1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. HAKİKATE DÖNÜŞ
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

HAKİKATE DÖNÜŞ

A+A-

 

Varlıkla bismillah diyelim yazıya. Varlık, var edenin somut kelimesidir. Her kelime bir imkân ve her imkân ise bir emanettir. Varlık, yani kelime, yani emanet zayi olmamalıdır. Budur önemli olan. Bir de şunu dikkate alalım derim: Tabir caizse ressamın eseri ressama götürür. Belki sakıncalı görenler olacaktır; ama hayır, sakıncası yok varlıkla bismillah demenin. Zaten burada, sözün konusuna bir başlangıç noktası seçmektir asıl maksadımız.

Ne kadar çok varlıkla çevrilmişiz değil mi? Ne sayısını biliyoruz ne de sınırlarını. Tanıklığını yaptığımız varlıklar, bir bakıma acizliğimizin de yoldaki işaretleri gibi. İtiraf etmek iyidir: Acizliğimizi dillendirebilir, bu meyanda itiraflarda bulunabiliriz. Bence bu, sakınmamız gereken bir durum değildir. Tam aksine sakınmamız gereken, acizliğimizi örtbas ederek başka rol(ler)e soyunmaktır. Çünkü böyle yapıldığı zaman, bir hak ihlali de söz konusu olacaktır.

Hak ihlallerinin değişik şekilleri vardır. Ben, bende olmayan niteliklerin bende olduğunu söylediğim zaman, bir nevi hak ihlalinde bulunmuş olurum. Yani insan kendisine karşı yanlış bir değerlendirmede bulunduğu zaman, kendisine karşı bir hak ihlalinde bulunmuş olur. Bu anlamda insanın günahları, insanın kendisine karşı yaptığı hak ihlalleri olmaktadır. İster kendimize ve isterse başkasına karşı olsun, yapılan her hak ihlali, insanla hakikat arasında bir engele dönüşür. Çoğu zaman insan yaptığı hak ihlallerinden gafildir.

Yaratılmış olmak, sınırlarla çevrili olmak demektir. Bu yargı, benim için nesnel bir yargı değeri taşımaktadır. Sınırlı olduğum için, tıpkı İbrahim peygamber gibi, yönümü yaratıcıya çeviririm. Yön tayin etme kararı ile varoluş kaygısı, neden-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlıdır. Karar verip bir yola girdiğimde ya var olurum ya da yok olurum. Bastığım yeri bilmem gerekir. Nereye gittiğimi bilmem gerekir. Sahip olduğum olanakları bilmem gerekir. Bu, benim farkı fark etmem anlamına gelir. Kendimi fark ederim önce. Dünya bir yaban değil, ben de bir aylak. Kendimi fark edince, yani sınırlarımı bilince, yaratıcıyı fark ederim sonra. Yaratıcıyı fark etmem acizliğimin, çaresizliğimin oluşturacağı korkulardan emin kılar. İnsandaki kendilik bilinci bu şekilde oluşurken, varoluşsal güvenlik de hakikatle perçinleşir. Hakikat, insanı koruyan bir şemsiye gibidir.

Varlıklarla ünsiyet ve dostluk, varlıkların sahibini fark etmekle mümkün olur. Bütün varlıklar O’nu işaret ediyor. Selam korosunun bütün nağmeleri O’nu terennüm ediyor. Bu beni rahatlatıyor. Hem de çok rahatlatıyor: Bir hamalın, sırtındaki yükü indirirken duyduğu rahatlık gibi. Önce zihinsel bir esenlik oluşuyor. Zihnimi puslandıran kurşuni sorunlar yok oluyor. Dünyamı karanlığa mahkûm eden dipsiz hayaller kayboluyor. Yani hayatım pastan, kirden arınıyor. Yaptığım yolculuk daha sağlam ve daha sağlıklı bir yolculuk oluyor. Onun için varlıkların sahibini, yani Allah’ı tanımayı, bilmeyi nimetlerin en büyüğü olarak görüyorum.

