1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Hayat nedir?
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Hayat nedir?

A+A-

Hayatın anlamı nedir? İnsan ne için yaşar?

Bu soruların öyle derin felsefi anlamlarına girmeyeceğiz. Sadece bu devasa canhıraş telaş içinde günlük yaşamımızın neden akıp gittiğini ve nasıl şekillendiğini  irdelemeye çalışacağız… Ve yaşadığımız şeyin gerçek hayatla ne  kadar ilintili olduğunu, yani gerçek hayata ne kader yakın ve ne kadar uzak olduğumuza bakmaya çalışacağız.

Bu arada bizi hayattan uzaklaştıran faktörlerden söz edeceğiz. Sanırım iki şey bizi hayatın hakikatından koparıp  dışında bir yerde esir etmiş durumda. Birincisi  çarpık şehirleşme, ikincisi ise ahlaksız ve ilkesiz siyaset.

Moden çağın kapitalist kültürünün esiri şehirleşme, mimari ve yapılaşma olgusu insan oğlunu doğal yaşamın akışından büsbütün koparmış durumda. Köleliğin modernleşmiş versiyonundan hiç de farklı değil  bizim yaşadığımız.

Dört yanı beton ve soğuk duvarlar arasında yaşadığımızın ne kadarına hayat diyebiliriz?

Ne için yaşıyoruz. Yaşamak için mi bütün kazandıklarımız. Yoksa bir şeyler kazanmak uğruna mıdır beyhude harcadığımız.

Bir ömür akıp gidiyor. Bunun ne kadarına hayat diyebiliriz?

Doğaya, yaşamın doğallığına dair kıyıda köşede kalan birkaç duygu kırıntısını da siyaset söküp atmıştır günümüz insanının ruhiyatından, fikriyat ve yaşamından...

Bu nedenle günümüz yeni nesil şehir insanı hiçbir bitkinin, çiçeğin ve  hiçbir canlının doğal gelişim süreçlerini gözlemleme şansını  bir türlü yakalayamamıştır. Her şeyi sanaldır ve bu sanallığı ne yazık ki sadece görsel medya karşılıyor. Günümüz insanının soğukluğu, yapmacıklığı ve sanallığının altında bu olgu yatıyor olsa gerek. Yüzeyselliğinin altında bu olgu yatıyor

Geçmişe dönüp yazı ve makalelerimin çoğuna bakıyorum… Nedense hep politik ve siyasi konulara yoğunlaşmışım. Politayı, siyaseti çok mu seviyorum? Hiç sanmıyorum. Peki neden hep siyasi konulara yoğunlaşmışız? Cevap çok basit aslında; Yaşam serüvenimize baktığımızda yaşamımızın ana mihverini  olumlu ya da olumsuz  en çok etkileyen, dolayısıyla  yaşamımız içinde en çok  bozulan olgulardan biri de siyaset kurumu olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu nedenle  en çok onun etrafında  şekillenen konuları yazmışız.  Oysa bu yazıda siyaseti hiç yazmamayı düşünmüştük.

Çünkü çok katlı apartmanların, çok ortaklı şirketlerin, neon ışıkların, lüks harcamaların, büyük gürültülerin, devasa çarkların  esir aldığı  büyük şehirlerin dışında, yani  kırsalda bir kuruşluk metelik bile harcanmadan, kendi doğallığı içinde akıp giden bir hayat var. Sadece o doğal yaşam serüvenini yazmayı düşünmüştük.

Dört mevsim, on iki ay, elli iki hafta, üç yüz altmış beş gün kendi doğallığı içinde dolu dolu yaşanarak geçiyor. Her şey tam zamanında. Her şey tam da zamanın yettiği kadar yaşanıyor.

