1. HABERLER

  2. ÖZE DÖNÜŞ HAREKETİ

  3. Hegemonya kavgası, Öze Dönüş Dergisi ve bazı tutamaklar
Hegemonya kavgası, Öze Dönüş Dergisi ve bazı tutamaklar

Hegemonya kavgası, Öze Dönüş Dergisi ve bazı tutamaklar

Dergilerin çıkış süreçleri, geri dönüşlere, muhasebelere kimi karşılaştırmalara vesile olur her zaman. Üç aylık periyotlarla yayımlanan Öze Dönüş dergisi,

A+A-

“otonom Kürt İslâmcı” grupların hem İslâm hem de Kürt meselesi konusundaki düşüncelerinin takip edilebileceği platformlardan birisi olan Öze Dönüş Hareketinin yayınlarından. Elbette İslâm’ı toplumsal düzenin temel yapı taşı olarak gören platform sadece dergisiyle değil, diğer çalışma alanları ve siyasî tercihleriyle Kürt milliyetçi gruplarıyla İslâmcı gruplar arasındaki yeni söylemlerin izinin takip edilebileceği bir yapı olarak da dikkat çekmektedir.

Asım Öz 

Kürt meselesi çerçevesinde ortaya konulan analizlerde İslâm, mezhep, kavmiyetçilik ve İslâm kardeşliği konuları da mütemadiyen gündeme geliyor. Fakat bu gündeme geliş çoğu zaman retorik yahut grupların kendi söz alanlarını tahkim edecek retoriğin ötesine geçemediği için zümreler arası bölünmelerin günden güne artmasının kaynakları etrafında gerektiği ölçüde muhasebe yapılamıyor.  Türkiye genelinde 2007 sonrasında AKP’ye dönük İslâmcı mesafenin süreklilik arz edecek şekilde kapanmasına karşın, dinî gruplar ve İslâmcı fraksiyonlar arasındaki bölünmelerin artarak çok parçalı duruma gelişi fikrî istikametle izah edilemeyecek boyutlara ulaşmış durumda. Keza tahayyül edilen İslâmcılığın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında kuşku yakasına yelken açmayı gerektirecek dağlar kadar mesafe var.

Çok Parçalılık İçerisinde İlke Mücadelesinin Gerileyişi

Birkaç yıl içerisinde belki daha somut bir tarihlendirmeyle 2008 ile 2011 sonrasında Kürt bölgesinde kimlik ve çıkar çatışmalarına rağmen varılan  “millî mutabakatın”  hangi temeller üzerine bina edildiğini bilmek gelecek açısından çok önemlidir. Ne var ki, çoğu zaman geçmişin bugüne etkisi konusunda ana hatları itibariyle ömrünü tamamlamış yaklaşımlar ileri sürülüyor fakat bugünün geleceğe muhtemel etkileri üzerinde nedense pek durulmuyor. Anlık tartışmalardan başını kaldırıp uzaklara bakan ve hayatın aktığı yönü tespit etme gayretinde olanların azlığıyla da alakalı bu elem verici hal. Belki bu çerçevede yeni bölünmelerin en temelde  “otonom Kürt İslâmcılığı” ve “Türk İslâmcılığı” kavramları etrafında yaşandığı tespiti bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Elbette bunların misdakı veya somut karşılığı bir şahıs veya grup değildir. Birbirine zıt hatta fikrî ve amelî bakımdan birbiriyle çatışan çok sayıda grup ve kişi bu kavramların kapsamı içine ister istemez girmektedir.

