1. HABERLER

  2. MAARİF

  3. HEVA /Maarif
HEVA /Maarif

HEVA /Maarif

A+A-

 

Sözlükte “istek, heves, meyil, sevme, düşme” gibi anlamlara gelen hevâ kelimesi, “h-v-y” maddesine ait bir kelimedir. “H-v-y” maddesinin ise, farklı anlamlara gelen iki fiili vardır.

a. “Sevdi ve meyletti” anlamlarına gelen heviye-yehvâ fiili. Nefsin kötü isteklerinin isimlendirildiği hevâ kelimesinin kökeni, hâkim olan görüşe göre bu fiildir.

Hevânın sözlük anlamı, insanın bir şeyi sevmesi ve bu sevginin kalbine hâkim olmasıdır. Bu bakımdan hevâ kelimesi, sözlük anlamı itibariyle hayır ve şer, bir başka ifadeyle olumsuz ve olumlu iki anlam için kullanılabilen bir kelimedir.

b. “Boş oldu, yukarıdan aşağıya düştü, yükseldi, koştu, indi, helâk oldu” anlamlarına gelen hevâ-yehvî fiili. Kötü arzular, sahibini dünyada her türlü belâya, ahirette ise cehenneme düşürdüğü için hevâ diye isimlendirilmiştir.

Yine hevâ kelimesi sözlükte, “iki dağ arasındaki boşluk (el-mehvâ)”, yani uçurum anlamına gelmektedir. Buna göre, uçuruma düşmenin, insanın helâki olması gibi, nefsin kötü arzularına tâbi olmak da insanın dünya ve ahirette helâk sebebi olur.

Terim olarak “nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi” anlamına gelir.

Câhiliye döneminde genellikle “nefsin tutkusu”, özel olarak da “aşk” anlamında kullanılan hevâ, iyi yahut kötü her türlü istek ve arzuyu da ifade ediyordu. İslâmî dönemde ise kelimenin olumsuz anlamda kullanımı yaygınlık kazanmıştır.

KUR’ÂN-İ KERÎM’E GÖRE HEVÂNİN ANLAM VE MAHİYETİ

Câhiliye döneminde genellikle iyi yahut kötü her türlü istek ve arzuyu da ifade eden hevâ kelimesi Kur’an-i Kerîm’de, yeni bir anlama kavuşarak kötü huy ve fiillerin kaynağı olan, insani hayır işlemeden engelleyen ve insanlık şerefini yok eden ruhtaki şer eğilimleri ifade etmeye başlamıştır. Nitekim Râgib el-İsfehani hevâyi; nefsin kötü arzular (şehvet, çoğulu: şehevât)’a meyletmesi ve kötü arzulara yönelen nefis seklinde tarif ettiği görülür (el-Müfredât).

İnsan ruhunda hayır ve şerden ibaret iki eğilimin olduğu ve insanın yaptığı doğru ve yanlış fiillerde, bu iki eğilimin önemli birer etken olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, Kur’an’daki en-nefsü’l emmâre ( Yûsuf, 12/53) tabiriyle de kastedildiği gibi, insan ruhunda, şer işlemeye daha çok meyil vardır.

Şimdi açıklamaya çalışacağımız gibi hevâ, insan ruhundaki şerre olan meylin kendisidir.

İyi ve kötü eğilimlerin kaynağının ne olduğu, ilk çağlardan günümüze kadar birçok filozofun ilgilendiği ve açıklamaya çalıştıkları bir konu olmuştur.

İlk çağ filozoflarının bazılarının yaptıkları bu konudaki açıklamalar, daha sonraki dönemlerde İslâm bilginlerince de benimsenmiş, iyi ve kötü ahlâk, bu filozofların görüşleri etkisi altında açıklanmaya çalışılmıştır. Nitekim bu görüşlerin, Hicrî VI. asırdan sonraki müfessirler tarafından da benimsendiği, insanın iyi ve kötü amellerinin kaynağının bunlara göre açıklanmaya çalışıldığı görülmektedir.

