1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. Hayır Üzere Olmak
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayır Üzere Olmak

A+A-

     İslam’ın insana kazandırdığı en önemli hasletlerden birisi de; Müslüman’ın her halükarda hayır üzere olmasıdır. Zira İslam, başlı başına hayırdır. Rabbimizden, hayırdan başka bizlere ne gelebilir ki? Yeryüzünü bizlere amade kılmış ve yeryüzüne adaleti yerleştirmekle de bizleri sorumlu tutmuştur. Haliyle bilinçli, şuurlu, inandığını yaşayan her Müslüman; sadece hayır üzere olur, hayır ile kuşanır. Yüce Rabbimiz, yeryüzündeki istisnasız her varlığa karşı da merhamet beslememizi emretmiştir. Ki kendisi de bizlere merhamet ile muamelede buyursun. Bütün bu hayır ve güzelliklere rağmen, eğer bir kimse hayır üzere olmayı bırakıp da, keyfi davranıyor ise, şer üzere olmaya mahkûm olacaktır. Bu durumda olununca da, Müslümanlığını yeniden sorgulaması gerekir.

      “Onlar, Allah’a ve ahret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar Salihlerdendirler. (Ali İmran, 114) Salih kimselerdir ki, kurtuluşa ermişlerdir. Zira Allah’a inanmak, ahirete inanmayı beraberinde getirmektedir. Bu inanç, mutlak bir adaleti söz konusu yapmakta, her türlü fiillerin hesabının sorulacağı inanç, bilgi ve bilincini vermekte ve kendisiyle beraber iyiliği emretmeyi, kötülüğü menetmeyi getirmektedir. Bu durumda da sahih bir inanç sahibi olan kimselerde, hayır üzere güzel bir yarış hayata renk/şekil vermektedir.

     “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran, 204)

     Aynı şekilde bu ayeti kerime de, kurtuluşa erebilmenin şartlarını sıralamaktadır. Bu da evvela hayra çağırmak, iyiliği emretmek ve kötülüğü de menetmekle vuku bulmaktadır. Elbette ki hayra çağırabilmenin de gerekleri, kural ve kaideleri olacaktır. Hiç kimse kafasına estiği şekliyle ‘ben hayra çağırıyorum’ diyemez ve dememelidir. Zira hayra çağırabilmek için, önce hayır üzere olunmalıdır. Hayır ise ancak ve ancak hidayet üzere olan kimseler için mümkündür. Rahman olan Rabbimizin göstermiş olduğu ahval üzere olmayan, kendisini Qur-an’ın ölçülerine göre şekillendirmeyen kimselerin, elbette ki hayır ile alakası olamaz ve de olamayacaktır. O halde hayır üzere olmayanın da iyiliği emretme gibi bir sıfatı, bir çabası, bir derdi olmaz, olamaz. Ancak hakka teslim olup, hayır üzere olanlar, iyiliği emredebilme bilinç ve istidadına sahip olabilirler. İyiliği emretmenin yanı sıra, elbette ki kötülüğü de nehyedici olmak gerekecektir. Zira kötülüğe dokunmayan, nehyetmeyen bir iyiliği emretme faaliyetinin Rabbimiz katında pek de anlamı olamayacaktır. İşte, ancak hayır üzere olunup; hakkı emredip, kötülüğü nehyeden kimse, fert/topluluk hidayete erebileceklerdir.

     “Müminin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır. Onun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)

     Mümin, her hal ve durumda Rabbi ile bağını bozmamalıdır. İman, zaten bunu zorunlu kılmaktadır. Çünkü iman, kul ile Rabbi arasında daimi ve sıkı bir ilişkiyi zorunlu kılar. Ki bu zorunluluk, sevgi ve sadakat temeline dayanmaktadır. Allah (cc), sonsuz merhamet sahibidir ve bu merhameti her şeyi kuşatıcıdır. Ehli iman olan kullarda ise, bu merhametin cüz’ü vardır. Bu cüz’i merhamet de insanları, insanlara ve diğer varlıklara karşı merhamet sahibi kılar. Aynı zamanda ehli iman olan insanları, hayır üzere de daim kılar. Yukarıdaki Hadisi Şerifte de buyrulduğu gibi, müminin her hali hayırdır. Darlıkta ve zorlukta asilik yapmaz, sabreder! Bolluk ve ferahlıkta da şarlatanlık yapmaz, bilinçli bir şükredici olur. Haddini iyi bilir. Ahlak ve terbiyesini gereğince takınır. İslami duruşunu bozmaz. Beşeri densizliklere takılmaz. Her türlü hal, tavır ve davranışında Rıza-i İlahiyi göz önünde bulundurur. Hiç kimsenin malına, canına zarar verici hareketlere yeltenmez. Tam tersine koruyucu ve kollayıcı olmayı kendisine vazife telakki eder. Dilinden ziyade halinden örneklikler oluşturur. Daha doğrusu hal diliyle insanlara, çevresine örnek olur. Alçak gönüllüdür ama haysiyetli olur. Yardımseverdir ama ölçülü olur. Adil olur, hakkı; kime ait olursa olsun çiğnetmez, tarafgirlik yapmaz. Çünkü her hal ve fiiliyatından Allah (cc) indinde hesaba çekileceğine yakinen inanmaktadır.