1990’lardan bu yana Kürt milliyetçiliği ile ilişkili olsun olmasın, Kürt elitleri “Türk İslâmcılığına” dair birtakım eleştiriler ileri sürüyorlardı. Dolayısıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu eleştirilerin açtığı kanaldan beslenen ve ana akım “Türk İslâmcılığından”  “otonomlaştığı” düşünülen yapıların “Kürt İslâmcılığı” olarak adlandırılması tercih ediliyor veya eskiden olduğu kadar kaygı verici bulunmuyor.  Zira bahsettiğimiz bölgelerde, kardeşlik, ümmet vb kavramlardan hareketle ileri sürülen yaklaşımlar “otonom Kürt İslâmcılığını” tehdit eden, Batı-merkezli İslâmcı grupların uzantısı mugalâtalar olarak değerlendirildiği için hemen mahkûm ediliyor. “Siyasî Kürt İslâmcı” çevrelerin ortak ve hayati noktalarından birinin “Türk İslâmcılığı” eleştirileri olduğun rahatlıkla söylenebilir. Onlara göre, Batı’dakiler (veya “Türk İslâmcılar”) Kürt meselesinin millî karakterini ve kendi kaderini tayin hakkını soyut düzeyde de olsa kabul etmekten uzak içler acısı bir hal içerisindedirler. Yine aynı çerçevede, “Türk İslâmcıların” Kürtlerin haklarını kardeşlik üzerinden ele almakta ısrarcı olmaları, onların Kürt meselesini tali bir konu olarak gördüklerinin kanıtı olarak sunulur.  Sözgelimi şu cümlelerin benzerleri Kürdistanî haber sitelerinde yayımlanan pek çok yazıda karşımıza çıkıyor: “İslam kardeşliği bugün itibari ile Kürtleri kandıran, avutan bir slogan olduğu da dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Kürtler bu sloganın da bilincine varmalıdır. Din bugün egemenlerin elinde mazlum halkları ezmek, inkâr etmek için bir kalkan rolüne büründürülmüştür.” Zaten Kürtlerin egemenlik haklarını, özerlik taleplerini veya arzulanan federasyon şeklini eleştiren  “Türk İslâmcıların”, “şoven”, “tetikçi”  gibi ithamlara muhatap olması da bir ölçüde bununla alakalıdır. Haddizatında Kürt milliyetçiliğinin paylaşılabilir hedeflerinin 2000’ler sonrasında farklı ideolojik yapılarca da makbul addedilmesi bu yöndeki tezviratı daha da güçlendirmiştir. Esasında derinlere nüfuz eden “Türk merkezliliği” sarsıntıya uğratmaya matuf olarak ileri sürülen bu kanaatler tersi bir söylemi diyalektik olarak Kürtler için de üretiyor. Kamusal alandaki yaklaşımlar, aradaki açıyı genişletiyor ve günden güne çözüm imkânlarını zorlaştırıyor. Önceden sabitkadem olunursa, yani, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirilebilirse, sorunların bir bir çözüleceği düşünülüyordu fakat mevcut durum bundan hayli uzaklaşıldığının ispatı niteliğinde. O sebeple endişelenmek, kaygılanmak, geldiğimiz hale vahlanmak için çok sebep var, “Gözleri var görmezler...” ayeti var olan durumu çok iyi bir şekilde anlatıyor aslında.  Bunları söylerken şunun farkında olunması belki bir nebze de olsa faydalı olabilir: Türkiye’de kökleri 1970’lere uzanan tevhidî gelenekten gelen tüm İslamcı grupların Türkiye siyasetinde etkileri sanıldığı kadar güçlü olmamıştır hatta yok mesabesindedir. Bu sebeple tartışmayı “Kürt/Türk İslâmcılıkları” üzerinden sürdürmek doğru olmayabilir. Ne var ki tevhidi geleneğin varisi olduğu düşünülen çevrelerin karşılıklı olarak yazıp çizdiklerine bakılacak olursa, İslâmcılığın 1970’lerdeki Kürt solu/Türk solu ayrışmalarını hatırlatacak şekilde ciddi bir ayrışmayı son altı yedi yıllık süreçte bilfiil yaşamakta olduğu rahatlıkla ifade olunabilir.

Bölgedeki İslâmcı grupların çok parçalı olmaları bir yana geçmişteki çatışmalardan veya şimdiki siyasî alanı domine eden siyasî tercihlerden dolayı birbirlerine güvenmemeleri geleceğe dair beklentilerin daha karamsar olmasını beraberinde getiriyor. Aslında bu bir yanıyla bölgedeki İslâmcı öbeklerin sivil toplum alanının ötesinde siyasî alana dair yaklaşımlarının kırılganlığının da göstergesi mahiyetindedir. Kürt milliyetçiliğini öne çıkaran çevrelerin iki binlerden sonra İslâm başta olmak üzere dinlere dair pozitivist söylemini revize ederek İslâmî hassasiyetler noktasında yapmış olduğu birtakım açılımların da bunda etkili olduğu söylenebilir. Hatta tersinden ana hatlarıyla 2010’lu yıllarda karşı bir açılımın vuku bulmakta oluşu, çatışmaya dayalı ilişkilerden ziyade etkileşime dayalı yeni siyasî hareketlenmeleri takip edenler açısından kayda değer bir gelişmedir.  Elbette güçlü bir blok olan Kürt milliyetçi çevrelerinin seküler bir geleceği içeren toplumsal tahayyülünün esas rakibi şimdilik üzerinde pek durulmasa da İslâmcı toplumsal tahayyül olduğu son derece açıktır.