Bu açıklamalara göre, ahlakın temelini, insan ruhundaki şehvet gücü, gazap gücü ve akıl gücünden oluşan üç güç oluşturmakta, daha, sonra da bu güçlerin insan ruhunda iradeye bağlı olarak farklı şekillerde biçimlenmesiyle fazilet yahut kötü huylar oluşmaktadır. Şehvet gücü sayesinde canlılar, varlıklarının devamı olan şeyleri elde etmeye çalışırlarken, gazap gücü sayesinde de canlılar varlıkları için tehlike oluşturacak şeyleri kendilerinden uzaklaştırırlar.

İnsan ruhundaki bu üç gücün konumu, insanda iyi ahlakin yahut da kötü ahlakın meydana gelmesine sebep olur. Bu güçler insanda itidal noktasında, bir başka ifadeyle olması gereken yerde olurlarsa iyi huylar, itidal noktasının iki zıt kutbunda yer alırlarsa kötü huylar meydana gelir. Bu iki zıt kutuptan biri, ölçüyü aşmak anlamındaki ifrattır. Bu kutuptaki güçler aşırı ve kontrolsüz bir düzeye ulaşmışlar, sınır ve kural tanımaz bir hâle gelmişlerdir. Diğer zıt kutup ise gereken ölçünün çok altında kalmak demek olan tefrittir. Bu kutupta bulunan güçler ise son derece atıl ve fonksiyonunu yitirmiş hâlde bulunmaktadırlar.

Akıl gücünün ifratı, aklın layık olmayan yerlerde kullanılmasıdır. Böylece akıl, hile ve iftira gibi işlere âlet olur. Kendisini gelecek tehlikelerden korumak için insana verilmiş olan gazap gücünün ifrat noktasına

varması sonucu, gereksiz yere tehlikelere atılma (tehevvür), kibir, düşmanlık, süratle hiddetlenme; şehvet gücünün ifratından ise dinin ve aklın uygun görmediği şekilde hazlara ve zevklere dalma (fücûr), hırs, haset ve açgözlülük gibi kötü huylar doğar.

İbn Teymiyye’ye göre inkâr, akıl gücünün fesadından; adam öldürme, gazap gücünün fesadından; zina ise, şehvet gücünün fesadından kaynaklanmaktadır.

Ruhun üç gücünden birinin şehvet olarak isimlendirilmesi, kelimenin asıl anlamının, nefsin istediği bir şeye meyletmesi anlamından kaynaklanmaktadır. Bu durumda şehvet kelimesi, cinsellik seklinde dar bir anlam değil, aksine çok kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Nitekim bir ayette şehvetle: kadın, evlat, para ve diğer mallardan oluşan nefsin çok kapsamlı arzu ve temayüllerinin kastedilmiş olduğuna rastlarız.

İlk başta verdiğimiz tanımdan da anlaşılacağı gibi heva, hayır ve şerden ibaret olan iki kutup arasından, kalbin ve düşüncenin şerre meyletmesi ile ilgili, insanın yaratılışından sahip olduğu ve insanın iradesi dışındaki bir haldir. Bu yüzden de insan, bir sorumluluk taşımaz ve bundan dolayı kınanmaz. Bunun bir ileri merhalesinde irade, bu şer temayülünü uygulamaya koymaya karar verir ve harekete geçmeye hazırlanır. Bu karar ve hazırlık, insanın takvası ve ahlâkî özelliği açısından olumsuz bir durum olsa da, henüz fiil haline dönüşmemiş olduğundan, insan bundan da sorumlu tutulmaz.

