1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. HES’ler; Önce insan ve doğa mı, yoksa para mı?
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

HES’ler; Önce insan ve doğa mı, yoksa para mı?

A+A-

Bu yazımda son günlerde bir kez daha gündeme gelen, ancak yeni olayların değiştirdiği gündemle birlikte unutulmaya yüz tutan şu HES’lerle (hidro elektrik santralleri) ilgili olarak hükümetin tutumundan söz etmek istiyorum.

Ilısu barajı, yıllardır yöre halkının yanı sıra, tarih ve çevre dostlarının da çabasıyla gündemdedir. Bu baraj eğer önlenemezse, çevredeki verimli toprakların yanı sıra, eşi bulunmaz bir tarih hazinesini, Hasankeyfi sulara gömecektir. Ama AK Parti hükümeti de kendisinden öncekiler gibi buna aldırmıyor.

Dersim yöresindeki HES’ler ise, milli park ve sit alanı ilan edilmiş, UNESCO’nun da korumasında olan güzelim Munzur ve Harçik vadilerini, dünyada eşi az bulunur bir doğal güzelliği yok edecek; üstelik, tarihte zaten çok acı çekmiş, kaç kez kırıma uğratılmış, göçertilmiş Dersim halkını bir kez daha yollara düşürecektir. Ama AK Parti hükümeti de kendisinden öncekiler gibi, ne bu eşsiz doğal güzelliklerin, zengin floranın, hayvan türlerinin yok olması tehlikesine, ne de Dersim halkının çığlıklarına aldırıyor.

AK Parti hükümeti için de varsa yoksa enerji ve bundan oluşacak ekonomik getiri. Diğer bir deyişle para, para, para!.. Paranın çekiciliği ve egemenliği karşısında insan, doğa ve estetik hiçbir önem taşımıyor.

Oysa bu para bu tarihi ve doğal güzellikler yok edilmeden ve bizzat onlar üstünden de sağlanabilir. Tarihi eserler restore edilerek, bu güzelim doğa korunarak iç ve dış turizme açılabilir. Barajların bir ömrü var, yani bu enerji ebedi değil; ama yok edilen tarihi ve güzelim doğayı geri getirmek olanaksız…

Ilısu Barajı projesi bu nedenle birkaç kez eşikten döndü, bu projeye finans sağlayan ülkeler ve yabancı şirketler bile geri çekildiler. Munzur vadisindeki HES projeleri Danıştay’ca durduruldu. Ama AK Parti hükümeti şimdi bu engellerin üzerinden aşmak için kolları sıvamış! Örneğin Danıştay kararını baypas etmek için yeni bir yasa çıkartıyor…

”Yargı vesayetine karşı olmak”, sivil yönetimin elini özgürleştirmek bu mudur? Bu demokratik bir tutum mu, yoksa açgözlü kapitalist bir yağma anlayışı mı? 

Kısa yoldan paraya dönüştürmek için ülkenin tarihi ve doğa güzeli yerlerini sulara gömerken içi sızlamayan, yöre insanına, bitkiye, hayvana acımayan bir yönetim anlayışı nasıl bir şeydir? Bunun ülke ve ülkenin insanı için olduğu söylenebilir mi?

İlginç olan, Türkiye’nin egemen çevrelerinin, bu barajlara karşı gösterilen tepkileri, moda haline gelen bir tutumla ”Terör Örgütü”nün engellemeleri” gibi göstermeleri, yani PKK’ya bağlamalarıdır. Böyle dersen akan sular durur. ”Vatanını ve milletini saven vatandaş”, devletinin ve hükümetinin yanında yerini alır…

Başbakan Erdoğan’ın da bu teze inandığı, en azından sahip çıktığı görülüyor. O da birkaç gün önce, Ilısu Barajı’na karşı gelen tepkileri aynı biçimde suçladı. Daha önce barajı finanse edecek olan Batılı ülkelerin ve şirketlerin, ”Terör Örgütü”nün propagandasına kanarak vazgeçtiklerini” söyledi.