Şüphesiz yeni siyasî tercihler başlı başına büyük bir olay, bunun ne anlama geldiğini kavramak gerekiyor ama insanlar çoğu zaman fraksiyon kavgasından dolayı bunların mahiyeti üzerinde gerektiği ölçüde durmuyorlar. Maalesef olup bitenleri değerlendirmenin tek ölçüsü adalet değil, geçerli yegâne kural güç olmuş durumdadır.  Belki bu yüzden ısrarla güç ile ilkenin mücadelesini sadece AKP çerçevesinde değil PKK/KCK/BDP/DTK noktasında hatırlamak lazım.  Ayrıca insanların sadece güç ve baskı ile değil, ikna ile değiştirebilme yani onları istenilen yola ancak ikna ederek getirebilme açısından Kürt milliyetçilerinin en azından mutabakatı kurma süreçlerindeki atraksiyonları, aracıları dikkate alınırsa daha başarılı oldukları ortada. Dolayısıyla hangi cephede yer alırlarsa alsınlar milliyetçi, muhafazakâr, muktedir ve mağdur diller etrafındaki öbekleşmeler günden güne artmaktadır. Burada hemen şunu belirtmeliyim;   yaşanmakta olan dönüşümler konusunda derli toplu bir döküm, bir inceleme, bir araştırma söz konusu değil bu değinide. Öylesi uzun bir hazırlık dönemi gerektirir ve sonunda hatırı sayılır hacimde bir kitap olurdu. Bu değini yalnızca, bir dönemin izlenimlerini hatırlayıp kuş uçuşu, projeksiyon sistemlerinden biri ile bir harita taslağı üzerine iz düşürmeyi amaçlıyor. Milliyetçi bilinci esas kabul eden Kürdistanî hareketin dinî, siyasi, kültürel ve ideolojik farklılıklarına rağmen nasıl ortak bir noktada buluşabildiği sorusu etraflı bir şekilde analiz edilmelidir.  Dahası kimi unutulmuş, kimi kavileşmiş yeni süreçlerin detaylı bir analizi için,  Cuma Çiçek’in Paris Kürt Enstitüsü ve Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın finansal destekleri ile hazırlanan Ulus, Din, Sınıf: Türkiye’de Kürt Mutabakatının İnşaası(2015) kitabının muhakkak okunması gerekir. Var olan durumun şu ya da bu öğesine tutunup da orada bekinenlerden olunmak istenilmiyorsa tabiî.