Sorumluluk ise, şer temayüllere uygun davranışlarla başlar. Şu ayette, heva ve hevanın uygulamaya yöneldiği iradî safhanın birlikte anlatıldığı görülür: “And olsun ki kadın ona (Yusuf’a) meyletti (hemmet bih). Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti (hemme bihâ).” (Yûsuf, 12/24.) Hz. Yusuf köle iken, efendisinin eşi ile aralarında geçen olaydan bahseden bu ayete göre kadın, yasak ilişkiye karar vermiş ve harekete geçmiş olduğu hâlde, Hz Yusuf’un kalbinde sadece, tabiatından gelen ve bu yüzden de kast ve irade ile ilgisi olmayan bir meyil vardı. Hz. Yusuf da, kalbindeki bu meyil yüzünden kınanmamıştı.

Aslında, insanın kalbindeki şer meyiller, insanın faziletini ortaya koyması konusunda son derece önemlidirler. Çünkü insan, kalbindeki bu meyillere karşı verdiği mücadele ile sınanmış olur. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim’de, takvaları sebebiyle havalarına boyun eğmeyen insanlar cennetle müjdelenerek övülürler (Nâziât, 79/40-41.).

Nitekim Hz. Yusuf’un tabiatında erkeklik his ve kuvveti olmasaydı, bu yasak ilişkiden geri durmasının bir anlamı kalmazdı. Hâlbuki tabiatındaki meylin ortaya çıkması için her türlü sebep mevcutken o, sadece Allah’a olan saygısından dolayı o çirkin fiile yönelmemişti.

Kur’ân-ı Kerîm’de hevâya uymanın yasaklanması ve yahut hevâya uyanların kınanması, sorumluluğun hevanın uygulamaya konulması ile başlayacağını bildirmek açışından önemlidir. Nitekim şu ayetler de buna işaret ederler: “Allah’ın gösterdiği doğruyu göz ardı ederek hevâsına uyandan daha dalâlette olan kim vardır?” (Kasas, 28/50.) “Hevâya, uyma, yoksa bu seni, Allah’ın yolundan saptırır.” ( Sâd, 38/26.)

Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi dalâlet, hevanın bizatihi kendisinin değil, iradenin tercihini hevâdan yana kullanıp buna uygun davranması ile ortaya çıkan sonuçtur.

HEVÂ VE AKIL ARASINDAKİ KARŞILIKLI ETKİLER

1. Aklın Hevâ Üzerindeki Etkisi

İnsan, hevâya karşı ruhunda bir meyil taşısa da, sahip olduğu akıl ve vicdan sayesinde, hevayı denetlemeye, onun kendine hâkim duruma geçmesini önlemeye ve ondaki gizli tehlikeleri ortaya koymaya muktedir kılınmıştır.

Akla, Arapçada el-akl denilmesinin sebebi de, sahip olduğu bu denetleyici özelliğine bağlanarak açıklanmaktadır. Arapçada, “deveyi bağladım” demek için, akaltü’l-baîre ifadesi kullanılır. Buna göre akl kelimesi, Arapçadaki deve bağı anlamındaki (aklu’n-nâka) terkibinden alınarak teşbih yoluyla akıl için kullanılmıştır. Çünkü devenin bağı, nasıl ki deveyi kaçmaktan engellerse, akıl da insani, hevâya yönelmekten ve helâk edici şeylere düşmekten engeller.

Kur’ân’da akıl; yasaklamak, engellemek anlamına gelen nehy kökünden türemiş olan en-nühâ kelimesiyle de isimlendirilmiştir (Tâhâ, 20/54.). Bunun sebebi, aklın insani kötülüklerden ve batıla tâbi olmaktan engellemesidir.

2. Hevanın Akla Etkisi

Aklın, hevâya engel olma gücüne karşılık heva da, etkisinin güçlü olması ve çok sinsi hilelere sahip olması özellikleriyle akıl üzerinde hâkimiyet kurabilir. Akıl, insanı doğru yola ileten ilâhî bir ihsan olduğu hâlde, hevâ aklı bu faaliyetinden engeller.

Buna göre akıl, hevânın gücü karsısında güçsüz ve bitkin düşer, böylece, hevâya karşı direnemez. Hevanın, akla kötülükleri güzel, zararlıyı faydalı göstermesi ise hevanın sinsi ve hilekâr olma özelliğidir. Hevanın akıl üzerinde bu tür yollarla hâkimiyet kurması, aklın yanılmasına, sağlıksız kararlar vermesine sebep olur.

