1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. Hayatın Değeri Üzerine..
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayatın Değeri Üzerine..

A+A-

İnsan hayatını yok etme üzerinden yapılan hesaplar, muhakkak ki hesapların en kötüsüdür. Ama ne yazık ki günümüz dünyasında en çok yapılan hesaplardan birisidir insan hayatı üzerinden yapılan bu tür hesaplar. İnancımız odur ki; bu dünyada en çok değer verilmesi gereken gerçek, insan hayatıdır. Gerek ilahi kaynaklı hayat sisteminde ve gerekse tarih boyunca insan kaynaklı hayat felsefe ve hukukların çığunda insan hayatı daima ön plana alınmış bulunmaktadır. Gerek kurulan siyasal/devlet mekanizmaları, gerekse bireysel hayat veya grupsal birliktelikler; insan hayatına verilen değer ile değer kazanabilir. ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ (Şeyh Edibali), insanın ders alması gereken bir vecizedir. Bir insanın sebepsiz olarak öldürülmesi; bütün insanların öldürülmesi ile eş tutan dini mübin İslam’ın, çok önemli bir noktayı böylece vuzuha kavuşturması da ibret alınması gereken bir gerçektir.

Hiç kimse insan hayatına değer vermese de, Müslüman kimse mutlaka değer vermek zorundadır. Çünkü Müslüman, Rabbinden gelen emir üzere inanır ki; insan, kâinat içindeki en değerli yaratılandır. Hele, hele bu insan, bilinçli bir şekilde Rabbinin göstermiş olduğu hidayet üzere ise, değeri kat be kat artmaktadır. Çünkü Rabbinin hidayeti üzerinde olan insanın sorumluluğu; dünya üzerinde ıslah edici olmasıdır. Yeryüzündeki; başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlarla ve hatta bütün varlıklarla şefkat ve merhamet üzere ilişki kurmak, muamelede bulunmak durumundadır. Yeryüzündekilere merhamet etmediği takdirde kendisinin de Rabbi tarafından merhametle karşılanmayacağını bilecektir/bilmektedir.

İman edenler, Kerim Kitabımızda özlü olarak şu şekilde tarif buyrulmaktadır: ”İman edenler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içerisindedirler. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki zekâtı verirler. Onlar ki İffetlerini korurlar.” Müminun 1-5) İman edenler fert ve toplum olarak söz konusu vasıflara büründükleri vakit (Aslında bu vasıflara bürünmek zorunluluğu vardır. Aksi halde hesaba çekileceği ve cezalandırılacağı bildirilmektedir); sulh üzere yaşamaktadırlar/yaşayacaklardır. İnanç kıstaslarımıza kısaca bir göz gezdirdiğimizde, inananların vasıfları çizilirken şunları görmekteyiz; şiddet, haksızlık, zorbalık, adaletsizlik ve benzeri bütün olumsuzluklardan beri kılınmaktadırlar.” Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allaha inanırsınız..” (Ali İmran 110) Aslında bu ve benzeri ayeti kerimeler, ferdi ve toplumsal yapımızın temel özelliklerini bildirmektedir. Demek ki her bir müminin, insanlığın hayrına yaşamak gibi bir sorumluluğu vardır. İnsanın/insanlığın zararına olabilecek hiçbir iş ve girişimde bulunamaz. Zira insanların (hatta tüm kâinatın) yaratıcısı; sulhu, emanı, sadakati, samimiyeti… şart koşmaktadır. ‘Birbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmazsınız, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz” şeklinde buyuran âlemlerin efendisini anlamak ve o minval üzere yaşamak gerekir. Bu kıstaslar asla göz ardı edilmemelidir. Hazindir ki pek çok Müslüman, bu kıstasları ya anlamamakta veya görmezlikten gelmektedirler. Ya da gözlerine ve yüreğine dünyalık hırs ve tamahlık bürümektedir. Bu türden hırs ve tamahkârlıklar elbette ki adil olmanın, dürüst olmanın, sadık olmanın, hakk üzere olmanın, salih olmanın önüne engel olmaktadır/olacaktır.

Her Müslüman, Rabbimizin buyurduğu veçhile; ‘insanlar arasında çıkarılmış örnek insan olma’ sorumluluğundadır. Bu sorumluluk; ölümü değil, yaşamayı temel ölçü olarak alır. Hayatı karartmayı değil, nurlandırmayı amaç edinmektedir. O halde Müslüman; nefreti değil, sevgiyi yaymalı, parçacı değil, bütüncül olmalı, başka bir değişle tefrikçi değil, tevhitçi olmalıdır. Hayatın merkezine ‘ben’ değil, ‘biz’ düşünce ve duygusunu yerleştirebilmelidir. Hayatta yalnız kendisinin değil, başkasının da olduğu gerçeğini anlamalı ve kabul etmelidir. En az kendisi için istediğini karşısındaki insan/lar için de düşünmek durumundadır.

Bu gün, bütün insanlığı yakıp kavuran olumsuzluklar; kişisel ve toplumsal hayatımızda ‘ben’ciliğin ön plana geçmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bencillik ise gerçek manada adalet ve hakkaniyet düşüncesinden ve inancından yoksun olan, beşeri kaynaklı fikir ve düşüncelerden beslenmektedir. Günümüz toplumsal hayatın hangi alanına bakarsak bakalım; ilahi adaletten yoksun, beşer kaynaklı ve bencilliği tetikleyen/ besleyen etmenleri görmekteyiz. Bu etmenler, bir yandan insanları bencilleştirirken, bir yandan da psikolojik saplantılara, çıkmazlara yöneltmektedir. Bu saplantı ve çıkmazlar, bireylerde geliştiği oranda içerdiği olumsuzluklar, bireyden topluma yansımakta, toplumsal hayatı altüst etmektedir. Bundan dolayıdır ki toplumsal huzursuzluk, güvensizlik, istikrarsızlık, kargaşa, başıboşluk almış başını gitmektedir. Her türlü zararlı alışkanlıkların, özellikle de yeni yetişen nesil arasında yaygınlık kazanması, şiddet olaylarının gittikçe artması, toplumsal yapıyı tehdit eder hale gelmiştir. Hatta toplumumuzda, ailelerin dağılma (boşanma) oranının artması, sahipsiz-evsiz çocukların, gençlerin çoğalması, akraba bağlarının yok denecek derecede gerilemesi; toplumsal geleceği ciddi manada ipotek altına almış durumdadır. Ayrıca, bağımlılık yapan madde kullanımı, sosyal medya kullanımı vb zararlı alışkanlıklar, davranışsal bozukluklar; gidişatın bir toplumsal iflasa doğru gittiğine işaret etmektedir.

İnançsız, amaçsız yetişen nesil, muhakkak ki olumsuz davranışlara yönelecektir. Zira insanda mutlak anlamda bir enerji bulunmaktadır. Bu enerji, her halükarda kullanılacaktır. Olumlu yöne yöneltilmeyen bu enerji, doğal olarak olumsuz ve zararlı davranış sergilemelerine yönelecektir. Türkiye de, cumhuriyet tarihiyle yaşıt denebilecek kadar bir geçmişe sahip olan bu olumsuzluklar, kanaatimce son çeyrek yüzyıldır zirve yapma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin küresel gelişmeler karşısında toplumu doğru yöne kanalize edecek bir politikasının olmayışından kaynaklanmaktadır. Laisizmin kök salması uğruna gösterilen çabalar; hiçbir toplumsal çözülmenin çaresi olmadığı gibi, tam tersine çözülmeyi daha da hızlandırmıştır. Ahlak, edep, hayâ, saygı, sevgi, anlayış, samimiyet gibi toplumsal barış, sağlık ve dinamizmin harcı olan hasletlerin yok edildiği gibi; tam tersine hırs, bencillik, kin, nefret, gaddarlık, aymazlık türünden hasletler de dal budak salmıştır. Toplumsal hayatın üzerinde duracağı bütün dayanak noktaları felç edilmiştir. Toplumsal çatışmalar böylece başını almış yürümüştür. Siyasi basiretsizlik ise, bu işin tuzu biberi olmuştur.

Doğruya yönelim olmadıkça, yanlışlar devam edecek demektir. Toplumsal ve kişisel sorunlar, hastalıklar doğru teşhis edilmeli ve hal çaresi de doğru mecradan aranmalıdır. En başta ‘kutsal devlet’ sendromu terk edilmelidir. Allah (cc) katında nasıl ki en değerli varlık

insan ise; ümera tarafından da insanın önemi, kesinlikle devletten öncelenmelidir. Bu önemseme kesinlikle yazılı kurallarla sabitlenmeli; devleti yönetenlerin keyfi davranmaları net bir şekilde kaldırılmalı ve bu tür davranma çabaları da muhakkak hesaba çekilmelidir. Halk arasında kim olursa olsun, vatandaşlık haklarıyla ilgili olarak hiçbir ayırım yapılmamalı, halkın fıtrattan kaynaklanan doğal hakları asla ihlal ve ihmal edilmemeli. Militarist yaklaşım ve değerlendirmelerden uzak durulmalı.

İnsani sevgi ve saygı, İlahi ölçülere uygun olarak halkın tümünü kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmalı. Bunun gerçekleşebilmesi için ise, en başta eğitim sisteminden başlayarak köklü değişikliklere gidilmeli. Eğitim sistemi insana, şahsiyet oluşumuna ve gelişimine fayda sağlayacak temeller üzerine bina edilmelidir. Savunmacı, reflekslere dayalı, durumu muhafaza edici, gelişmelere, dönüşümlere ve düşüncelere kapalı bir eğitim sistemiyle ne sorunlar çözülür ve ne de topluma aydınlık gelecek vaat edilebilinir. Eğitim, önce insanın kendi kendisini tanımaya açık olmalıdır. Eğer insan, her yönüyle kendi kendisini tanıyıp keşfederse, konum, yetki ve sorumluluklarını kavrarsa; sorunların ekseri çoğunluğu kendiliğinden hallolunacaktır. Zira kendisini bilen Rabbini de bilir. Rabbini ve kendini de bilen, Rabbinin kendisi için çizmiş bulunduğu hal üzere olur ki; bu hal de esenlik-barış halinden başka bir şey değildir. İnsanın, kendi kendini bilmesidir ki; gerektiğinde, başkasını kendi nefsine tercih eder. Bu kendini bilmesidir ki; ne zulmetmeye ve ne de zulme uğramaya zerre kadar da olsa rıza göstermez. Bu kendini bilmesidir ki; eğer en yakını, en sevdiği olsa dahi; batılı hakka tercih ederse onu kendine düşman telakki eder. Bu kendini bilmedir ki; her birisi kendisini insanların hayrına çalışmakla sorumlu olduğunun bilinciyle yaşar. Yıkıcı değil, yapıcı; bozucu değil, ıslah edici; öldürücü değil yaşatıcı (tüm hayat sahibi canlıların yaşayabilmesi için elinden gelen gayreti gösteren); nefret değil, sevgi yayıcı; kibirli değil, tevazu sahibi olur. Elhasıl; hiçbir yaratıcıya kulluk değil, Hakka kul olur/olucudur. Zira Hakkın dışında neye kulluk ederse etsin; küllen zarar ve ziyan olacaktır. Çünkü bütün bağnazlıklar, bütün zorbalıklar, bütün pervasızlıklar, bütün zulümler, bütün haksızlıklar; kulluğun hakkın dışındakilere tahsis edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Hakk’a yapılmayan kulluk; İslam karşıtı, ümmet maslahatını yok edici, fırsat kollayıcı şeytaniler tarafından kendi amaçlarına hizmet edici/ettirici olarak kullanılmaktadır. Böylece bütün bir insanlığı sadece kendi süfli çıkarları uğruna, ifsada sürükleme çabasındadırlar.“İşte böyle. İnkâra sapanlar batıla uydular. İman edenler ise Rablerinden gelen Hakk’a uydular.” Elbette ki batıla uymak hiç kimseyi iflah ettirmemiştir, ettirmeyecektir de... (Muhammed,3) “Bir kimseye şer olarak bir Müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” (Müslim)

Selam olsun hayata değer verip, Hakka tabi olanlara… Dua ile…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.