Her varlığın kendine has özellikleri vardır. Varlıkların kendine has özelliklerini duyu organlarımızla öğrenebiliriz. Fakat bu, varlıklarla ilgili hakikatleri bütünüyle bilme kapasitesine sahip olduğumuz anlamına gelmez. Onun için her ifademiz, bir tarafımızı gün yüzüne çıkarır. İnsanlar bu şekilde birbirlerini ifşa eder. Bütün ifşaların giderdiği merak, asıl olanla, sahih olanla, hakiki olanla ilgilidir. Merak etmek ve bundan dolayı ifşalarda bulunmak, verili insan yapısında bulunan bir özelliktir. Merak olmazsa yolculuk da olmaz. İnsanın yaptığı yolculukta üç temel dayanak vardır: Bir, verili fıtri yapı; iki, bilgi ve üç, tecrübe. Bu üç dayanak insanın en değerli sermayesini oluşturur. İnsan bu sermayeyle hakikat yolculuğu yapar. İnsanın hakikat yolculuğunda düşünsel ve eylemsel her edimin hakiki olması en önemli duyarlılık olmalıdır. Bu duyarlılığa takva da diyebiliriz. İnsanın hakikat yolculuğundaki en önemli refakatçisi yine hakikat olur. Hakikat, hem varoluşu oluşturan ve hem de varoluşu koruyan çift kanatlı bir niteliğe sahiptir.

Müslümanlar bağlamında meseleye baktığımızda, karşımıza çıkan tablonun tam manasıyla bir hezimet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Neden hezimet diyorum? Çünkü Müslümanların sözleriyle eylemleri birbirini tekzip ediyor. Sosyolojik manada hakikatin tecellisi, söz ile eylemin uyumlu olmasıdır. Örneğin bir taraftan “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünü söylerken, diğer taraftan hayatında irili ufaklı birçok ilahın varlığına yer verirsen, bu demektir ki yürüdüğün yolda hakikatle bir ilgi ve alakan yoktur. Yani o zaman hakikat olarak kabul ettiğin değerlerin ayrı, hayat gerçekliğin ayrı olacaktır. Hayat gerçekliğini hakikat oluşturmadıkça, hakikat üzere olmak da mümkün olmaz.

Kur’an’ın Neml Suresinin yetmiş dokuzuncu ayeti Peygamber’e hitaben “Allah’a güven! Şüphesiz ki sen apaçık hakikat üzeresin” diyor. Peki, Peygamber ne yapıyor? Hayatını vahyin mesajlarına göre yaşıyor. Demek ki vahye göre hayatı yaşamak, hakikat üzere olmak demektir. Yani Müslümanlar için işin hakikati bundan ibarettir. Vahiy, olduğu gibi, hiç değişmeden bugün de elimizde bulunmaktadır. En güzel örneklik olarak Peygamberin hayatına da vakıf bulunuyoruz. O zaman neden akla ziyan sorunlar yaşıyoruz? Üstelik bu sorunlar, yüzyıllardır var olan sorunlardır. Bugün icat edilmiş sorunlar değildir.

Her zamanın gerçekliği farklıdır. Dün bu günle, bu gün yarınla aynı olmaz. Değişim hayatın değişmeyen dinamiğidir. “Değişim dışında her şey değişir.” İslam’ın evrenselliği, yani bütün zamanları ve bütün uzamları aşan özelliğini nasıl anlamalıyız? Değişim dinamiğinin oluşturduğu yeni durumları anlamak ve yorumlamakla bu mümkün olabilir. Bunun hukuk dilindeki ifadesine içtihat diyoruz. Bu içtihat sorunuyla ilgili iki hususu karıştırmamak gerekir. Birincisi, kamusal hayatı ilgilendiren içtihatlar; ikincisi, bireysel hayatı ilgilendiren içtihatlar. İçtihat derken önümüze aşılmaz engeller koymanın bir anlamı yoktur. Kendimizle ilgili, ailemizle ilgili, toplumumuzla ilgili verdiğimiz bütün kararların bir nevi birer içtihat olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığımız içtihatların hakikatle olan bağını görmemiz yeterli olacaktır. Esas olan, insanın hayatını ilkeli yaşamasıdır. Fakat ilkeler arasında o kadar çok teferruat vardır ki, nerdeyse hayatın bütününü oluşturmaktadır. Zaten içtihatlar ilke ve esaslarla ilgili değil, teferruatla ilgili olmaktadır. Kültür ve medeniyetin temelini de yorumlar oluşturmuyor mu? Hayatın ilkeler arasındaki alanda yapılan hakikat arayışı, insanın aynı zamanda sınavı olmaktadır. Hakikate dönüş derken hayatın bu geniş ve engebeli alanında, insanın doğru bildikleriyle arz-ı endam etmesi akla gelmelidir.