İnsanların, aklen hak olduğunu çok iyi kavramalarına rağmen, Peygamberleri ve tebliğlerini inkâr etmeleri, bir hevâ türü olan gururun akıl üstündeki güçlü etkisini gösterir. Şu âyette haber verildiği gibi, bir takım kimselerin, “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” ( Zuhruf, 43/31.) diyerek Hz. Muhammed (s.a.v.)’in inkâr etmeleri, gururun aklı etki altına alarak inkâra sürüklemesine; yönetim ve yargı mevkiinde olanların ise, rüşvet alarak insanların mallarını hâksiz yere yemeleri,( Tevbe, 9/34.) açgözlülük ve hırsın, akıl üzerindeki olumsuz ve güçlü etkisine örnek olarak zikredilebilir. Hevanın aldatıcılığı ile ilgili olarak da bir hadiste, “Cennet, hoşa gitmeyen şeylerle, ateş (cehennem) de, şehvetlerle örtülmüştür” ( Buhârî, Rikâk, 28.) buyurulmuştur.

Bir ayette, şeytanların, hevayı süslü göstererek (istehvethü’ş- şeyâtîn -En’âm, 6/71-) insanları dalâlete düşürdükleri bildirilir. Bu ayette şeytan kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, iblis yanında insan ve cin şeytanlarının da hevayı, insanları dalâlete düşürmede bir araç olarak kullandıklarını gösterir. Şu ayetleri, bu konuya örnek verebiliriz: “Lâkin kalpleri katılaştı, Şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.”( En’âm, 6/43) “Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helâke sürüklemek, dinlerini karma karışık etmek için çocuklarını öldürmeyi onlara güzel göstermişlerdir.”( En’âm, 6/137.)

HEVANIN İRADE ÜZERİNDEKİ MUTLAK HÂKİMİYETİ

Hevanın sultasının artıp insan iradesine tamamen hâkim olması durumu, “insanın hevâsını kendisine ilâh edinmesi olarak”( Furkân, 25/43; Câsiye, 45/22.) vasıflandırılmıştır.

Vahiyle bildirilenlerin kesin doğruluğu, akıl sahibi her insanın kabul edebileceği delillerle ispat edildiği hâlde, dalâlet içinde olanların, hevâları sebebiyle bu delillere kasten gözlerini kapattıkları, kulaklarını tıkadıkları ve akıllarını âtıl bir hâle getirdikleri bildirilir. Meselâ, bu konuda şöyle buyurulur: “Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan kimse, kötü işi kendisine süslü gösterilen ve hevâsına uyan kimse gibi olur mu?” ( Muhammed, 47/ 14.)

Ahlâkî hiçbir değeri tanımayan ve bu yüzden de hevâlarının peşine koşan kimseler, insanlık tarihinin her döneminde var olagelmiştir. Üstelik hevanın tanrılaştırılması, hedonizm (hazcılık/zevkçilik) adıyla felsefi bir temel üzerine oturtulmaya çalışılmıştır.

Hevanın mutlak kontrolü altına girmeyle, hevâya zaman zaman tâbi olma arasında önemli bir fark vardır. Çünkü hevanın mutlak hâkimiyetini tanımak, inançla ilgili hükümlerin inkârı ile birlikte, haramların helâl sayılması anlamındadır. Bu durum ise, Mü’minlerin vasfı olamaz; onlar, bir günah işlerken bile bunun, Allah’ın yasakladığı bir şey olduğunu bilirler ve işledikleri kötülükten dolayı utanç ve sıkıntı duyarlar. Yine onlar, yaptığı kötülükler üzerinde ısrarlı davranmayarak bunlardan tövbe ederler. Hataları yanında iyilik de işlerler. Şu âyet, bu konuya ışık tutmaktadır: “Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar, günahlarına bağışlanmasını dilerler.” ( Âli İmrân, 4/135.)