Kürt milliyetçiliğinin gerek Türkiye’de gerek Irak ve Suriye’deki politik başarısı “Kürt İslâmcı” çevrelerde ciddi yarılmalar meydana getirerek var olan yaklaşımları alt üst eden yeni tercihleri tartışma alanına dâhil etmiş bulunmaktadır. Gerek bölgede gerekse ülkede İslâmcı gruplar arasında süregelen hegemonya kavgasının yeni süreli yayınlar üzerinden de takip edilmesi mümkün.  Gelecekte neler olacağına dair isabeti sınanamayacak acele yargılara varmaktan kaçınmak ve sert hükümler verememek lazım fakat fikrî düzeyde var oluşsal çatışmaların yaşandığı bir gerçeklik var önümüzde.
Dergilerin çıkış süreçleri, geri dönüşlere, muhasebelere kimi karşılaştırmalara vesile olur her zaman. Üç aylık periyotlarla yayımlanan Öze Dönüş dergisi, ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım “otonom Kürt İslâmcı” grupların hem İslâm hem de Kürt meselesi konusundaki düşüncelerinin takip edilebileceği platformlardan birisi olan Öze Dönüş Hareketinin yayınlarından. Hareket ya da platform meselelere yaklaşımını “evrensel İslami hareketin ve düşünce geleneğinin deneyimlerinden istifade ettik ve ediyoruz. Biz daha çok geçmiş tecrübelerimize de dayanarak halkımızın ve coğrafyamızın ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran bir gelenek oluşturmaya çalışıyoruz” şeklinde açıklıyor. Elbette İslâm’ı toplumsal düzenin temel yapı taşı olarak gören platform, sadece dergisiyle değil, diğer çalışma alanları ve siyasî tercihleriyle bir yanıyla Kürt milliyetçi gruplarıyla İslâmcı gruplar arasındaki yeni söylemlerin izinin takip edilebileceği bir yapı olarak da yakından takip edilmektedir. Dergi ikinci sayısında mezhepçiliği üçüncü sayısında ise kavmiyetçiliği ele alan dosyalarıyla okurlarıyla buluştu. Yazının bundan sonraki kısmında derginin birinci sayısının haritasını taramaya girişmeyeceğim. Girişsem üstesinden gelebilir miydim, o da ayrı konu. Ama derginin başlangıcın manasını izhar eden sunuş yazısıyla Cevdet Said mülakatının, diğer yazıları alımlarken çok anlamlı olacak yükseltilere, koyaklara ve kıvrımlara uğramayı mümkün kılacak bir içeriğe sahip olduğunu belirtmeliyim.

Bugünden Yarına: Islah, İhya ve İnşa Çabalarının Geleceği

İslâm’ı sahih bir şekilde anlama, yaşama, yaşatma ve onun yüce mesajını yarınlara taşıma niyeti ile yayın hayatına başlayan Öze Dönüş’ün çıkış yazısı tüm dergilerin çok önceden yazılmış, ama hiç eskimeyen, eksilmeyen çıkış yazıları gibi umutlu bir gelecek üzerine kurulmuş. Belki çokları bu yazıyı okumadan bakıp geçmişlerdir ama derginin fikir ve hareket birlikteliği olarak tanımladığı içeriği orada yakalamak mümkün:

“Dergiler, dergiyi çıkaranlar tarafından bir boşluğu doldurmak, değişen yeni şartların doğurduğu ihtiyaçları karşılamak ve kendi mesajını topluma net olarak anlatabilmek amacı ile çıkarılır. Bu amaçla çıkarılmakla beraber dergilerin ekseriyeti uzun ömürlü olmaya muvaffak olamamaktalar. Hayatın değişen yüzü, harici ve dâhili nedenlerle kimi dergiler yayın hayatına veda ederken, kimileri de yayın hayatına girerler. Biz bu dergiyi çıkarırken gayemiz, boş bir entelektüel çaba göstermek, oturduğumuz yerden bir şeyler yazıp herkese yukardan bakmak, boş tartışmalarla kendimizi tatmin etmek değildir asla. Gayemiz, ıslah, ihya ve inşa çalışmalarına ve hizmetine küçük de olsa bir katkı sunma gayret ve çabasıdır.”

Öze Dönüş, dergi olarak mücessemleşen haliyle yeni olmakla birlikte, sahip olduğu dünya görüşü ve yüklendiği görev itibariyle kadim olduğunu belirterek “Hayatın ve İslam’ın değişmezlerine bağlı kalarak yeni dönemin gerektirdiği misyonu ifa etmeye çalışacağını” bahusus belirgin kılıyor. Bundan dolayı, İslâm’ı toplumsal tahayyülün ana kaynağı olarak gören dergi, toplumdaki sıkıntıların giderilmesi ve sorunların çözülmesi noktasında, İslâm’ın yerini özenle vurguluyor:

“İnsanlık, bugün belki her zamankinden daha çok problem ve sorunlarla boğuşmaktadır. İnsanlığın dertleriyle dertlenmesi gereken bizler, görebildiğimiz, düşünebildiğimiz ve okuyabildiğimiz kadarıyla tüm problemler, vahyin nuruyla çalışma, akletme ve insanlığın fıtratına ve özüne dönmekle çözülebileceğine inanıyoruz. Bu nedenden dolayı da dergimizin adını “ Öze Dönüş” olarak koyduk. Tabi biz “öze dönüş” derken Şeriati’nin deyişi ile “kuru bir geçmişe yönelişi” kastediyor değiliz. Bizim öze dönüşten kastımız, Kur'an ve sünnet-i sahihe’nin verdiği temel mesajı, yani "İslami düşünceyi” bugüne taşımaktır. Muhafazakârlaştırılmış, geleneksel anlayışlarla karıştırılmış İslami mesajı, bu değerlerden arındırarak saf ve yalın hali ile günümüze taşımaktır amacımız.”

