1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. ‘Hülagu Han mısın’ zalim!
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Hülagu Han mısın’ zalim!

A+A-

Çocukluğumun bütün yaz mevsimleri, yüksek dağların doruklarında oluşan krater göllerin kenarında, “reşmal” adı verilen kara kıl çadırların kurulduğu çimenliklerde yetişen dağ çiçekleri arasında geçti. “Dağlarına bahar gelince memleketimin” bir katır sırtına binmiş annemin kucağında, saatler süren bir yolculukla giderdik bu zozanlara ve sonbaharın sert, keskin rüzgarları esmeye başlayınca da aynı yoldan geri dönerdik köylerimize. Yazın köyler kavurucu sıcak, dağ başlarındaki zozanlar ise püfür püfür yelin estiği, ferahlık veren serin yerler olurdu.

Çocukluğumdan bugüne aklımda kalan bütün çocuk oyunları, bu dağ başlarındaki, buz tutmuş göl kanarlarında, bin bir renkli çiçeklerin istila ettiği çimenliklerde koşturduğumuz anlardan yadigar kalmıştır bana. O zozanlar biz çocukların, kanatlarımız olsa hiçbir engel tanımadan uçabileceğimiz masalsı yerlerdi. Çocuk cennetiydi, çünkü köydeki bütün çocuklar mecburi getirilirdi buraya. Kadınlar, bir de çocuklar... Erkekler köyde işte güçte, bizler de burada Cuma akşamı yaylaya gelecek, terkisinden taze salatalık, kıpkırmızı domates çıkaracak babalarımızın yolunu gözleyerek, sabahtan akşama kadar oyun oynar, haylazlık eder, sürüler halinde dolaşırdık.

Moğolların yeri başka!

Bazen oyunlarımız çimenliklerden taşar, çadırların arasına dalan çocuk sürüleri kap kacağı devirir, bakraçlardaki sütü döker veya daha büyük bir zarar verirlerdi. İşte böylesi durumlarda yaşlı kadınlar çadırlardan fırlar, o sırada ellerine geçirdikleri her neyse onu biz çocuklara fırlatır, arkamızdan bağırarak söylenirlerdi:

“Eve muxlecîne, muxlecî!”

Çocukken, azgın bir saldırganlık karşısında, -bu saldırganlar bazen biz çocuklar olabileceğimiz gibi, bazen de rakip aşiretten talan götüren, kız kaçıran birileri de olabilirdi- yaşlı kadınlar ve çoğu zaman annemin ağzından çıkan bu cümleye hiçbir anlam veremez, bizlere edilmiş bir küfür, bir beddua sanıp geçerdim.

Aradan yıllar geçip “kangren zamanlara ayak basınca” anladım o dağ başlarındaki serin yaz yaylalarında, iki aşiretin çatışması sırasında bir tarafın verdiği zararı anlatmak için kurulan o cümlenin anlamını. Bu sözle, ne köyün kadınları, ne annem; ne beddua ediyor, ne de küfür ediyorlardı bizlere. Tarihin çok eski bir döneminden kalma, belki de hafızalarının bile yetişmediği bir zamandan bugüne yetişmiş bir büyük zulmümle kıyaslıyorlardı biz çocukların o sıradaki yaramazlıklarını. Evet, basbayağı Moğol istilasından bahsediyorlardı. Bize kızdıklarında, yukarıdaki sözle, “Ulan Moğollardan bile betersiniz!” diyorlardı. Annem ve köyün yaşlı kadınları, Moğolları biliyor ve unutmamışlardı demek!

"Karın deşen" han?

1162"de bütün zamanların en büyük zorbası olarak tarihe geçmiş Cengiz Han Orta Asya"da geldi dünyaya. Kör bir şiddetin tam ortasına düştü. Önce göçebe Moğol kabilelerini düzene sokmaya kalkıştı. Bunu yaparken, bir anda kendini azametli bir ordunun başında buldu. Atının yularından tuttu, atı onu Çin içlerine kadar sefere götürdü. Ölümünden yedi yıl önce, 1220"de ordularından biri Batı Asya"ya daldı ve Buhara"yı yakıp yıktı, oradan Otrar"ı aldı. Şehrin valisinin ağzına eritilmiş gümüş dökerek öldürdü. Sonra Semerkant"ı talan etti, ahalinin en işe yarar kesimi olan zanaatkarları köleleştirdi. Geri kalanlar ise katledildi.

Bir kadın diz çökerek cellatlarının önüne merhamet diledi. Canını bağışlarsa eğer inci vermeyi önerdi askerlere rüşvet niyetine, askerler kabul etti. Kadın, saklamak için iri inciyi yuttuğunu söyledi onlara. Yardılar kadının karnını, içinde bir sürü inci buldular. Hazinenin yeri keşfedilmişti. Cengiz Han"a haber verildi; Han tez elden buyruk verdi:

“Bulabildiğiniz herkesin karnını yarın, yuttukları gizli hazineleri ortaya çıkarın.”

O günden itibaren Moğollar girdikleri her yerde önce insanların karınlarını yardılar işlek hançerleri, keskin kılıçları, paslı kamalarıyla; hazine aradılar insanların içinde. Sonra şehirlerin sulama tesislerini yıktılar, her yeri dümdüz ettiler, çekirge sürüsü gibi yayılıyorlardı her yere.

1227"de Cengiz Han öldü. Ölümü, korkudan ölmek üzere olanları kısa bir süre için diriltti. Ama sevinenlerin sevinci kısa sürdü, torunu Möngke, kardeşlerinden Kubilay"ı Çin"e, Hülagu"yu da batıya, İslam ülkeleri üzerine saldı. Hülagu"nun hedefi, bir milyon nüfusu olan Bağdat"tı. Bağdat surlarla çevrili bir kentti. Hülagu kuşatma uzmanlarından oluşan özel bir Çin birliği getirmişti beraberinde; bir de çelik yaylarla donanmış disiplinli süvari birliğini... Çinliler ve hepsi okçu, acımaz atlılar ordusu Bağdat"tan önce Kürdistan dağlarına yöneldi. Tarihçiler derler ki, büyük Moğol hükümdarı Münge"nin Hülagu"ya verdiği talimat katıydı:

 “Hükmüne boyun eğenlere iyi davran, ama asilere acıma, onları ez! Yoluna çıkan bütün kaleleri, surları yerle bir et. Turan"dan İran"a ilerle ve orayı aldıktan sonra daha batıya geç. Lorların ve Kürtlerin kökünü kazı. Eşkıyalıklarıyla, seyyahları her daim tasalandıran kalelerini, Kardeh-Kuh ve Lembeh-Şer"i yık...”

Hülagu, hükümdarın emrini harfiyen yerine getirdi. Önlerine çıkan her şeyi yakıp yıkarak daldılar Kürdistan"a. İnsanlara kıydılar önce; ağaçları, evleri, tarlaları, velhasıl canlı olan her şeyi ateşe verdiler. Çocukların bacaklarından tutup yarlardan attılar. Kadınlara tecavüz edip öldürdüler, boğdular. Köküne kibrit suyu döktüler yoksul halkın, toplu katliama uğrattılar, ocaklarına incir ağacı diktiler. Canını kurtarıp bir mağarada saklanan çok az kişi hariç, bütün Kürtleri kılıçtan geçirdiler.

Kürtleşen Araplar

Aynı gemlenemez öfkeyle Bağdat"a saldırdılar bu kez. Adı Arapçada “sığınak arayıcısı” anlamına gelen Halife Mustasım"ın direnmeye fazla mecali yoktu. Aradığı sığınak hiçbir yerde yoktu. Ama hemen teslim olmaya de niyeti yoktu. Gevşek bir direniş, Hülagu"yu kaygılandıracak bir şey değildi, sadece öfkesini büyüttü, o kadar. Ocak 1258"de başlayan kuşatma, 10 Şubat"ta Halife"nin teslimiyle son buldu. Halife"yi öldürmeden önce, yapımı nesiller boyu sürmüş olan o görkemli camilerin, saray ve hastanelerin yakılıp yıkılmasını, halkının topluca katledilmesini ve tekmil şehrin talan edilmesini izlettirdiler ona.

Sonra Hülagu, Halife"yi yanına alıp büyük hazinenin yerini aramaya gitti. Buldular hazineyi. Hülagu bir tepsiyi tepeleme altın doldurdu ve Halife"ye zorla yedirmeye kalkıştı. Halife onca altını yiyemedi tabi. Sıra öldürülmesine gelmişti. Sardılar Halifeyi büyükçe bir Kirmanşah halısına ve askerlere, “üstüne çıkıp tepinin” buyruğunu verdiler. Uzun süre askerlere çiğnettirildikten sonra atların ayaklarının altına attılar cesedi. Halifeyi eze eze öldürdüler, kanını dökmediler! Moğollar bozkır kültürüne sıkı sıkaya bağlıydılar. Bu kültüre göre, saltanat kanı, yani asil kan dökülmemeliydi, aksi taktirde bütün alem onlara düşman kesilirdi. (Sanki hiç düşmanları yoktu!)

 Canını kurtarmayı başaran varlıklı Arapların bir kısmı, Kürdistan dağlarına sığındılar. Tek tük ateşler yanıyordu dağlarda hâlâ, insan neslini yok etmişti Moğollar. Yıllar sonra, dağlara sığınmış varlıklı Arap aileleri, zamanla dillerini unutup Kürtleştiler. Daha sonra da Kürtlerin başına Emir, Seyit ve Şeyh olarak geçip saltanat kurdular. Örneğin, Hakkari Miri"nin sülalesinden gelenler hâl⠓Abbasioğlu” soyadını kullanıyorlar benim memleketimde.

Dağ mı ova mı ikilemi

Yoksul Kürtlerin tekrar çoğalması zaman aldı. Ama Moğol korkusu derilerinin altına nüfuz etmişti bir kere; hiç unutmadılar. Hep tedirgin yaşadılar ve o korku onları hep göçebeliğe mahkum etti.

Bir daha bayındır şehirler kuramadılar, kendilerine özgü bir mimari geliştiremediler, köprü inşa edemediler, velhasıl uygarlıkla at başı yürüyemediler, yerleşik hayata geçemediler. Hep dağlarda göçebe olarak yaşadılar. Hep bir yere konup, oradan başka bir yere gittiler. Ve o yüzden bir sürü şeye yetişemediler, örneğin devlet kuramadılar, akranlarından geri kaldılar, her şey için geç kaldılar. Bütün bunların müsebbibi Moğollardı! Bu yüzden “muxlecî” kelimesi hâlâ bir beddua, bir küfür, bir hakaret olarak dolaşıyor yaşlı Kürtlerin dilinde.

Öte yandan düzde yaşaması haram edilmiş bir halk, hep dağlardan medet umar. Ama dağ dediğin yer, kendi kurallarına kafa tutan bir hayata izin vermez. Ya, uygarlığa sırt çevirerek dağda, dağın kurallarına göre yaşar, ya da düzde medeni bir hayatı seçersin.

Sanırım tarihleri boyunca Kürtler hep bu ikilem içinde yaşadılar. Ta Moğol istilalarından bugüne...

Dağa bu kadar güvenmeleri, dağın hiçbir zaman onlara ihanet etmemiş olmasıdır belki de.

Ama düz de, yabana atılacak bir yer değil hani. Çünkü medeniyetin yurdudur düzün bir diğer adı da.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.