Mü’minlerin bu vasfına karşılık, hevâlarını ilâh edinenlerin, kötülük işlemeyi çok doğal bir hâl saydıkları, bundan dolayı da hiçbir vicdani rahatsızlık duymadıkları ve Allah’a karşı olan isyanlarında ısrarcı oldukları bildirilmektedir. ( bkz. ‘Arâf, 7/70, 76, 82; Şuarâ, 26/111, 116, 137-138, 153-154; 185-187…)

BİLGİNİN ZIDDI TAVIR İÇİNDE OLMA VE HEVÂ

Kur’ân’da, hevanın yol açtığı dalâletten sakınmada, akla önemli bir yer verilmekle birlikte, bu konuda vahye de şiddetle ihtiyaç olduğuna dikkat çekilmektedir. Çünkü kötülüklerin hepsini bilmek için asırlarca sürecek uzun tecrübelere ihtiyaç olduğundan, insan aklı ve duygularıyla kötülüklerin hepsini her zaman

bilemeyebilir. Yine iyi ve kötüyü değerlendirme hususunda akli ve duyguları, az önce de belirttiğimiz gibi, onu yanıltabilirler. İşte bu yüzden de insan, ilâhî bir tebliğe ihtiyaç duyar.

Vahye dayanan bilgi, insanları hidayete ulaştıran en doğru bilgidir; bu yüzden de bu bilginin, dalâletin kaynağı olan hevâ ile hiç bir alakası bulunmamaktadır. Nitekim bu husus şu âyette önemle belirtilir: “O (Hz. Muhammed) hevâsına göre konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiy iledir.” ( Necm, 53/3-4.)

Kur’ân’a göre, dalâlete düşmede bilgisizliğin önemli bir rolü vardır. Bu yüzden de, ilâhî tebliğden mahrum olanların, sorumlu tutulmayacakları belirtilmiştir. ( İsrâ, 17/15.)

Bununla birlikte, hem aklın, hem de vahyin sonucu olan bilgilere sahip olan bazı insanların, hevâları yüzünden dalâlete düştükleri görülür. Bazı Yahudi bilginlerinin, Tevrat ayetlerini tahrif etmeleri, insanların mallarını, haksız yere yemeleri ( bkz: Bakara, 2/79; Âli İmrân, 3/187; Tevbe, 9/34) ve bu şekilde dalâlete düşmeleri, akıllarına ve sahip oldukları vahye dayalı kesin bilgilere göre değil, hevâlarına göre hareket etmeleri sebebiyledir.

Şu âyette, dalâlet üzere olduğu bildirilen kimsenin de, böyle biri olduğu bildirilir: “Ey Muhammed! Onlara, şeytanin peşine taktiği ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevâsına uydu.” ( A’râf, 7/175-176.)

Hevâyi terk etmedikçe bilgi fayda vermeyecektir: Şu ayetlerde de, Resûlullah (s.a.v.)’a hitaben söyle buyurulur: “Sana gelen ilimden sonra, onların hevâlarına uyarsan ant olsun ki, sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.”( Bakara, 2/120) “Ey Muhammed! Seni bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma.” ( Câsiye, 45/18.)

BAŞKALARININ HEVÂLARINA UYMAK

Hevâlarına uyup da dalâlete düşenler, hevâlarıyla başkalarını da dalâlete düşürürler. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de, başkalarının hevâlarına göre hareket etmenin de dalâlet sebebi olduğuna önemle dikkat çekilir; özellikle Mü’minler buna karşı uyarılırlar.

Şu ayetlerde, bir yandan, başkalarının hevâlarına uymak yasaklanırken, diğer taraftan da, bu yasağın sebebi ortaya konmaktadır: “Ey Kitap Ehli! Haksız olarak dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir milletin hevâlarına uymayın.” ( Mâide, 5/77.) “Sizin hevalarınıza uymayacağım. Yoksa sapıtmış, doğru yoldan gidenlerden olmamış olurum.” ( En’âm, 6/56.)