Aşağıda daha ayrıntılı olarak üzerinde duracağım ama şimdilik geçerken Cevdet Said’in kendi sözlerine başvuracağım burada. Keza Cevdet Said “Kürt meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapta da buna yakın konulara temas etmiş:

“Allah Teâlâ, “Sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkartan O’dur.” buyurur. Sünni, Şii, Arap, Farisi, Kürt, Türk olarak değil, insan olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra annemiz, babamız, ailemiz, sosyal çevremiz bize dili, kültürü, dini ve mezhebi öğretiyorlar. Atalarımız bize yanlış kültürel miraslar bıraktığı için bir türlü doğruyu bulamıyoruz. Hakkı, hakikati bulduğumuzda, inanın bâtıl kendiliğinden yok olacaktır.”

Öze Dönüş, ilk sayısında İslâmî mücadele ve şiddet konusunu kapağa taşımış. İslâmî sorumluluk sahibi bir çevre olarak nasıl bir siyaset izledikleri/izleyecekleri konusunda söyledikleri ise büyük ölçüde geçmişte yaşanan olumsuzlukların hâsılası mahiyetinde. Onları aktarayım belki bir nebze de olsa ışık tutar bize:

“Bu çalışmamızda, başkalarını ötekileştirerek kendisi ötekileşen bir yayın politikası yerine, insanlığın ve Müslümanlığın gerektirdiği uhuvvet hukukuna bağlı kalarak “ben” merkezli değil, “biz” merkezli bir anlayışla, kuşatıcı ve yapıcı bir tarz-ı siyaset izlemeye azami gayret göstereceğiz.

Son yıllarda İslam âleminde revaç bulan şiddet hareketleri, özellikle etnik temelli, mezhep içerikli veya dine dayalı olduğu ifade edilen terör eylemleri ile bütün İslam âlemini etkisi altına almıştır. Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika coğrafyasında etkili olan bu terör ve anarşi hareketleri, emperyalist ülkelerin başrolünde bu coğrafyaları güvensiz ve emniyetin olmadığı bir alana dönüştürmüştür. Emperyalist ülkelerin doğrudan ya da yerel işbirlikçilerin eliyle halkları Müslüman olan coğrafyaları, şiddet sarmalında kan gölüne dönüştürme çabalarına karşılık, Müslümanların Kur’an ve Nebevi menbadan beslenerek karşı koyuş yöntemlerini oluşturmaları gerekir. Bu çerçevede, insanlığın bir yarası olan ve ekseriyetle Müslümanların etkilendiği bu terör ve şiddet eylemlerini ilk sayımıza almayı uygun gördük.”

Dosya konusuna koşut bir şekilde Öze Dönüş dergisi adına Cevdet Said’le gerçekleştirilen söyleşi, şiddetin asla bir sorun çözme yöntemi olarak kullanılmaması gerektiğinin belirgin kılınmasına yönelik.  Yarım asrı aşkın bir süredir şiddet konusunda Malik Bin Nebi çizgisinde fikirler ileri süren Cevdet Said,  hatıralar, izlenimler eşliğinde adalet ve ihsan ile muamele etmenin Kur’an’ın insanlara önerdiği en etkili yönetim ve iletişim modeli olduğunun altını çiziyor. Fikirlerinin Müslümanlar tarafından anlaşılmasını daha çok önemseyen Cevdet Said’in bundan büyük bir memnuniyet duyduğuna şüphe yok.  Cevdet Said’in söyleşide naklettiği anılarının pek çoğu onun fikrî serencamı açısından kaydedilmeye değer. Onun Malik Bin Nebici kanaatlerini anlamak açısından yetkin örneklerden birini onun ağzından yinelemek istiyorum.

