsünüz. O mısrâları yazarken sadece kendimi düşünüyordum. Kucağımda kitapla doğdum ve galiba elimde kalemle de öleceğim.
 
Sizin şiirleriniz dikkatli bir şekilde okunduğunda, bir şair olarak en çok iki şeyden ilham aldığınız anlaşılıyor. Biri toprak, yani coğrafya, diğeri de tabiât, doğa. Şiirleriniz genelde coğrafyalar, şehirler, nehirler ama özellikle de nehirler, ağaçlar, çiçekler etrafında bir duygu dolaşımı yapıyor. Sizin düşünsel karakteriniz bu iki eksen üzerine, “coğrafya” ve “doğa” üzerine şekillenmiş gibi. Sadece şiirlerinizde değil, yazı ve makalelerinizde de rahatlıkla farkediliyor bu. Yanılıyor muyum?
 
Sizi tebrik ediyorum. Hakikaten çok doğru okumuşsunuz. Benim bütün fikirsel ve karakteristik yapım, iki alan üzerine oturur; Coğrafya ve Ekoloji.
 
En çok da şiirlerimde farkedilir bu durum ama yalnız şiirde değil, sizin de belirttiğiniz gibi, bana ait her şeyde bunu görmek mümkündür.
 
Örneğin bana ait kitap ve çalışmaların sadece isimlerine bile baksanız, hemen farkedilir. İki kitabım var, birinin adı “Adını Arayan Coğrafya”, öbürünün “Gülistan”, yani “gül bahçesi”. Kürtçe çizgi romanımın ismi “Guldexwîn”, Zağros Dağları’nda açan bir çiçeğin ismi. Kurduğum girişimin ismi de “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” ve eski coğrafî isimleri geri almak amaçlı. Bunun haricinde “Seyahâtname”, dünyanın diğer ülkelerini evlerinize getiriyor.
 
Yani hayatımın % 45’i Coğrafya, % 45’i de Ekoloji’dir. Geriye kalan % 10’un içinde de hayata dair diğer konular var.
 
“Söz kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz” diye bir söz vardır. Bu söze katılıyor musunuz? Sizin şiirlerinizi okuduğumda ben çok etkilenmiştim, ciğerime değdi her kelime. Bu bağlamı değerlendirir misiniz?
 
Teşekkür ederim. Dediğim gibi, ben şiirlerimde “gönül dili” ile konuşuyorum. Şiirlerim, kalbimden çıkan cümlelerdir.
 
Bizim günlük hayatımızda kullandığımız “dil” sözcüğü Türkçe’de “lisan” anlamına gelirken, Kürtçe ve Farsça’da aynı sözcük “gönül” anlamındadır. Yani lisan ve gönül, aynı sözcükle ifade ediliyor; “dil”.
 
Onun için şiirlerime “gönül dili” diyorum ben.
 
Bir şiirinizde “Zordur anlamak bu sevdayı” demişsiniz. Bu sevdayı anlamak için ne gerekiyor üstad?
 
Kafkasya şiirimde geçiyor o ifadeler. “Zordur anlamak bu sevdayı / kar altında bir yangın / nefretler altında bir aşk / güneş görmeyen sularda yıkanan çocuklar / ve dağlar altında bir ülke / gamzesi olmuş Avrasya’nın / dağlarına özgürlük ateşi düşmüş Kafkasya’nın.”
 
Bu sevdayı anlamak için, pekçok insana göre “yaşamak” gerekiyor. Fakat bana göre bu da yeterli değildir. Bana göre, “yanmak” gerekiyor.
 
Tıpkı yukarıda aktardığım mısrâlarda vurguladığım gibi.
 
 
Siz sadece bir yazar ve şair değil, aynı zamanda çağımızın Evliya Çelebi gibi bir seyyahısınız. Gezip gördüğünüz yerlerin şiirlerinize etkisi oluyor mu?
 
Birinci derece etkisi oluyor hem de. Yukarıda anlattığım gibi, “coğrafya” ve “doğa”; ruhumu besleyen iki alandır. Gezgin olmak, ikisini birden solumanıza imkân sağlıyor. Belki de bundan ötürüdür; hemen hemen bütün seyyâhlar, aynı zamanda şâirdirler.
 
Örneğin selefim Evliya Çelebi, gezdiği şehirlerde camilerin duvarına şiirler yazardı. Böyle ilginç bir özelliği de var, o güzel insanın. “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri”başlığıyla kaleme aldığım 21 bölümlük Balkan gezisinde bunu detaylı bir şekilde anlatmıştım.
 