HEVÂ VE ZULÜM

Hevâ, sadece insanın, Rabbine karşı isyanına sebep olmaz; aynı zamanda, insanın diğer insanlara zulmetmesine de yol açar. Böylece insan kin, nefret, öfke, çıkarcılık, tarafgirlik gibi hevâ türlerinin etkisi altında başkalarının haklarına tecavüz eder.

Şu ayette, tarafgirlik ele alınarak, bunlara uymanın zulüm açışından önemli sonucuna dikkat çekilir: “Ey iman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize (hevâ) uyup adâletten sapmayın. (Şahitliği) eğer büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (bilin ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”( Nisâ, 4/135)

Müfessirlerin, bu ve benzeri ayetlerden hareketle, adâlet ve zulmü hevâ ile ilişkilendirerek açıkladıklarını görmekteyiz. Meselâ, Râzî, “Adâlet, hevâya uymayı terk etmekten ibarettir” der.

Resûlullah’a, kendisine gönderilen dinin gereği olarak adaletli davranması ve bunun için de hevâya tâbi olmaması ile ilgili olarak söyle emredilir: “Ey Muhammed! Bundan ötürü sen (tevhide) çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların hevâlarına uyma ve ‘Allah’ın indirdiği kitaba inandım; aranızda adâletle hükmetmekle emrolundum’ de.” (Şûrâ, 42/15)

İnsan bazen, bazılarının haksız isteklerine boyun eğerek bu kimselerin sempatisini kazanmak ve böylece bunları kendine taraftar edinmek isteyebilir. Çünkü taraftar kazanmak insanların en güçlü arzularından biridir.

Şu âyetler, İslâm’a girecek olsalar bile, böyle bir arzu ile haksız hüküm vermeyi kesin bir dille yasaklamaktadır: “Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre,

onların hevâlarına uyma (…) O hâlde, Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet, Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakin, hevâlarına uyma.”( En’âm, 5/48-49)

Bu âyetlerin sebeb-i nüzulü olarak tefsirlerde yer alan rivayetlerin birine göre, Yahudilerden bir topluluk, Resûlullah (s.a.v.)’a gelerek, “Ey Muhammed! Sen de bilirsin ki, biz Yahudilerin bilginlerinden ve ileri gelenlerindeniz. Eğer biz sana tâbi olursak, Yahudilerin tamamı sana tâbi olurlar; bize muhalefet etmezler. Bizimle kavmimiz arasında bir dava var. Biz sana muhakeme olmaya gelelim; sen de onlara karşı bizim lehimize hüküm ver. Biz de sana inanıp seni tasdik edelim." Resûlullah ise buna razı olmamış ve bu olay üzerine bu âyetler inmiştir.

SONUÇ

İnsan ruhunun şerre temayülü olan hevâ, Kur’an-ı Kerîm’e göre itikadî, amelî ve ahlâkî her türlü dalâletin kaynağıdır. Ancak hevanın insan ruhunda potansiyel olarak mevcudiyeti, o kimsenin dalâlete düşmesi anlamına gelmez. Çünkü insan, yaratılış itibariyle ruhunda hem şerre ve hem de hayra meyil taşıyan, ancak bu iki zıt kutup arasındaki yaptığı irâdî seçime göre Yüce Allah tarafından değerlendirilen bir varlıktır. Bu bakımdan, insan iradesiyle şerri seçip onu fiil haline dönüştürmedikçe dalâlete düşmüş olmaz ve bu yüzdende sorumlu tutulmaz.

Hevâ, bir mü’minin hayatını zaman zaman etkilese de, onun hayatında hâkim bir unsur olamaz. Çünkü o, hevâsına kapılıp işlediği isyandan ıstırap duyar ve bunda tevbe eder.

♦  Ufkumuz maarif grubu tarafından tedvin edilmiştir.

         

 

Etiketler : ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.