     “Ey insanlar! Rükû edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki kurtulasınız.” (Hac, 77)

     Bu gün, insanlarımızın yapıp da, yaptıklarının farkına varamadıkları, önemini kavrayamadıkları çok önemli bir noktaya Rabbimiz dikkatlerimizi çekmektedir. Evet, rükû, secde, kulluk, iyilik birbiriyle son derece iç içe kavramlar olarak ayeti kerimede peş peşe sıralanmaktadır. Bu kavramların gereğini yerine getirmek de kurtuluşa vesile kılınmaktadır. Eminim ki çevremizdeki Müslümanlardan hatırı sayılır bir ölçüde rükû eden, secdeye varan ve Rabbine kulluk eden  (veya ettiğini sanan) Müslüman vardır. Ama ne yazık ki şeklen bu fiilleri yapanlarımızın büyük bir kısmı; içerik olarak bu fiillerden fersah, fersah uzak kalmaktadırlar. Zira yapılan rükûun, secdenin ve kulluğun kişide oluşturması gereken arındırıcı, müslih gelişmeleri sergileyememekteyiz. Şüphesiz ki namaz kötülüklerden alıkoyucudur. Şüphesiz ki oruç, nefsi tezkiye edicidir, Şüphesiz ki zekât malı arındırıcıdır. Şüphesiz ki hac, vahdeti oluşturucudur… Evet, bu misalleri çoğaltmaya gerek yok. Ama tabii ki bütün bu fiiller (ibadetler) gereğince yapıldığında söz konusu sonuçları verir. Söz konusu fiilleri gereği veçhile yapamadığımız içindir ki; ne o ıslah ve iflah kişiyi/kişiliği ve ne de o ıslah ve iflah toplumunu oluşturabilmekteyiz. Belki de bütün bu ibadetlerle beraber, tam tersine pek çok cahili hal, hareket, tavırlar ve davranışlar sergilemekteyiz. Hem de bunca yaptığımızı sandığımız rükû, secde ve kulluk fiillerimize rağmen…

     ”Siz, hakkıyla namazı kılmaya bakın…” (Bakara, 110) Evet, belki de bu ayetin bu kısmı tam da durumumuza parmak basmaktadır. Anlamaktan ve yaşamaktan zorluk çektiğimiz nokta da burası olsa gerek. Rükû ediyoruz, farkında değiliz! Secde ediyoruz, farkında değiliz! Kulluk ediyoruz, farkında değiliz! Bu farkında olmama halimizdir ki, hiç de kurtuluşumuza vesile olmamaktadır/olamamaktaktır. Zira kurtuluşa ermenin; bu hayatta Rabbimize tam bir teslimiyet üzere yaptıklarımıza/amellerimize bağlı olduğu unutulmamalıdır. İslam’ın ilk zamanlarına baktığımızda; o dönem Müslümanlarının bu tür fiilleri yaptıklarında, kendilerinde başka hallere vesile olmaktaydı. Kişiliği, bilinci, direnci, dürüstlüğü, azmi, vefası, sadakati, şecaati, dirayeti, merhameti, şefkati… ve daha nice İslami hasletlerle tezyini. Bizlerde ise onlarda oluşan o güzide hallerin herhangi bir emaresi bile görülmemektedir. Haliyle büyük bir çıkmazdayız demektir. Bu çıkmazdan nasıl kurtulabiliriz noktasından hareketle, mutlaka çarelere başvurmalıyız. İslam, insana en büyük şerefi kazandırırken; ümmet olarak bu gün hangi şerefimizden bahsedebiliriz? İslam ümmete öncülük yüklerken; bu gün ümmetin hangi öncülüğünden bahsedebiliriz? Ayrıca Müslümanların kendi aralarındaki ilişkiler, bu gün ne derece İslam kardeşliği ile örtüşmektedir? Yani mümin, müminin kardeşidir! Mümin, kendi nefsi için istediğini, mümin kardeşi için de ister! Mümin, müminden emindir! Müminden mümine zarar gelmez! Mümin, müminin derdi ile hemdert olur! Müminler, aynı bedenin uzuvları gibidir, uyumlu, eşgüdümlü bir bütünlük arz eder! Müminin mümine malı, canı, kanı, ırzı haramdır, yasaktır! Tabii ki bu türden müminlere has özellikleri uzun uzadıya sıralamak mümkündür. Bu hasletler bu gün aramızda ne kadar yaşanmaktadır?