Meselâ, Evliya Çelebi bugünkü Arnavutluk’un Elbasan şehrini 1670 tarihinde ziyaret eder. Elbasan’daki “Xhamija Mbret” adlı caminin duvarlarına, ki ismi Arnavutça’da “Kral Camiî” anlamına geliyor, Evliya Çelebi kaligrafik bir yazı stiliyle şiirler yazmıştır. Hatta Evliya Çelebi’nin 1670 yılında yazdığı o şiirler caminin duvarında 1960 yılına kadar hiç silinmeden gelmiştir. Fakat Enver Hoca diktatörlüğü ile geçen Komünizm döneminde Arnavutluk’taki tüm İslamî izler bilinçli olarak ortadan kaldırıldığı için, Evliya Çelebi’nin cami duvarına yazdığı o güzelim şiirler de komünist devlet tarafından silindi ve yok edildi.
 
Gerçi 21. yy’da benim öyle bir şansım yok. Gittiğim yerlerdeki camilerin duvarına şiir yazmaya kalksam, beni yakalayıp hapse atarlar. Ben de kâğıda yazıyorum işte.
 
Gezilerim, gezdiğim şehir ve coğrafyalar şiirlerime doğrudan etki ediyor. Örneğin“November Sevgilim” adlı şiirimdeki şu ifadeler, aslında kendi seyahâtnamemdir: “Oy gülüm / gûla reyhan gülüm / sana Rawalpindi oyalı yazma alamadım ya / Ohri’nin incisini nun gibi boynuna asamadım ya / İsfahan lalesini lamelif destesiyle uzatamadım ya / Struga şiirlerimi sana elif elif okuyamadım ya / bu kara sevdâyı Balakot’un çocukları gibi mâsum tutamadım ya / içimdeki Burrel yangınını Erzeni sularıyla söndüremedim ya / yasemin yasemin büyüyen isyanımı Tahrir Meydanı’nda haykıramadım ya / oy gülüm / gûla reyhan gülüm / Be’er-Şeva gözlerimdeki hapishanede seni tutsak edemedim ya.”
 
Son olarak şiir haricinde bir soru sormak istiyorum. “Adıyaman” isminde muhteşem bir makaleniz vardı. Biz Adıyamanlılar olarak çok etkilendik o yazınızdan ve gerçekten mutlu olduk. Çok teşekkür ediyoruz. O yazınızda şu duygu yüklü ifadeleri kaleme almışsınız: “’Fıtratları bozulmadan tertemiz kalmış insanların biraraya gelerek oluşturduğu bir toplum nasıl olur acaba?’ diye merak ediyorsanız, Adıyaman’a gidip birkaç gün kalmanızı salık veririm. Kötülük yoktur orada. İyiliğini ise, ancak oraya giderseniz görürsünüz. Kendi içinde saklıdır çünkü. Kürtler’le Türkler’in, Sünnîler’le Alevîler’in barış içinde, kardeşçe yaşadığı bir ilimizdir, Adıyaman. Orda da her siyasî düşünceden ve farklı ideolojilerden insanlar çıkar ama yine de terör ve anarşi olmaz o topraklarda. Her şeyden önce medenîdir çünkü, Adıyaman insanı. Ve bu medeniyeti, “köylüce” yaşar. Hazıra kaçmaz Adıyaman insanı; “hazır tüketim kültüründen” uzaktır. Kadınları ekmeği kendi açarlar; erkekler de sigarayı kendi sararlar. Birini buğdaydan, birini de tütünden elde ederler. Orada “insan”, her şeyden önce gelir. Adıyaman’ın en önemli zenginliği, bizzat kadınları ve erkekleri olduğu için, en çok buğday ve tütün yetişir o topraklarda. Toprak, buğdayı kadına, tütünü de erkeğe sunar tüm cömertliğiyle. Adıyaman’ın renkleri de “yeşil – sarı”dır bu yüzden. Yeşilini tütünden, sarısını buğdaydan alır.” Adıyaman’dan yayın yapan bir gazete olarak sormadan geçemeyiz. Adıyaman hakkında size bu güzel cümleleri yazdıran neydi?
 
Adıyaman’ın güzelliği, saflığı, doğal ve asude hali. O ifadelerin hiçbiri yapmacık değil; hepsini de içimden gelerek yazdım.
 