Bakalım ne diyor Cevdet Said: “1950’de Mısır-Suriye ittifakı kurulmuştu. O dönemde yedek subay olarak askerlik görevimi yapıyordum. Ortak bir tatbikat yapıyordu iki ülkenin ordusu. 20x30 km genişliğinde bir alanda gerçek mermiler kullanarak yapılıyordu bu tatbikat. Bir gece saat 1’de uyandırdılar bizi, Mısırlı subaylar bir tarafa, Suriyeli subaylar öbür tarafa gidip konuşmaya başladılar. Suriyeli subayların komutanı bize “onlar darbe yapıp bizi üst düzey görevlerden uzaklaştırmak istiyorlar, biz bunu kabul edemeyiz”, dedi. Ben bu durumdan fena halde rahatsız oldum ve“Komutan, sen ne diyorsun? İki Müslüman ülke bir araya gelmiş ve bir ittifak kurmuş. Sen bu birliği, tahrip etmek, ittihadı ifsat etmek mi istiyorsun?” diye itiraz ettim. Cebinden küçük bir mushaf çıkarıp onu göstererek dedi ki;“Biz ifsat ediciler değil, ıslah edicileriz.”Ben de ona cevaben dedim ki;“Sen bu girişiminde ya başarılı olacaksın ya da başarısız. Başarılı olursan birlik bozulacak. Başarısız olursan sen fitne fesat çıkarmaktan dolayı yargılanıp idam edileceksin. Her iki durumda da sonuç hüsran olacak, vazgeç bu sevdadan!” Komutan, “Sen Abdünnasır’ı tanımıyor musun, İhvan-ı Müslimin’ne zulümler yaptığını bilmiyor musun?” dedi. Ben de;“Abdünnasır’ı senden daha iyi tanıyorum, zira ben Mısır’da okudum. O zalim ölüp gidecek, ama bu ittifak devam etmeli.” dediysem de, o darbe planını kafaya koymuştu, beni de önünde engel olarak gördüğü için beni derdest ettirip gözaltına aldırdı. Operasyon bitene kadar da serbest bırakmadı. Ve maalesef Mısır’la Suriye’nin birlik girişimi de böyle başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.”

Bu sözleri değerlendirebilmek ve doğru anlayabilmek için, Malik Bin Nebi’nin Abdünnasır’la ilişkisini ve İhvan’a bakışını ayrıca dikkate almak gerekebilir. Şiddet üzerine konuşurken insanın aklına ister istemez, fikrî arka plan yanında bunların konuşulmasına vesile olan temel sorunlar gündeme gelir. Aslında söyleşinin içeriğinden ziyade bağlamı daha büyük önem arz ediyor. Bilindiği üzere 1990’lardan sonra İslâm ve şiddet konusu dünya ve Türkiye ölçeğinde sıkça konuşulan konular arasında yer aldı. Doğuda Türkiye’de İran tarzı bir devrim gerçekleştirme ihtimalini tartışarak yola koyulan grupların bir kısmının PKK eylemlerinin artmasına paralel olarak etkinliklerini arttırmaları gündeme geldi. Bu sürecin başlangıç yıllarında merhum Fidan Güngör’ün Menzil Kitabevi merkezli olarak kültürel mücadeleyi silahlı mücadelenin önüne koyan hareket tarzının daha makul bir çerçeve ile farklılaştığı biliniyor. Bunun karşısında Vahdet Kitabevinden sonra İlim Kitabevini kuran Hüseyin Velioğlu ise silahlı mücadeleyi öne alan bir çerçevede hareket geliştirdi. 1980’lerde daha tali bir farklılık gibi gözüken bu durum 1990’lara gelindiğinde PKK’nın varlığıyla daha da hız kazandı. Sürecin bu safhasında Hizbullah PKK’ya karşı verilen mücadelede örgütsel olarak olgunlaşıp deneyim kazandığı gibi hareket alanını genişletiyordu.  Nitekim 1990’ların ortalarına doğru hareket alanı genişleyen Hizbullah, seküler Kürt milliyetçileri yanında kendisine rakip olarak gördüğü İslâmî grup ve kişileri düşmanlaştırarak yok etme hedefine yönelmişti.  1995 yılında Fidan Güngör’ün kaçırılması başta olmak üzere 2000’lere kadar meydana gelen vahim ve akıldışı bir dizi olay İslâmcı çevrelerde birtakım tartışmaları ve ayrılıkları gündeme getirdi.