     Evet, bu sıraladığımız hasletler ve daha nice benzerleri; İslam’ın gerçek manada Müslümanlara kazandırdığı hasletlerdir. İslam toplumunun ve fertlerinin has hasletleridir. Fakat dönüp kendimize baktığımız zaman, bu hasletlere ne kadar uzak kaldığımızı ve yabancılaştığımızı da esefle gözlemlemekteyiz.

     İmam Şafi şu sözünde ne güzel buyurmuştur: ’Dünya da en huzursuz kimseler, kalbinde hased ve kin taşıyanlardır.’ Gözlerimizi açıp en başta kendi nefsimize, sonra çevremizdeki Müslümanların haline ve daha sonra da ümmetin genel haline şöyle bir bakalım. Kalbimizde hased ve kin taşımayanlarımız ne kadardır? Partisinden dolayı, tarikatından dolayı, derneğinden dolayı, vakfından dolayı, mezhebinden dolayı, meşrebinden dolayı, dünyevi çıkarından dolayı, kibir ve gururundan dolayı, nefsi istek ve arzularından dolayı… Evet, İslam’ın nahoş gördüğü her türlü hal, hareket, tutum ve davranışlardan dolayı içimizi, kin ve nefret bürümektedir. İçimiz kapkara, yüreklerimiz kaskatı kesilmektedir. İslami kardeşlik ve her türlü güzellikleri bir yana bırakmış; bütün çirkinliklere de sarılmış bir vaziyet almışız. Ümmet bilinç ve birliğini yitirmiş; Küffarın elinde oyuncak olmanın ötesine gidemez ve ötesini göremez olmuşuz. Haliyle de Allah (cc) düşmanları tarafından kimimiz kimimize düşman kamplara ayrılmış ve birbirimizi boğazlamanın çabalarına düşmüşüz!!!…

     Bütün bu olumsuzluklardan silkinerek çıkabilmenin elbette yolu vardır. İki Müslüman samimiyetle bir birliktelik oluştururlarsa; bunlara üçüncüsü de katılabilir. Bir araya gelen samimi üç Müslüman’a bir dördüncüsü…. katılabilir. Kişilikler; samimiyetle bencillikten arındırıldığı oranda birliktelikler oluşur. Cemaatler/guruplar da keza samimiyetle bencillikten arındırıldığı oranda da ümmet birlikteliğine doğru yol alınabilir. Elbette ki ümmet birliği dediğimiz şey de, inanç/akide ve gönül /yürek birliğidir. Yeryüzünün neresinde olursak olalım; İlahi kaynağa sarılarak, İlahi ölçüleri aramızda hayata geçirelim. Siyasi birliktelikten söz etmek için, çağımız şartlarında ister istemez afakî kalacaktır.

     Şimdiki gerçekliğimiz acı da olsa izah ettiğimizden daha iyi bir hal arz etmemektedir. Ama bütün bunlara rağmen ümitsiz değil, ümit var olmalıyız. Çünkü biliyor ve inanıyoruz ki; Allah(cc)’ın lütuf ve keremi sonsuzdur. İman edenler gevşemez ve ümitsizliğe kapılmadan Rabbani doğrular istikametinde yaşama azmi gösterirler ise; muhakkak galip gelecek olanlar Allah (cc) taraftarlarıdır. Allah (CC)’ın vaadi haktır. Yine azim ile her yanlış düzeltilebilinir ve har eksiklik tamamlanabilinir. Bu minval üzere; efendimizin buyurduğu veçhile her halükarda ‘hayır üzere’ olmamız dilek ve dualarımla…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum