1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. HALİFE OLAN MI, HAFİFE ALINAN MI?
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

HALİFE OLAN MI, HAFİFE ALINAN MI?

A+A-


Şehirler büyüdü metropol oldu, bunların arasında insan küçüldü, minnacık bir ayrıntı oldu. Kalabalıklar arttı, insanlar onca kalabalıkların arasında yapayalnız kaldı. Evler büyüdü, odalar çoğaldı, eşyalar arttı, insanlar tüm bunların arasında bir ayrıntıya dönüştü. Arabalar çoğaldı, ulaşım ağı büyüdü, trafik arttı, tüm bunların içinde insan kaybolup gitti. Binalar yükseldi, daireler çoğaldı, tüm bu devasa yapıların içinde insanlar küçüldükçe küçüldü, görünmez oldu.

Dünyanın, hayatın yegâne başrolündeki insan tüm bu büyümenin, artmanın, çoğalmanın içinde ayrıntıda kaybolup gitti. Artık hayatın en büyük mefhumu olan insan; binaların, araçların, teknolojinin çok gerilerinde, etkinliğini, belirleyiciliğini kaybederek ayrıntıda kaybolup gitti. Teknolojinin akıl verdiği yapılar, tesisler, tabiri caizse artık insanoğluna ihtiyaç duymayacak bir hale geldi. Artık birçok aracın, yapının faaliyete geçmesi için insanoğluna gereksinim duyulmuyor bile.

Yapay zekânın, manyetik alanın, dijital hayatın yanında insan neredeyse artık ayak bağı haline geldi. Sahibine başkaldırmış, aldırış etmeyen, onu takmayan bir gidişatta, artık insanın varlığına çok da gereksinim duyulmamaya başlandı neredeyse.

Şimdi artık şehrin yabancısı, insan. Robotik kodlamanın yavaş yavaş kat ettiği yol, artık dünyada insansız bir hayatın olabileceği, hatta ve hatta insanın artık bir yük haline geldiği bir hayata doğru gidiyor. Hata öyle ki artık, diğer gezegenlerde de hayat olabileceği yönünde uyanan kanıdan sonra, insanın buralara gidip yerleşmesi gerektiği yönünde bir algıya doğmuş durumda. Yani anlayacağınız tenekeden gelen topraktakini kovuyor. Yapılan programlar, kurgulanan yazılımlar, hareketin yanında adeta bir ruh kazandırılan makinalar artık şehrin yeni sahipleri. İnsanoğlunun elinden çıkan bu tenekeler artık sadece teneke değil tehlike. Bu tehlikenin ayak sesleri çoktan beri duyulur oldu. Artık çanların kimin için çaldığı konusunda bir şüphe yok gibi. Geleceğin hayatından kesitlerin tasvirlendiği bir senaryoda geçen bir diyalog, hepimizi fazlasıyla tedirgin etmeye yeter; “artık insanoğlunun esamesinin okunmadığı, robotların insan soyunu tüketerek ele geçirdiği bir dünya, bu dünyanın bir köşesinde birbirleriyle konuşan iki robot, robotlardan birinin sarf ettiği bir cümle: ‘biliyor musun, eski günleri özledim, ne güzeldi o günler, insanın insanı öldürdüğü o günler, hey gidi günler hey…’

Kahramanlar vardı eskiden, âlimler vardı, cesur yürekler, özgür ruhlar, güçlü bilekler, ne babayiğitler, ne adamlar vardı… Şu dağların, taşların, nehirlerin, yer ve göğün dili olsaydı da dile gelselerdi, neler anlatırlardı kim bilir neler neler. Ne destanlar yaşandı, ne olaylar. Şu tarih ve coğrafya neler kaydetti neler ve kim bilir neler kayda geçmedi neler. Şimdi sanal ve banal olan şu yeryüzünde ne hayatlar, ne hikâyeler cereyan etti kim bilir… Kitapların sayfalarında derin bir yalnızlığa itilen bu zengin geçmiş şimdi unutulmaya yüz tutmuş öylece dünya hayatının artık son perdesinin oynanmasını bekliyor. Milletler ve medeniyetler, hayatın sanal ve dijital bir hale geldiği bu zamanda, tanınamaz hale geldi. Dünyada adeta sanal ve dijital bir sarhoşluğun vermiş olduğu sersem ve sarhoş bir ruh hali var. Sanal dünyanın boş ve aldatıcı sahte yaşamı, insanoğlunu köklerinden, dolayısıyla hayatından kopardı. Yeni nesiller artık yeni kuşak hayatın manyetize olmuş, günübirlik ve haz merkezli anlayışı içinde yaşadığını zannettiği ve sentetik bir yaşamın kuşattığı görünmez duvarları olan bir esaretin içindeler. Konuşmanın, duygulanmanın, paylaşmanın, aynı havayı teneffüs etme bilincinin olmadığı, etkileşmenin en alt seviyesinin olduğu bir yaşamın içinde debelenip duran bir canlı çeşidi olmuştur artık.

Tüm bu elektro manyetik dijital ve sanal hengâmede, insan, istenilmeyen bir yabancı, adeta bir figüran olarak kaldı. Kitlelerin tek bir tuşla yönetildiği, zevklerinin ve hislerinin programlandığı, beyinlerinin şoklandığı, zihinlerinin ele geçirildiği, duygularının ipotek altına alındığı, düşünme kabiliyetlerinin rafa kaldırıldığı, gündemlerinin çeşitli yazılımlar ile önceden ayarlandığı, hayat şartlarının, çalışma koşullarının her günü birbiriyle aynı olmak üzere ve hiçbir farklılık kabul etmeyecek bir dizayn ile ayarlandığı, ölmüş ama hala nefes alıp veren, bir ölüden tek farkının yatay değil de dikey olarak mevcudiyeti devam eden bir türdür artık ademoğlu.

Dünyaya ve hayata hükmeden, at sırtında bir coğrafyadan bir başka coğrafyaya dörtnala ulaşan, adını tarihe yazdıran, az bir ömrüne ömürler sığdıran, insanlığa kıyamete kadar mevzu olabilecek işlere öncülük eden insan, artık sadece ve sadece nüfus sayımlarında bir sayıya tekabül eden bir istatistik olmuştur.

Hâlbuki Yaradan onu yaratırken çok daha büyük misyonlar yüklemişti kendisine. Bu takdirini meleklerine açıklarken Meleklerin endişelerine karşın, kendisinin bilgisinin her şeyin üzerinde olduğunu açıklıyordu. “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? Dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.”(Bakara/30) Onu yaratırken Yeryüzünün Halifesi olarak yaratmıştı. “Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur…” (Fatır/39) Hayatın tüm bileşenlerini, tüm paydaşlarını onun hizmetine vermişti. Yeryüzündeki tek akıl ve irade sahibi olarak onu var etmişti. Her şeyi onun emrine amade kılmış, her tür bitki ve hayvanı onun istifadesine sunmuştu. Kâinatın tüm düzen ve deveranını onun hayatını sürebilmesine uygun olarak belirlemişti. Bu hal ve vaziyet kıyamete kadar böyle devam edip sürecekken insanoğlunun kendi ekseninin kaymış olması, tüm bu Sünettullaha aykırılık teşkil etmesi, dünya hayatının seyrini, fıtratın aksine çevirmekle kalmamış, gidişatın da tam bir kaosa ve helaka doğru olmasına sebep olmuştur.

Hal böyleyken, Yaradanın, insanın misyonunu gereği gibi yerine getirmesi için vazifelendirdiği onca Peygamber ve beraberlerinde gönderilen onca kutsal kitap varken, o halde insanoğlunun Dünya meydanını kendi elinden çıkan, kendi ürünü olan bunca manyetik ve dijital putlara teslim etmesinin manası nedir? Şimdi adeta Samirinin büyüsüyle böğüren, çalıntı altınlarla yapılmış olan buzağıya taparcasına bağlandıkları bu özenti de nedir? Yeryüzünde akıl ve iradeye sahip tek varlık olduğu halde, bu aklını ve iradesini rafa kaldırarak kendisini hiçleştirmesinin mantığı nedir?

İnsanoğlu, ekseninden kaydıkça silikleşiyor, manasını yitiriyor, yeryüzünde ayrıntıda kaybolup gidiyor. O halde Yaradanın insana vermiş olduğu misyonu tekrar hatırlamalı, buraya gönderiliş gayesini tekrar gözden geçirmeli, üzerine düşen görevi harfiyen yerine getirmelidir. Aksi takdirde, yaptıklarının yanında yapmadıklarında da sorumlu tutularak hesaba çekilecektir. Yeryüzünün Halifesi olmak o kadar basit ve kolay olmasa gerek…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.