Hayat adlı bir güzelliği anlatmak için kıştan mı başlamalı yoksa. Çünkü  yaşanılası güzel bir maceranın finalini soğuk, dondurucu  ve öldürücü  bir mevsim ve zaman dilimi olan kış ile kapatmak  insanın içinden gelmiyor. Ama kışın bütün soğukluğuna rağmen hiçbir şey kışın, onun kendine özgü  güzelliğini ortadan kaldıramaz. Karın gecenin sessizliği gibi yağması.  Sonra beyaza bürünmüş yeryüzüne açık mavi bir göğün içinde doğan güneşin bakır rengi sarısı. Karın rengini kristalize edip ışıl ışıl parıldatmasını görmek için ancak yaşamak gerek. Bu yaşanmışlık ve his kelimelerle ne kadar anlatılabilinir onu bilemem.

Bu nedenle  girişi kışla yapıp finali baharla yapmak istiyorum.. Ben derim ki hayatın büyük çehresi ancak kırsalda yaşanarak öğrenilebilinir. Kırsalda yaşadın mı hayatın bütün anlam ve evrelerini öğrenebilirsin.

Kışın bitimiyle baharın, yani yaşamın ilk adımları cemrelerle atılıyor. Cemre, ilkbahardan önce birer hafta arayla havaya, suya ve sonra  toprağa düşer... Böylece her şey bir dirilişe ve yeniden doğuşa hazırlanır. Karların yavaş yavaş erimesiyle kardelenlerin filizlenmeleri, karın güzelliğini unutturmamak için  filizlendikleri hissini uyandırır insanda.

Sonra otların boylandıklarını, ağaçların filizlendiklerini, dere kenarlarında, güneşin sıcaklığını fazla alan duldalıklarda boy boy çiçeklerin, menekşelerin filizlendiklerini görürsünüz. Üzüm bağlarının ya da kayısı bahçelerinin bulunduğu yerlerde badem ve kayısı ağaçlarının yapraklarından önce çiçek açtıklarını görürüsünüz.

Aman ya Rabbi, hangi ressam bu güzelliği, bu renk harmonisini resmedebilir ki. Bu güzellikten sonra diğer ağaçların çeşit çeşit yapraklar açtıklarını görürsünüz. Bunların hemen akabinde ekinlerin yavaş yavaş boy verdiklerini görürsünüz. Biraz yüksekçe bir tepeden Kürdistan’ın bir ovasına baktığınızda Allah’ın o  sonsuz yaratıcı kudretini o ovada görmemek için galiba kör olmak gerek. Yeryüzünde ne kadar renk varsa hemen hepsini bir arada görmeniz mümkün. Ekili arazi kendiliğinden bir Kürdistan bayrağı çizer size. Bir parçayı  sarı xardal çiçekleri, bir parçayı  lale ve gelincik kırmızısı, aradaki  zemin zaten yem yeşil; Alın size ala rengin.

Sonra kuşların yuvalarına tanıklık edersiniz mayısın ortalarına doğru. Öyle ki, Rabbim yeryüzünde kaç çeşit kuş yaratmışsa, her birine kendi türüne özgü bir yuva çeşidi de öğretmiş… Bütün kuşların isimlerini anlatamayız. Ama bir serçenin, bir kekliğin, bir güvercinin, bir kırlangıcın, bir baykuşun, bir leyleğin, bir kartalın, bir karganın, bir sarı zerdalinin yuvası… hepsi  bütünüyle kendine özgü…

İlkbaharda Kürdistan’ın  verimli ovalarında kuzuların  ve oğlakların sütleme demlerinde analarına kavuşmak için, anlarının onlara kavuşması için mahşeri bir çığlıkla meleşmeleri. Bêrîvanların bêrî yollarında oluşturdukları kervanlara çobanların kaval seslerine yanık sevda türküleri de karışınca yeni anlamlar yüklenir yaşam.

Ve insan yaşamının temel dayanaklarından olan ekin, sebze ve meyve tarımının  yapıldığı coğrafyalarda bu ürünlerin yetiştirildiği, gelişip olgunlaşmaları için geçirdiği  evreleri ancak bu işlerle uğraşanlar bilir.

Hayvan yetiştiriciliğinin pek çok evresi olduğu gibi tarım, sebze ve meyve yetiştiriciliğinin de pek çok olmazsa olmaz evreleri var. Her evre’nin kendine has bir hoşluğu ve kültürü var tarım ve hayvancılığa dayalı  kırsal köy yaşamında.