Şiddetin özellikle de terörün İslâmî tebliğ faaliyetlerine engel olmak bir yana İslâmî kültüre ve hayat tarzına karşı gerçek bir meydan okuma olduğu teması başat bir tema oldu. Bu manada, şu ya da bu yapının şiddet kullanımının hemen mahkûm edilmesi, 1990’lardan bu yana bölgedeki İslâmî yapıların toplumsal tahayyülünü yansıtan ve kuran ana dinamiklerden birinin şiddete dair tartışmalar olmasıyla yakından alakalı.  Sadece bölgede değil ülke çapında İslâmî devrim, devlet, cihad vb bir dizi kavram etrafında yeni İslâmcı aydınlarca yapılan tartışmalar İslâmcılığın siyasî statüsünde aşınmayı beraberinde getirmişti. Şüphesiz bu tartışmaların yarattığı bölünmeler en iyi şekilde dönemin süreli yayınlarından izlenebilir.  Daha metaforik bir düzlemden bakacak olursak,  Hz. Hüseyin çizgisinden Hz. Hasan çizgisine doğru bir dönüşüm yaşandı. 1990’larda başlayıp 28 Şubat’la sona eren ara dönemde vuku bulan “büyü-bozumu”, çözülme ve savrulmaları daha da arttırdı. Gelgelelim İslâmcılığın modern paradigmayı, ulus devleti cihat kavramıyla meşrulaştırarak önlenemez bir yozlaşmaya sebebiyet verdiğini ileri süren aydınların önemli bir kısmı postmodern kuramlar üzerinden daha farklı bir meşrulaştırmayı gündeme taşıdıklarının farkına varmaktan uzak bir şekilde konumlarını muhafaza etmeyi başardılar. Liberalizm rüzgârıyla devrim fikrine ilişkin sorgulamalarının yaygınlaştığı aşağı yukarı on yıllık bir zaman diliminin/ricat devrinin ardından meydana gelen 11 Eylül 2001 saldırıları, şiddeti yeni İslâmcı gündemin ayrılmazları arasına dâhil etmiştir.  Dünyada sıklıkla İslâm ve terör kelimelerinin yan yana telaffuz edilmesinden duyulan kaygı sebebiyle cihat kavramına yüklenen anlamda da bir dönüşüm yaşanmıştır. Ana hatlarıyla kavramın tümden terk edilmesi veya yeniden yorumlanması şeklinde ikili bir hattan bahsedilebilir. Öteden beri Hizbullah’ın, birkaç yıldır Suriye’deki rejim krizi ve iç savaş sırasında yaşananlar özellikle de DAİŞ/IŞİD’in eylemlerinin ortak bir bilişsel çerçeve oluşturmak maksadıyla İslâmî referanslarla eleştirilmesi sürecinde Cevdet Said’in yaklaşımları belirleyici olacak bir biçimde öne çıkarıldı.  Nitekim dergideki söyleşide de bu konuya az da olsa temas ediliyor:

“Harp, ancak, baskı altındaki insanların üzerindeki baskıyı kaldırmak için caiz olur. Savaşmak için ortada bir zulüm, bir baskı olması, insanlara bir inancın dayatılması gerekir. İnsanlara ‘lâilaheillallah’ı bile dayatmak caiz değildir. Bunu yeterince anlamazsak, yanlış düşünce üzerine bina edeceğimiz her şey yanlış olur. DAİŞ vb. hareketler yanlış bir düşünce üzerine davranışlarını bina ettiği için doğru bir iş yaptıklarını zannediyorlar. İnanç baskısı ya da yurdundan sürme suçu savaş sebebidir.

(…) Günümüzde de Müslümanlar birbirini boğazlamaya devam ediyor! Şii-Sünni diye savaşıyor, hilafetime biat edin diye savaşıyor. Savaşmak için gerekçe bulmada hiç zorlanmıyor! Geçen ay 30 ülke Cidde’de toplanıp DAİŞ’le mücadele kararı almışlar. Bu kafayla asla başarılı olamazlar, çünkü bunlar da sorunun silahla çözüleceğini zannediyor, silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem benimsiyorlar ve derin bir yanılgıya düşüyorlar. Oyunun aslını görüp şiddetten uzak durmak gerekir. Zira Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak İŞİD üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ediyorlar.”

Dolayısıyla Cevdet Said’in söyleşisinde “Büyük cihadın silahla değil, Kur’an’ın yüce mana ve hakikatlerini insanlara anlatmak ile olduğunu” vurgulamış olmasının Öze Dönüş dergisi açısından daha farklı bir anlamı var.  İlim ve kitap ile perişan halden kurtulup ilerleneceği, bombalarla, silahlarla ilerlemenin asla mümkün olmadığına dönük vurguların bir yanıyla dışa dönük olmasına karşın doğrudan doğruyla bölgedeki siyasî aktörlerin tutum ve tavırlarına dönük boyutu da söz konusu. Yukarıda çok özet bir sunumunu yaptığımız olayların iç yüzünü anlamak, hakikati kavramak açısından gerçekten de çok çok önemli.  Elbette bölgede yaşananların hepsini ayrı ayrı görenler zaviyesinden şu hususun üzerinde de düşünülmelidir: Şiddetin her türlüsüne karşı olduğunu, hiçbir gerekçenin insan öldürmeyi haklı gösteremeyeceğini sürekli bir şekilde tekrar etmekte sakınca görmeyenlerin siyasî alan söz konusu olduğunda şiddeti daha kurumsal hale getiren milliyetçi yapılara çok yüklenmemeleri bir çelişki arz etmektedir.  Şüphesiz bu tercih,  Kürt milliyetçi mutabakatının “kalıcı, rasyonel ve somut” çözüm önerilerinin şu ya da bu ölçüde kabul edilebilir bulunmasıyla alakalı olsa gerek. Bu durumu riskli boyutlarına karşın 1950’ler Fransa’sındaki entelektüel cepheler üzerinden bir benzetme ile ele alacak olursak, fikirde Albert Camus’cü siyasî pratikte ise Jean Paul Sartre’cı bir tarzın egemenliği söz konusu.  Bilindiği üzere Camus, FLN’nin radikal şiddetinin sağlayacağı muhtemel bir adaletten önce annesinin canını önemsediğini söyleyerek şiddete karşı çıkmıştı. Sartre ise Frantz Fanoncu bir perspektifle devrimci şiddeti olumlamıştı. Tabiî bunları söylerken Zeki Savaş’ın “İslami dünya görüşüne sahip olan Müslüman Kürtlerin işi zor ve yükü ağır” şeklindeki tespitini göz ardı ediyor değilim.Otuz yılı aşan bir dönemin muhasebesini, artıları eksileriyle, gerekçeleriyle örneklemeleriyle birkaç sayfaya sığdırmak kolay iş değil. Benim burada denediğim, kendi hafızamın gedikleri olabilecek kayıtlarına ve elbette kendi düşüncelerime dayanarak, yakın zamanlarda olup bitenler üzerine fikir verebilmekti. Öyle sanıyorum ki, bu tutamaklar ve ipuçlarına müracaat edilerek, aynı tablonun çeşitlemeleri üzerinde muhasebe etmek de mümkün olacaktır. Diğer taraftan silahlı mücadelenin yanlışlığı noktasındaki hakikatleri anlayabilmek için 1960’ların ortasından bu yana çok çalıştığı belli olan Cevdet Said’in yaklaşımları dışında bu düşünceleri daha ileriye götüren kapsamlı yaklaşımların yahut onun düşüncelerini kitap ölçüsünde eleştiriye tabi tutanların gelmediği de belirtilmeli. 
Hâsılı kelam, Cevdet Said’den hareketle bölgeyi fesada boğan Kürt milliyetçilerinin İslâmcılara burun kıvırmalarını aldırmadan olup biteni iyi anlamamız lazım. Bunun için de çok çok yakın tarihi okuyup ibret almamız, olaylar arasında bağ kurabilmemiz ve bir büyük hasrete kolan vurmamız gerekiyor: “Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.”

Memleketteki inişli çıkışlı yeni eğilimlerden bir kısmını kavramak isteyen herkesin, Öze Dönüşdergisini mutlaka okumaları gerekir, diye düşündüğümü belirterek bitireyim bu yazıyı.

Dünya Bülteni

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum