1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. Hayat ve Muhasebesi
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayat ve Muhasebesi

A+A-

 

     Yıllar evvel bir arkadaşla tevafuken karşılaştığımda ve hal hatırı sorduğumda bana cevaben ; “Bu gün de zarar ettim” demişti. Hayretle sordum: Hayrola ağabey, Rabbim zarardan sakındırsın” dedim. Ama meraktan da kendimi alamadım. Arkadaş, merakımı yüzümden okumuş olmalı ki hemen; “Bu gün de ömürden gitti, ömür akıp gidiyor, kulluk görevimi gereğince yerine getirdiğimden emin değilim ya…” Sonra köşeli jetonum düştü. Akabinde de beni bir mahcupluk sarmalamaya başladı.

     Evet, mevzuubahis ağabey, gerçekten saygı duyduğum, İslami hassasiyetine gıpta ettiğim güzel bir insandı. (Rabbim selamet versin.) Zaten her Müslüman’ın göstermesi gereken hassasiyetlerdir ama ne yazık ki (başta kendi nefsim için söyleyeyim) bizler bu hassasiyetleri yitirmişiz. Dolayısıyladır ki bu gün, Müslümanlar arasında olması gereken kardeşlik hukukundan, güvenden, sadakat ve samimiyetten bahsedemiyoruz. Müslümanlar, en emin insanlar olması gerekirken; bu gün birbirlerine karşı dahi bin bir şüpheden kendilerini alamamaktadırlar. Kendi ölçülerimize yeniden bir dönüş gerçekleştirip; yeniden kendi hayat gerçekliğimizi cari kılmalıyız. Aksi halde rahat yüzü bulmaya çalışayım derken, daha da rahat ve huzurdan fersah, fersah uzaklaşırız da; katmerleşen sıkıntılar içerisinde sersem, sersem bir şekilde debelenir dururuz… “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur-an’a) sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O, sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola erişesiniz.(Ali İmran 103) İnsanoğlu olarak ilahi hükmülerden uzaklaşmanın, ilahi hükümlere sırt çevirmenin, cahiliye karanlıklarına saplanmanın, bir bakıma zillet içerisinde geçen tarihi serüvenini Rabbimiz ferman buyurmaktadır. Tabii ki akledenlere…

     Hâlbuki âlemlere rahmet olarak Rabbimiz tarafından gönderilen efendiler efendisi başta olmak üzere, sahabei kiram dahil ne güzel örnektirler bizlere! Bir seferinde ashabıyla otururken Efendimiz şöyle buyurmaktaydı: “Sizden hiçbiriniz, ben kendisine evladından, malından, anne ve babasından, hatta kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, kâmil mümin olamaz.” buyurmuştu. Sahabei kiram can kulağıyla Efendimizi dinlemekteydi. Hem de bütün samimiyet ve sadakatiyle… Ama içlerinden birisi vardı ki; O “Faruk” idi. Resulullah (sav)’ın ifadesiyle O, hak ile batılı birbirinden ayırıcıydı. Hakktan yana sarsılmaz bir kale mesabesindeydi. İşte Ömer-ul Faruk kendine has edasıyla Resulullah’a bakarak:

     - Yâ Resûlallah, dedi, “sen bana canımdan başka her şeyden daha sevgilisin.”

     Evet, yüreğinden gelen duruluk ve samimiyet dilinden tane, tane dökülüveriyordu Faruk’un… O günkü toplumun geleneğinde, kültüründe, hayata bakış tarzında, insanın kendi canı, her şeyin üstünde bir değerde oluyordu. İkinci olarak erkek çocukları daha değerliydi. Bilahare soy-sop değer sıralamasında yer almaktaydı, değerli idi. Ondan sonra da mal varlığı/dünya zenginliği sevilmeye değerdi, şan şöhretin göstergesiydi. Başka bir insanı sevmek ise; değer bakımından çok gerilerde yer almaktaydı. Ama Faruk için bütün o değerler alt üst olmuştu. Diğer bütün arkadaşları gibi efendiler efendisine meftun olmuştu, Rabbinin emirleri gereğince ve tam bir samimiyet ve teslimiyetle…

     Efendiler efendisi, bu sevginin de yetersiz olduğunu beyan etmeye ihtiyaç duyuyordu. Zira yeni yerleştirmeye çalıştığı değerlere göre Allah ve Resulüne ait olan sevgi, her şeyi geride bırakması gerekirdi. Öylesine sağlam, öylesine samimi, öylesine içten bir toplum tasarlamaktaydı ki Resulullah. Tasarladığı o toplumu inşa etme cehdini vermekteydi. Ki o toplum yeryüzüne “saadet asrı” ve “saadet nesli” olarak tarihe geçecekti… Ve Peygamber, Faruk’a hitaben aynı içtenlikle tekrar söz aldı:

     - “Canından da ya Ömer canından da!” buyurunca, karşılığını yine aynı teslimiyetle, samimiyetle alıyordu Faruk’tan, gerçek dostundan. O dost ki bütün bir tarih boyunca gerçek dostluklara temel referans olmaya adaydı. Ve öyle de oluyordu.

     Ömer-ul Faruk, kendi canını da artık ikinci plana atıveriyordu, içi kaynıyordu. Bir çırpıda ve bütün bir içtenliğiyle, Resulullah ile sevgi seli dolu bakışlarla göz göze gelerek:

     - “Evet, şimdi canımdan da daha çok seviyorum, yâ Resûlallah!” diye karşılık verdi dünyanın en çok seven ve en çok sevilen rahmet örneği ve ölçüsü olan insana. Ne harika bir manzaradır. Ne harika bir sevgi ve samimiyettir… Ne harika bir içtenlik ve teslimiyettir… Faruk için şimdiden itibaren artık Rabbi ve Resulü her şeyin önünde, her şeyin üstündeydi…

****************************************

     Asırlardır hep özlemini, hasretini ve yokluğunu iliklerimizde hissettiğimiz aziz değerlerimiz… Sanki O Rahmet önderinin ümmeti değilmişiz gibi… Sanki O’na vahyolunan Kitabı mübin aramızda değilmiş gibi… Sanki O dini Ahmediyeye inanmamış gibiyiz… Maazallah…

     Oysaki Resulullah (sav) “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” Demişti. Hadisi şeriflerinden bir an dahi gafil olmamamız gerekmektedir. Hazreti Ömer efendimiz, her akşam yatağına yattığında; “Ya Ömer! Bu gün Allah için ne yaptın?” diyerek nefsini hesaba çekmiyor muydu? Evet, o ilk güzide nesle kaktığımızda; her halinden binlerce ibretler alınabilecek ender insanlar olduklarını öğrenmekteyiz. Bizim mazimiz, gerek Resulullah (sav) , gerek ashabı güzin ve gerekse bilahare bu kutlu yolun kutlu müdavimlerinin her birisi gibi, insanlığa verebileceği nice hazineler misali şahsiyetlerle doludur. Yeter ki onları anlayalım, inanalım ve onlar gibi yaşamaya azmedelim. Bu bilgi ve bilinç olursa/oluşursa; tıpkı ilk nesilde olduğu gibi günümüzde de Yesribler Medinelere dönüşmeye namzet olurlar. Bu gün de dünya zulumattan nura doğru yol almaya başlar. Bu gün de ümmet olarak bizler, adeta ateş çukurunun kenarında avare, avare beyhudeliklerle zaman katletmekteyken; kendi benliğimize, ölçülerimize dönüş yapmamıza, yeniden o güzelliklere mazhar olmamıza vesile olacaktır. Birbirimizi boğazlamaktan kurtulup, kardeş olmaya evriliriz. Kan ve gözyaşı yerine sevinç ve mutluluk tohumları serpilir ümmetin her bir karış toprağına. Taassupçuluk çukurlarından vahdet tepelerinde hakka gerçek kulluğun mutmainliğini tadarız bütün benliğimizle… Küfrün çizmiş olduğu hayati, coğrafi ve zihni sınırların/mahpusluğun süfliliğinden; Rabbimizin ferman buyurduğu ölçüler içinde yaşama ulviliğine terfi etme bahtiyarlığını yakalarız belki de…

     Eğer bizler bu gün üstümüze düşen ilahi vacibiyetleri yerine getirmeye gayret edersek; sünnetullah gereği ilahı yardımın gelmemesinin nedeni kalmaz inancındayım. Bu gün çağdaş İbrahimler ve İsmailler hayata atılırlarsa; çağdaş putperestliğin akıbeti de o dönem cahiliye putperestliğinin akıbetini yaşamaya mahkûm olur. Bu gün de kutlu yolun yolcuları o ilk nesil kutlu yolun yolcularının mazhariyetine vasıl olurlar. “Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz! Şayet inanıyorsanız, muhakkak üstün olacak olanlar sizlersiniz.(Ali İmran 139) şeklinde buyrulmuyor mu? Yoksa bu ve daha nice benzer emri ilahilere inancımızı mı yitirdik?! O gün o neslin olduğu gibi, bu gün de bizler bu yola layık yolcular olmalıyız. Bu yolda: ”Emrolunduğun üzere dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Emri ilahi ile muhatap ve aynı zamanda mükellef olduğumuzdan bir an olsun gafil olmamalıyız. İlahi emir mucibince olmamız gereken hal ve şu anada, hâlihazırda üzerinde bulunduğumuz hali ferasetle ve dirayetle bir kıyaslamaya çalışalım…

     ***************************************************

     Bir yılı daha geride bıraktık. Bir nefes, bir saat, bir gün, bir ay, bir yıl… Birler, dur durak bilmeden gelip geçmektedirler. Ama bu geçip gidenler hep ömrümüzden kırpıp, kırpıp götürürken; bizler insanoğlu olarak (istisnalar hariç) hep zarar etmekteyiz. Yüce Rabbimiz; “Şüphesiz ki insanlar hüsrandadır.“ şeklinde buyururken; bu hüsrandan kurtulabilmenin yollarını da bizlere göstermiştir sonsuz rahmet sahibi… Kurtuluşun dört şartı şu şekilde sıralanmaktadır:

     1- İman edenler,

     2- Salih amel işleyenler,

     3- Hakkı tavsiye edenler,

     4- Sabrı tavsiye edenler müstesna.”

     Çok kısa ve kısa olduğu kadar da veciz ifadelerle Rabbimiz bizleri bu ziyana/zarara karşı uyarmaktadır. Aslında topyekûn insanlığı uyarmaktadır. Zira ayeti celilede hüsranda olanları, belli bir grup sınırlandırılması olmadan; “insanlar” olduğunu sarih olarak ifade etmektedir. Hemen ardından da bu hüsrandan beri olabilmenin şartları sıralanmaktadır. İlk şart olarak İMAN etmek! Elbette ki iman etmek sıradan bir iş veya işlem değildir. Kalbi bir inkılâp gerçekleştirme faaliyetidir iman etmek. “Kalbin Rabbine Lebbeyk“ demesi ve ardından da kalbi içinde barındıran bedenin rabbani ölçülere teslimiyetidir. Bütün bir bedenin; Rabbin ismi anıldığında sarsılması, kendinden geçmesi, dünya ve dünyalık bütün heva ve heveslerden sıyrılabilmesidir. Bu halin salt mistik bir hal olmayıp; bu halin hayat pratiğine yansıtılması, inanç-amelle birlikte ferdin düşünsel, sosyal, ticari, kültürel, ekonomik, çevresel, adalet, hakkaniyet vb. pek çok alan ve faktörlerde İslami kişiliğini göstermesidir. Aksi halde iman etmenin anlam ve önemi kalmaz. İmanın güzellikleri kalpten hayatın pratiklerine yansıtılmalı; pratik hayat, imanın nuruyla şekillenmeli-aydınlanmalıdır. İşte bütün bu ve benzerleri ile salih amel devreye girmektedir ki; bu hal gerçekleşmezse yine imanın anlam ve önemi kalmamaktadır. Hakkaniyet, adalet, samimiyet vb ilahi hayat nizamının tesisi ve teşrii yönündeki bütün çabalarda muhakkaktı ki bir takım sıkıntılar, engellemeler kendini gösterecektir. Bu durumlarda sabretmenin önemi vurgulanmaktadır ayeti celilede. Sabır, direnç, rabbani hayat ölçülerinden taviz vermeme gayretlerinde daimilik ve gerekirse örneklik oluşturma çabaları, hakkı tavsiye etme babından hüsrandan kurtulmanın nişanesi olabilecektir.

     Pek çok ayeti kerimelerde ve hadisi şeriflerde müminin hal ve hareketleri ile ilgili düsturlar çizilmiştir. Bu düsturların şekillendirmediği hayat/ameller, insanı hüsranda debelenmesinden kurtaramamaktadır. Çünkü iman edilmiş olunan İslam, Âlemlerin Rabbi tarafından insanlığın hayatı için bütün güzellikleri kâmilen içinde barındıran, insan hayatının kural ve kaidelerinden ibarettir. Bu kural ve kaideler, insanı beşeri yapısından (et, kemik ve kandan) alıp, deruni bir makama yükseltmektedir. Bu iman esasları bütün bir kâinatı insana amade kılmaktadır. Bu hayattır ki insanı“eşref” kılmıştır vesselam…Hüsranda olmamak, Rabbani nimetlere mazhar olabilmek dua ve temennilerimle…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.