Bu ucuz ve kolay bir suçlamadır ve sayın Erdoğan için de talihsiz bir tutumdur. Dünyanın her yerinde tarihin ve doğanın dostları, çevreciler, ekonomik bazı getirileri olsa bile, bu hesaplarla tarihin ve doğanın katledilmesine karşı etkin ve kitlesel biçimde karşı koyuyorlar. Ilısu’ya ve Dersim’de yapılmakta olan HES’lere karşı çıkışın ise PKK ile bir ilgisi yoktur. Daha 20 yıl öncesinden bunun sakıncalarını görenler ve gösterenler oldu. Bunlardan biri de benim. Ilısu Barajı’nın tarihi Hasankeyf’i sulara gömeceğine ilişkin ilk yazım, ”Hasankeyf Baraj Altında Kalıyor; Zengin Bir Tarih Sulara mı Gömülecek?” başlığı altında, Ankara’da, Mehmet Bayrak’ın yönetiminde yayımlanan Özgür Gelecek dergisinin Şubat 1989 tarihli 3. sayısında basıldı. Bu uzunca yazının bir bölümünde şöyle diyordum:

”Teknokratlar, politikacılar, işverenler harıl harıl planlar kuruyor, gelecekteki ’milyar kilovat saat’lerin, ’milyon ton patates’lerin ve pamuk balyalarının hesabını yapıyorlar. Bunlar güzel! O patateslerden belki bizim payımıza da birkaç tane düşer. Belki şu Bingöl ya da Sason dağındaki kulübemizi de bir elektrik lambası şenlendirir... Söz konusu projenin Türkiye’ye ve bölge halkına ekonomik ve sosyal bakımdan ne getirip ne götüreceği ayrı bir konu; ama meselenin bir yanı daha var ki, söz konusu bentlerin arkasında Mezopotamya Ovası’nın, binyıllar boyu Dicle ve Fırat kıyısında kurulan, bir bölümü şimdi toprak altında olan zengin uygarlıkları da yitip gidecek. Fırat üzerindeki tarihi Samsat kasabasanı su bastı bile. Tarih bakımından eşsiz bir hazine olan Hasankeyf ise, belki iki-üç yıla kadar Ilısu Barajı’nın altında kalacak.

„Cumhuriyet Gazetesi, yalnız gazetecilik açısından değil, kültür hizmeti açısından da saygın bir örnek vererek bir süreden beri bu konu üzerinde duruyor, kamuoyunun dikkatini bu konuya çekmek istiyor, ilgili ve yetkilileri uyarıyor.

„Sorun gerçekten önemli. Bu konuda uzman bir kişi, bir süreden beri Hasankeyf yöresinde bir bölüm tarihi eseri kurtarma çalışmalarına katılan, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Oluş Arık şöyle diyor: ’Bu tür merkezler binlerce yılda oluşurken, Hasankeyf yüzlerce yıldır bu yıkık durumda kalmış. Daha içinde ne hazineler olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz ve onu bir anda yitiriyoruz.’

”Cumhuriyet’in yayını üzerine Kültür Bakanlığı da konuyla ilgilendi. (….) Hasankeyf Belediye Başkanı da bu tarihi kasabanın kurtarılması için girişimlerde bulundu, Hükümete ve UNESCO’ya çağrı yaptı. Ne var ki Devlet Su İşleri önerilere aldırmıyor. Özal ve teknisyenleri için tarihin bir değeri yok. Ilısu Barajı, Karakaya, Keban ve Atatürk barajlarıyla kıyaslandığında son derece küçük kalıyor. Bu baraj muhtemelen 40-50 yıl sonra dolmuş ve artık işe yaramaz olacak. Ama suya, çamura gömülen tarihi eserler bir daha geri gelmeyecek.

”İnsanlara elbet barajlar gereklidir. Ama bu eşsiz tarihi eserleri yok etme pahasına olmamalı. Eğer Cengiz Han’lar ve Hülagu’lar döneminde yaşasaydık bu anlayışa şaşılmazdı. Ama Yirmibirinci Yüzyıla yaklaşıyoruz. Çağımızda uygar uluslar tarihi değerlerini korumak için ne büyük çabalar harcıyorlar. Kimi zaman, eski bir tarihi yapıyı, hatta ağacı korumak için koca yolların yönünü değiştiriyorlar. Çünkü tarihi eserler toplum için yalnız maddi değil, aynı zamanda moral bir zenginliktir; bir ilgi, estetik ve onur kaynağıdır.”(Özgür Gelecek, sayı 3, Şubat 1989, s. 37-38)

Buna ve Dersim’deki barajlara yönelik tepkiler daha sonra kamuoyuna mal oldu, tarih ve doğa dostları tarafından yurt içinde ve dışında kampanyalara dönüştürüldü. PKK’nın ve yandaşlarının bu işte bir tarağı yoktu ve zaten böyle şeyler o dönem, barış ve demokrasi talepleri gibi, onların ilgi alanı dışındaydı. Onlar, tam tersine böylesi söylem ve çabaları küçümsüyor ve suçluyorlardı.