Hayvanların beslenmesi ayrı bir uğraş, onlardan ürün almak ayrı bir uğraş. Tarımda da aynı kural geçerli. Tarım ve sebze bitkilerini, meyve ağaçlarını büyütüp  yetiştirmek ayrı bir uğraş, onlardan verim almak, hasat almak apayrı bir uğraş.

Mesela süt sağmak, sütü yoğurda, peynire çevirmek…. koyunun yününü, keçinin kılını  kırpmak… Bu ham mamüllerden daha profesyonel ürünler elde etmek…

Bağı, bostanı, meyve ve sebze bahçesini, tahıl ve hububat arazisini, pamuk tarlasını  koruyup kollamak… Ve onlardan hayat için gerekli mahsulü almak, derlemek, toplamak… Başlı başına ustalık ve maharet gerektiren şeyler…. İşte kırsaldaki, yani şehirlerin dışında yaşanan hayatta bütün bunlar öğretilir insana.

Şehirde neleri öğreniyoruz, anlatmaya gerek yok. Bütünüyle paraya ve tüketime dayalı bazı profesyonel  bilgilerle donanıyoruz. Ama ne yazık ki bu donanımın büyük bir kısmı kendini şehrin içinde tüketip bitirimekte… kırsal yaşama, doğaya çıktığımız vakit  büsbütün sudan çıkmış balığa dönüyoruz.

Bir köylü şehirlerin beton, demir, alüminyum, plastik ve cam yığını ışıltılı bulvarlarında, cadde ve sokaklarında nasıl feleğini şaşırıyorsa, kırsal yaşamın donelerinden bihaber bir şehirli de kırsala, doğaya adımını attığı vakit o köylüden çok  daha berbat bir hale düşüyor. Hatta ciddi bir hayati riskle karşı karşıya kalabiliyor. Çünkü doğa ve kır yaşamı tıpkı makinalar gibi kendi cahillerini hiç hoş görmüyor. Çok acı bir şekilde onları çarpabiliyor.

İşte her iki durumda da hayatın çarklarına çarpılıp askıda kalmamak için hayatı bütüncül bir şekilde tanımalıyız. Hem şehri hem kırı olması gerektiği gibi tanımalıyız. Ve unutmamalıyız ki  şehirlerin lüks tüketim malzemeleri  bir gün tükendiğinde, şehirler yaşanmaz hale geldiğinde yüzümüzü doğaya çevireceğiz. Belki  bir gün makinasız yaşayabiliriz. Çünkü bizden çok öncekilerin makinaları yoktu. Ama doğasız nasıl yaşarız?

Ne olursa olsun doğaya hem sahip çıkarak zenginliğini korumalıyız hem de o doğal yaşam içindeki zenginliği  bir an önce öğrenmeliyiz. Yoksa doğanın güçlü tokadını feci bir şekilde yiyebiliriz.

Ve unutmamalıyız, şehirdeki en güzel resim ve tablolar doğadan, kırlardan  esinlenerek ortaya çıkıyor.

Yani yaşamın asıl efendisi doğadır, kırsal dünyadır. Ova, dağ, deniz, göl, çöl, bağ bayır ve çayırlardır.. Ve onların çekip çevirdiği bir yaşam evrenidir. O evrenden bihaber yaşamak ölümün farklı bir versiyonunu yaşamak değil midir acaba?

Hangi şehrin güzelliği bize baharın güzelliğini, yazın bereketini, sonbaharın olgun demlenmişliğini ve kışın dingin uykusunu anlatabilir. Ki her uyku yeni bir uyanışa hazırlanmak içindir. İşte bu yüzden baharların anası kıştır ve bahar, kışın  rengareng hünerleri olan  deli dolu kızı  ve kanı kaynayan delikanlı oğludur. Çünkü  doğadaki her üretkenliğin temeli baharda atılır ve doğada hayat böyle şekillenir.

Hep baharla geçen, bahar gibi dolu dolu, rengareng, sımsıcak bir yaşam umuduyla!...Amed 


haberdiyarbakir

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.