Adıyaman insanı da İbrahim Sediyani’nin yazılarında ve şiirlerinde aynı şeyi buldukları için seviyorlar. Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz.
 
Asıl ben teşekkür ediyorum. Adıyaman ve Kâhta’ya en içten sevgilerimi ve selamlarımı gönderiyorum.

İBRAHİM SEDİYANİ KİMDİR?
 
Almanya’da yaşayan gazeteci, yazar, şair ve seyyah İbrahim Sediyani, Elazığ’ın Karakoçan ilçesindendir.
 
Dört yıl boyunca Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerini ilçe ilçe gezerek köylerimizin ve şehirlerimizin eski gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı araştırma kitabı 2009 yılında Özedönüş Yayınları arasından, şiir kitabı “Gülistan” ise 2012 yılında Ekin Yayınları arasından çıktı. “Adını Arayan Coğrafya”, bu alanda ortaya konan “Cumhuriyet tarihindeki ilk kitap” özelliğini taşımaktadır.
 
Türkiye’de “Modern Seyyah”, “Doğu’nun Karl May’ı”, “Çağdaş Evliya Çelebi”, “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” gibi sıfatlarla anılan Sediyani, daha çok kaleme aldığı gezi yazılarıyla bilinmektedir. Gezdiği ülkeleri bölüm bölüm kaleme almakta ve bunları “Seyahatname” adıyla ciltler halinde yazmaktadır. İbrahim Sediyani’nin yaptığı geziler ve yazdığı gezi yazıları hakkında Almanya, Liechtenstein, İsviçre, Makedonya, İran ve Doğu Türkistan medyasında haber ve makaleler yazıldı, Sediyani bu gezi yazılarından dolayı Liechtenstein Turizm Bakanlığı, Avusturya Vorarlberg Eyaleti Turizm Bakanlığı ve Çek Cumhuriyeti Marianske Lazne Belediyesi’nden teşekkür mektupları aldı.
 
Alman filozofların kitaplarında Hitler’e karşı mücadele eden Yahudi kadın aktivist ve edebiyatçı Hannah Arendt’e benzettiği Sediyani’nin edebiyat alanındaki çalışmaları, Türkiye’deki bazı okullarda öğrencilere ders olarak okutuldu.
 
Asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen eski köy ve şehir isimlerini geri alabilmek için 2011 yılında “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim kurup imza kampanyası başlatan Sediyani, bu girişimin ayrıca sözcülüğünü yapmaktadır. İmza kampanyası, www.ufkumuz.com sitesinde halen devam etmektedir.
 
 İbrahim Sediyani’nin en ilginç özelliklerinden biri de, Kürt tarihinin ilk çizgi kahramanı olan küçük kız “Guldexwîn” karakterinin yaratıcısı olmasıdır. Halen www.siirttenote.com sitesinde bölümler halinde devam eden, İbrahim Sediyani’nin yazdığı ve henüz 17 yaşında, İmam Hatip Lisesi’nde okuyan Tokatlı bir kız öğrenci olan Zişan Özeke’nin çizdiği bu çocuk öyküsü, İsviçre’nin dünyaca ünlü çizgi kahramanı “Heidi” ile özdeşleştirilerek “Kürtler’in Heidi’si” olarak nitelenmektedir.
 
İbrahim Sediyani ayrıca Mavi Marmara gemisindeki gazetecilerden biriydi. İsrail saldırısında o da gemideydi. Esir alınarak İsrail’e götürüldü ve İsrail hapishanesinde yattı.
 
2005 yılında Hacc vazifesini yerine getirip hacı oldu.
 
Birçok farklı özelliği birarada bulunduran bir insan olan İbrahim Sediyani, Özgür Yazarlar Birliği üyesi, Weltweiter Einsatz für Arme (WEFA) insanî yardım vakfı gönüllüsü, “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” Girişimi sözcüsü, Greenpeace Çevre ve Ekoloji Koruma Örgütü aktivisti, Filistin onur vatandaşı, İran – Türkiye Dostluk Grubu üyesi, Özgür Özbekistan Dostluk Platformu kurucu üyesi ve Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi (Azadî İnisiyatifi) kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesidir.
 
1996 yılında evlenip 2008 yılında boşanan İbrahim Sediyani’nin, geride kalan evliliğinden Malcolm adında bir oğlu ve Elif Yaren adında bir kızı vardır.
 
Röportaj : Hikmet KIZIL / KAHTA DİYALOG GAZETESİ
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.