Kaldı ki HES sorunu salt Ilısu ve Dersim’deki barajlarla sınırlı değil. Yalnız Kürdistan’da değil, Karadeniz bölgesinde ve başka yörelerde de kitleler doğayı tahrip eden bu tür barajlara tepki gösteriyorlar. HES’lerin dışında da doğayı tahribe yönelik girişimlere karşı tepkiler ülkenin her tarafında yankı yapıyor. Bergama’daki altın ocakları, bölge halkının direnişi nedeniyle yıllarca kamuoyunu meşgul etti. Şu anda Çanakkale yöresinde ormanlarla kaplı güzelim Kazdağı da böylesi bir girişime sahne oluyor.

Yoksa Tarkan ve Sezen Aksu dahil, nice sanatçının Ilusu’yu önlemeye yönelik desteklerini de ”PKK propagandasının ürünü” mü sayacağız?!

Acaba hangi kesim gerçekte ülkesini ve toplumu seviyor? Kanımca asıl çevre ve doğa dostlarının tutumu toplumdan, insandan, sonuç olarak da vatandan yanadır. Onlar hem geçmiş kuşakların güzelim eserlerini, hem de insanın ve toprağın geleceğini koruyorlar. Politikacılar ise kısa erimli çıkarlar için hem geçmişin izlerini yok ediyor, hem de sonraki nesillere kötü bir gelecek hazırlıyorlar. Doğanın böylesine oburca sömürülmesi, tekniğin plansızca ve sorumsuzca kullanılması nedeniyle daha şiddiden dünyada doğal dengenin nasıl bozulduğu ve bunun büyük ve kitlesel insan trajedilerine yol açan ve giderek artan doğal felaketler biçiminde geri döndüğü açık değil midir?

Acaba politikcılar ve ”ekonomik-teknik gelişme”nin öteki ilahları, bu sorumsuz gidişle, kutsal kitaplarda yazılı kıyameti kendi elleriyle hazırlayıp yakınlaştırdıklarının farkındalar mı?

Eğer kıyamet kapıyı çaldığı zaman uyanacaklarsa, bu bir işe yaramayacak…

İsveç gibi Norveç’in doğal güzelliği de dillere destandır. Hele o fiyortlarla dantel gibi örülü kıyıları… Norveç bu doğal güzelliği bozmamak için geniş yollara bile izin vermiyor. İnsanını ve ülkesini sevmek kanımca budur.

Sevgilinizin gözbebeği nadide bir inci olsa, o pahalı inciye sahip olmak için gözü çıkarmayı düşünür müsünüz? Tarihi Hasankeyf de, Munzur ve Harçik boyları da, Kazdağı da işte böylesine incilerdir…

Ama sevginiz yalansa, açgözlülükle o gözleri çıkarır, bilezikleri almak için kolu da kesersiniz…

------------------------------------------

NOT: Bir dönem Türkiye İşçi Partisi saflarında birlikte çalıştığımız Dr. Nihat Sargın’ın ölüm haberi geldi. 1971’de TİP davasında birlikte yargılanmıştık. Daha sonra da Sargın’la göçmenlik koşullarında Avrupa’da zaman zaman, özellikle altı partinin oluşturduğu ”Sol Birlik” döneminde bir araya geldik. 1987’de TBKP olarak legale çıkmak için Türkiye’ye dönüşünden sonra ise bir daha görüşemedik. Sargın’ın gidişiyle sol eski kuşaktan hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir seçkin sosyalisti daha yitirdi. Yakınlarına, arkadaşlarına ve dostlarına başsağlığı diliyorum.

kurdistan.nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.