Hakikatle ilgili zihinsel bir duruluğa ulaşmak önemlidir. Aksi takdirde neyin söylendiği anlaşılmayacaktır. Hakikat, şekli şemaili, ağırlığı ve ebatları belli olan bir şey değildir. Aynı zamanda hakikat bir tek şeyle de ilgili değildir. Algıladığımız veya algılamadığımız varlık, hayat, olay ve olgu gibi sözünü ettiğimiz her şeyin bir hakikati olduğunu kabul etmek gerekir. Anlaşmazlık konusu olan bir davanın aslını öğrenmek demek, o davanın hakikatini öğrenmek demektir. Bir trafik kazasının sebeplerini öğrenmeye çalışmak demek, o kazanın hakikatini öğrenmeye çalışmak demektir. Tarihte yaşanmış bir olayı araştırırken, o olayın hakikatini öğrenmek için araştırırız. Bu örnekleri her varlık, olay ve olgu bağlamında çoğaltmak mümkündür. Neticede yapmak istediğimiz şey hayat ve hakikat ilişkisine dikkat çekmektir.

Hakikate dönüş sorunu, küresel çaptaki en önemli sorunu oluşturmaktadır. Ralph Keyes bu sorunu görmüş olmalıydı ki, hakikat sonrasıyla ilgili bir kitap yazma ihtiyacı hissetmiştir. Posttruth (hakikat sonrası), ne yazık ki kanıksanarak yaygın bir yaşam tarzına dönüşmüştür. Seküler hayat tarzıyla oluşan sınırsız istekler, hakikat kaygısının lüzumsuz olduğu kanısını bilinç düzeyine çıkarmıştır. İnsanlar, belirlenen standartları oluşturmak için her yolu mübah görmeyi sorun olarak görmüyorlar. Müslümanlar da aynı akışta canlarını dişlerine takarak gayret etmektedir. İslam kültür ve medeniyetini oluşturacak ilkelerin adından başka bir şey kalmamıştır. Hakikatin defin merasimi yapılmış ve nostaljik bir değer olarak müze raflarına kaldırılmış gibidir.

Yüz milyonlarca Müslümanın yaşadığı şu dünyada, İslami hakikatlerden söz edememek kadar büyük bir utanç ve garabet olabilir mi? İslami hakikatlerin temsil makamında olmaması, Müslümanlar için bir sorun olması gerekirken, gayet normal görülebilmektedir. Müslüman halklar bir taraftan mikro milliyetçiliklerle putlar çoğaltırken, diğer taraftan uyuşmuş, körelmiş bilinç vesilesiyle makro kölelikler biriktirmektedir. Bireysel olarak çok değerli ve makbul olanların varlığı, toplumsal olarak değerli ve makbul olmaya yetmiyor. Herkes iradi bir tavırla sorumluluk almalıdır. Başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlık hakikate dönüş yapma iradesini aktif hale getirmelidir. Bunun en basit adımını bilinen doğruları sahiplenerek atmak mümkündür. Önce her insan evrensel değerleri hayata geçirmeli, sonra da gerekiyorsa yerel değerlerle takviye etmelidir. Böylece hakikate dönüşün startı verilmiş olur. Müslümanım diyenler için hakikate dönüş demek, vahyin değerlerine dönüş demektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.